Acı Kahve
Fırtınayla savrulan yağmur damlalarının camları yıkadığı soğuk bir Kasım gecesi.  Çıtırdayarak yanan odunlar, odaya yumuşak bir sıcaklık yayarken, sobanın önündeki camlı bölmeden yükselen kızıl alevler,  küçük oturma odasının duvarlarında titreşerek garip gölgeler oluşturuyordu. Karanlıkta koltuğuma gömülmüş, pencereden fırtınanın hızla savurtarak kapının önündeki erik ağacının son yapraklarını koparıp götürüşünü izliyorum. Karşıdaki evin büyük pencereleri,kristal avizeden süzülen yüzlerce ışık damlasıyla birden karanlık sokağı aydınlattı. Küçük erik ağacı, ince dallarını yerlere kadar indirip hoyrat fırtınaya karşı koymaya, kökünü korumaya çalışıyor. Sokağın başındaki sokak lambası, titrek solgun ışıklarını kaldırımların kenarında oluşan cılız dereciklerin çamurlu sularını aydınlatıyor.

Penceremin tam karşısındaki dar yoldan gelen arabanın farları odanın duvarındaki Rıfat Ilgaz’ın “Güneşli Güzel Günler” dileyen imzalı posterini, kitaplığın köşesini aydınlatarak çalışma masasının köşesinden kayboldu. Yanıp sönen ışıkla aydınlanan masanın köşesindeki teybe, pencereden gelen ışıkla yetinerek el yordamıyla bir kaset koydum. Orson Welles’in “I know what is to be young” adlı yapıtı, dışarıda giderek yükselen fırtınanın sesine karışarak odaya hüzün doldurdu. Birden telefon çalmaya başlayınca teybin sesini kısıp, telefonu açtım. Arayan, Kadir Has Lisesi’nden mezun ettiğim öğrencilerimden Elif idi. “Geç oldu ama eğer rahatsız olmazsanız gelebilir miyim” diye soruyordu. “Karanlıkta yalnız başıma oturuyorum ve müzik dinliyorum, gelebilirsin” dedim. Telefonu kapattıktan sonra ışığı yakıp perdeleri örttüm; yine koltuğuma gömüldüm. Elif’i beklerken İgor Gouzenko’nun Maksim Gorki’nin yaşamını incelediği “Bir Devin Düşüşü” adlı kitabını okumaya başladı.

Elif, ince bedenini saran yakası kürklü siyah deri paltosunu, kırmızı ekoseli atkısını askılığa asarken “Böyle soğuk görülmemiştir. Fırtınadan şemsiyemi bile açamadım” diyerek ellerini ovuşturup ısıtmaya çalışıyordu. Çıtırdayan odunların sıcak bir musiki oluşturduğu küçük oturma odasına girdik. Elindeki paketi bana uzatırken, “Öğretmenler gününüz kutlu olsun hocam” diyen Elif’in siyah çekik gözleri sevgiyle ışıldıyordu.

Elif’in sarı kurdele ile süslenmiş hediye paketini açınca içinden lacivert porselenden küçük bir tepsi ve iki kahve fincanı çıktı. Tepsinin etrafı, ince yaldızla çizilmiş pembe beyaz küçük güllerle bezeliydi; ortasını ise yelpaze kuyruğu, sarı yaldızla işlenmiş tavus kuşu motifi yer alıyordu. Gonca güller ile tavus kuşu deseni ince saplı lacivert fincanlarda ve tabaklarında da vardı. “Elif lütfen bunları kendi çeyizine koy, Öğretmenler Günü’nü anımsayıp bana gelmen, benim için en büyük armağan” dedimse de, “Artık para kazanıyorum” diyerek konuyu kapattı.

Çıtırdayan sobanın önünde rahat koltuklarımıza gömülüp, ince saplı, lacivert fincanlarımızdan mis gibi kokan kahvelerimizi yudumlarken öyle sıcak bir sohbete daldık ki, karanlık gecede şiddetini iyice arttıran fırtınanın sesini duymuyorduk bile…

Elif, benim gibi İstanbul Üniversitesi’nin Tarih Bölümü’nü bitirmişti. Ancak İstanbul’dan ayrılmak istemediği için öğretmenlik yapmıyor, Cağaloğlu’nda bir yayınevinde çalışıyordu. pazarlama sorumlusu olarak çalışıyordu. Test ve ders kitaplarıyla Tarih ve Coğrafya atlasları basan bu yayınevinin pazarlama sorumlusuydu. Okullarla bağlantı kurup kitap gereksinimlerini saptıyor, kitap fuarlarına katılıyordu. Boş zamanlarında Tarih Vakfı’nda gönüllü çalışan Elif, antik çağ tarihine özel ilgi duyuyordu. Okumayı seven kendini sürekli geliştiren, kültürlü bir genç kızdı Elif. “İstanbul’u çok seviyorum. Tüm sıkıntı ve sorunlarına karşın başka bir kentte yaşamayı düşünemiyorum. Konferanslar, paneller, kitap fuarları, sinema, tiyatro, opera ve bale olmadan, hafta sonlarını dolu, dolu yaşamadan yapamam” diyordu. O konuşurken,  pembe, yeşil ibrişimle sarma nakışlı beyaz gömleği üzerindeki gümüş kolyenin Nefertiti motifi sanki anlatılanları dinliyor, küçük esmer ellerinin uzun ince parmaklarını süsleyen gümüş yüzükler ışıldıyordu.

Elif’i dinlerken yirmi yıldan fazla görev yaptığım Anadolu’nun dar sokaklarını, duvar diplerine yığılan karların arasında kaybolan, bitlenmesin diye saçları iki numara tıraş edilen, soğuktan çatlamış kapkara elleriyle, zeki, utangaç ve sevgi dolu paltosuz çocukları düşünüyorum.

Alev alev yanan büyük ocağın önünde Meryem Gelin’in kocaman siyah sacın üzerinde pişirdiği tereyağlı, çökelekli tandır ekmeğinin tadını, duvarlarını her boyda sepet, elek ve kalburun süslediği tandırda, çömlek ve testiler arasında geçirdiğimiz dost sohbetlerini düşünüyorum.

Okullar kapanıp tatil başladığında Mavi trenle İstanbul’a giderken duyduğum sevinci, tatil dönüşü kış boyunca bana arkadaşlık edecek olan bembeyaz sayfalı kitaplarla valizimi ağzına kadar doldururken duyduğum heyecanı unutamıyorum.

Bu düşüncelerimi Elif ile paylaştım. Kitaplardan söz edince Elif, çantasından yeni aldığı “Akdes Nimet Kurat’ın “Rusya Tarihi’ni çıkarttı. O kitap bende var dedim. Ben de Tuyap Kitap Fuarı’ndan yeni aldığım “Edmondo De Amicis’in “İstanbul” adlı gezi kitabını getirdim. İkimiz bir süre kitapları, harita ve gravürlerini ilgiyle inceledik.

Ayaklarımız üşümeye başlayınca kalkıp sobaya iki kütük daha attım. Mutfakta demlediğim çaydanlığı sobanın üzerine getirdim. Üzeri pembe çiçekli beyaz porselen demlik sobanın üzerinde mırıldanarak demlenmeye başladı. İçindeki limon dilimleri çayımıza başka bir lezzet vermişti. Patlamış mısırla çay içmek Anadolu’dan edindiği bir alışkanlıktı. Önümüzdeki geniş cam kase, tepeleme, beyaz bahar çiçekleri gibi patlamış mısırla doluydu. Mısırla çaylarımızı içerken sıcak sevgi dolu sohbetimiz ve yağmurla karışık fırtına tüm şiddetiyle gece boyunca sürdü. Ben uzun soluklu Anadolu maceramı anlattım Elif de dinledi:

“Kışın erken bastırdığı 1982 yılının Kasım ayıydı. Anayasa oylaması için sandık kurul başkanı olarak Alaca’nın Seyit Nizam köyüne görevle gönderildim. Bölgedeki köyler arasında tek otobüs işliyor; sabah ilçeye inenleri akşamüstü tekrar köylerine götürüyordu. İçi oy pusularlı, mühürler ve listelerle dolu Amerikan bezinden dikili büyük bir torbayla otobüse bindim. Otobüsün içi semt pazarı gibiydi; sepetler, plastik leğenler, testiler ve köylülerin ilçe pazarında satamadıkları tavuk ve kazlar, ayaklarından bağlanıp koltuklar arasındaki boşlukta yerlerini almışlardı. Resmi seçim torbasına sıkıca sarılarak beklemeye başladım. Otobüs zamanında kalkamadı; Domalan köyü muhtarının kaymakamlıkta işi uzadığı için tam iki saat geç kalktı. Ben endişelenmeye başladım, gideceğim köy ana yoldan yürüyerek on beş dakika kadar içerdeydi. Hava kararırsa karanlıkta köyü bulamam; daha kötüsü köyün köpeklerinin saldırısına uğrarım diye korkuyordum. Allahtan korktuğum başıma gelmedi. İki saat süren bir yolculuktan sonra dağın yamacına kurulmuş bir dağ köyü olan Seyit Nizam köyü yol ayrımında otobüsten indim. Hava iyice kararmıştı. Şoför patika boyunca yürümemi söyledi. İki tarafı ağaçlıklı dar patikaya doğru yönelince rahat bir nefes aldım: tepeden otobüsün geldiğini gören köyün muhtarı, kızı ile birlikte beni karşılamaya çıkmışlardı. Muhtar, “Hoca hanım için rahat olsun köyün köpeklerini bağladık” dedi.

Köyün en tepesinde kırmızı çatılı, tek katlı taş okul binasının önündeki direkte al bayrak dalgalanıyordu. Köy okulu kutu gibi iki küçük odadan oluşuyordu. Odanın biri sınıf diğeri ise öğretmen lojmanıydı. İki oda arasındaki boşluk ise öğretmen tarafından hem mutfak hem de odunluk olarak kullanılıyordu. Köyün elektriği yoktu. Gaz lambası ışığında, sınıf olarak kullanılan odada kilimleri kullanarak oy kullanma kabini hazırladım. Köyde elektrik olmadığı gibi bakkal dükkanı ve ekmek fırını da yoktu. Alışveriş edecek yer olmadığı için köyde her gün bir aile öğretmeni doyurmakla yükümlüydü. Köylüler çocukları okusun diye bu duruma razı olmuşlar ama öğretmen kısa dönem askerlik yapmak üzere askere gidince yerine yeni öğretmen gönderilmemiş, okul öğretmensiz kalmış, çocuklar da davar güdüp çobanlık yapmaya başlamışlardı.

O geceyi köyde muhtarın evinde geçirdim. Akşam yemeğinde Çerkez yemeği olan karışık etli yumurta ve soğanlı patates püresi, esmer köy emeğiyle bana pek lezzetli geldi. Gece fırtına ile birlikte yoğun kar yağışı başladı. Tipiden göz gözü görmüyordu. Titrek gaz lambasının ışığı az geldiğinden yanımda getirdiğim kitabımı da okuyamadım. Gece boyunca göz gibi küçük pencerelerin kırmızı, yeşil kanaviçe nakışlı patiska perdelerini aralayıp dağdan kopan rüzgarın önüne katıp her yana savurduğu kar yağışını izledim. Evin önünde koyun sürüsünün etrafında çitten ağıl, yağan karla beyaz alçak duvara dönüşmüştü. Ağılın içinde, soğuktan birbirine sokulan koyunların çıngırak sesleri gece boyunca hiç kesilmedi.

Sabah gündoğumunda manzara muhteşemdi; kar toplayan güneşin aydınlattığı vadi, göz alabildiğine engin ve ışıklıydı. Derin bir yardan inerek iki tarafı ağaçlarla sınırlı yatağında çağıldayan derenin kıvrımları dışında tüm vadiyi yumuşak, beyaz bir çarşaf örtmüştü. Köyün yanından dağa doğru yükselen fundalığın bodur ağaçları, üst üste yığılmışlar; buz kristallerinden oluşmuş beyaz elmas toplar gibi her tarafa ışık saçıyorlardı. Ağaçların buz billurlarıyla kaplandığı “Kırç” denilen bu muhteşem doğa olayına ilk kez tanık oluyordum.  

Sabah erkenden Amerikan bezinden torbamı alıp okula gittim. Sınıfın ortasındaki gümüş yaldız boyalı yüksek soba yakılmış, üzerinde çini çaydanlıkta çay bile demlenmişti. Duvarları Atatürk resmi, tarih şeridi, dört mevsimi gösteren levhalar ve fişlerle donatılmış sınıfta toplam dokuz sıra vardı. Öğretmen kürsüsünün arkasındaki duvara dayalı küçük dolabın içi, kitap, dergi, harita, çeşitli şeffaf prizmalar ile gönye, cetvel, pergel gibi çizim aletleri ile doluydu. Muhtar, bunları gösterirken gururla, “Öğretmenimiz çok çalışkan bir gençti, onu getirene kadar kaymakamlığa çok gittim geldim. Askere gitmeseydi iyiydi ama ne yapalım askere gitti. Askerlik dönüşü inşallah yine bizim köye verirler” dedi. Muhtar köyümde okuma yazma bilmeyen yoktur” diye övünüyordu ama köy kadınları oy kullandıktan sonra imza atarken oldukça zorlandılar. Gün boyunca köy kadınları okula börek ve bazlama taşıdılar; çaydanlık da sobanın üzerinden hiç inmedi. Kafkasya göçmeni olan köyün yaşlı imamı bize eski memleketine ve askerliğine dair ilginç öyküler anlattı.

Oy kullanma süresi dolunca, oy pusulaları ve imza listelerini bez torbaya doldurdum; ağzını sicimle bağlayıp kırmızı mumla mühürledim.  Akşam karanlığında torbamı alıp, köy yolunun sonunda beni bekleyen resmi araçla ilçeye döndüm. Küçük dünyalarına iki günlüğüne girdiğim temiz kalpli, sevgi dolu bu insanlarla vedalaşırken, belki bir daha birbirimizi hiç göremeyeceğimizi düşününce içim burkuldu; hüzünlendim. Bir süre sonra köy otobüsünün şoförü ile Muhtar’ın kızı Yurduşen’e dikiş, nakış ve dantel örnekleri veren dergiler gönderdim. Bu köyde geçirdiğim iki günün anılarımdaki yeri çok özeldir.

Anlattıklarım Elif’e masal gibi gelmiş, sıcak oda uykumuzu getirmişti. Ayrıldığımızda vakit gece yarısını çoktan geçiyordu. Görüşmemizin üzerinden birkaç ay geçmişti ki, Tunceli-Yeşilyazı’dan postaya atılmış Elif’ten bir mektup aldım. Bu süre içinde birkaç kez telefonla konuşmuştuk ama bana her hangi bir açıklama yapmamıştı. Elif mektubunda aynen şöyle diyordu:

Sevgili Öğretmenim,
                                                                                         1 Mayıs 1990

Mektubumu okurken gözlerinizin yaşardığını görür gibi oluyorum; zarfın üzerini doğru okudunuz. Size Tunceli Yeşilyazı’dan yazıyorum. Son telefon görüşmemizde işlemlerin tamamlanmış tayin bekliyordum ama size söylemedim; sürpriz yapmak istiyordum. İki aydır Yeşilyazı İlköğretim Okulu öğretmeniyim; biliyorsunuz Milli Eğitim Bakanlığı artık lise öğretmenlerini ilkokullara atıyor.

Size konuk olduğum o gece bana anlattıklarınız beni nasıl etkiledi, bilemezsiniz! Daha eve giderken yolda öğretmen olup Anadolu’ya gitmeye karar vermiştim bile. Annemi yaptığım işin doğruluğuna inandırmak biraz güç oldu ama sonunda ikna oldu. Buraya babamla birlikte geldik, beni yerleştirdikten sonra O, İstanbul’a döndü.

Yeşilyazı, Tunceli’ye iki saat uzaklıkta Munzur dağlarının eteklerine yayılmış küçük bir ilçe. Okulda üç yüz öğrencimiz var. Çocuklar sizin anlattıklarınıza çok benziyor. Zeki, çekingen ve yoksullar. Burada benim gibi yeni atanmış iki genç arkadaşla birlikte okul lojmanlarında kalıyoruz. Buradan aldığım yöresel eşyalarla odamı döşedim, eksiklerimi ancak gelecek ay tamamlayabileceğim.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda bir grup öğrenciyi Kaymakam ve Belediye Başkanı’nın katkılarıyla –ücretsiz otobüs sağladılar- Ankara’ya Anıtkabir’e götürdük. Burada işe yaradığımı hissediyor ve mutlu oluyorum. Çocukların benim bilgi, sevgi ve ilgime gereksinimleri olduğunu biliyorum. Sevgili öğretmenim, bana gösterdiğiniz hedef ve verdiğiniz ideal için sonsuz sevgi ve saygılar sunuyor, ellerinizden öpüyorum.

                                Elif Sel

Elif’ten bundan sonra birkaç mektup daha aldım. Arada telefonla konuştuk, benden okulda oynanmak için yazılı oyun metinleri ve bazı kitaplar istedi. En son mektubunda Devrim tarihine ait bazı kitaplar listelemiş onları göndermemi istiyordu.

Sonbahar gelmiş havalar serinlemeye başlamıştı. Yorgana sarınıp yatmak mutluluk veriyor, insanın canı yataktan çıkmak istemiyordu. O sabah tatil gününü verdiği rahatlıkla tembellik ederek her zamankinden daha geç kalktım. Hava oldukça serindi. Denizden gelen koyu gri bulutlar, sert esintiyle kabarıp çoğalıyor, durmadan şekil değiştiriyordu. Önce Türk Tarih Kurumu’ndan Elif’in istediği kitapları temin etmeyi; öğleden sonra da arkadaşlarla buluşup Atatürk Kültür Merkezi’nde oynayan “Spartacus” balesine gitmeyi planladım. Ama önce kahvemi içerek güne dinç başlamak istiyorum.

Kahve kokusu bütün eve yayıldı. Kahvemi ve gazeteleri alıp alev, alev yanan sobanın karşısındaki koltuğa oturdum. Bir yandan tadına vararak kahvemi yudumluyor, bir yandan da gazetelere göz atıyorum. Birden sayfanın sağ alt köşesinde bir haber ve haberin içinde “Yeşilyazı” adı dikkatimi çekti. Ellerim titreyerek okumaya başladı:

“Terör yine can aldı. Tunceli’nin Yeşilyazı ilçesi dün akşam bir grup teröristin saldırısına uğradı. Saldırganlar, Yeşilyazı İlköğretim Okulu’nu ve lojmanları ateşe vererek çevreyi otomatik silahlarla taradılar. Teröristler tarafından şehit edilen öğretmenlerin Elif Sel, Ayşe Kuş ve Hatice Şan olduğu anlaşılmıştır. Bölgede jandarma ile teröristler arasında sıcak temas sürmektedir…

Çevresi pembe beyaz güllerle süslü, ince sapı lacivert fincan elimden kayıp gazetenin üzerine düştü. Fincanın altın yaldızlı tavus kuşu deseni, kara kahve telvesinin altında kayboldu. Karanlık bulutlar korkunç bir çatırtıyla aydınlandı. Gökyüzünü ikiye bölerek aşağıya kayan parlak bıçak sırtı yüreğime saplandı. Yer, gök birden zifir gibi karardı. Ateşböceklerinin uçuştuğu karanlığın içinden bir çığlık yükseldi. Yüreğimdeki korkunç ağrı büyürken katı bir yumru gelip boğazıma oturdu. Titreyen ellerimi yüzüme kapatarak hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladım.

Not: Doğu’da şehit düşen öğretmenlerin anısına…
sonra >
< önce