Ahşap Evler
Sıcak bir yaz günü; Karadeniz yönünden kuzey rüzgarı hafifçe esiyor. Boğazın saydam ve tuzlu suları üzerinde motorumuz kayarken, bulutların gölgeleri sularda yüzüyor. Zaman zaman güçlenen esinti havayı yelpazeliyor. Dalgalar, güneşle sonsuz bir oyun içinde; suyun rengi yeşilden, turkuvaza, eflatundan, mora ve menekşeye dönüşüyor. Ahşap yalıları denizden incelemek ve görüntülemek üzere çıktım bu geziye. Beylerbeyi Sarayı’nın önünden geçiyoruz. Hemen ilerde, tepeleri kıvrıla kıvrıla aşıp gelen Küçüksu deresinin Boğaz’a kavuştuğu köşede Anadolu Hisarı; yanında eski ahşap bir yalı restore ediliyor. İşçilerin çekiç sesleri, deniz motorlarının patırtısına karışıyor.

Haremin kafesli pencereleri, kayık iskeleleri ve saltanat kayıkları yok artık. Eski sahilhanelerin sazlı sözlü eğlenceleri de son bulalı çok oldu. Bu masal ülkesinde ferace ve yaşmaklı hatunların yerini yalıların bahçesinde bikiniyle güneşlenen güzeller almış. Bir çağdan başka bir çağa geçiyoruz. Karşımızda Boğazkesen Hisarı; hisarın üç burcu, erguvanlar arasından göğe doğru yükseliyor. Adını kan kırmızı yalılarından alan Kanlıca kıyılarını geçiyoruz. Kuzey rüzgarının keyifli esintisi, motordan yükselen ney tınıları ile rehberin turist grubuna anlattığı, kıyı boyunca aralarına beyaz minareli birkaç camii ile çınarın serpiştirildiği inci taneleri dizili Boğaz’ın ahşap yalıları üzerine hikayeleri uzaklara taşıyor:

“Eski Boğaziçi yalılarının bazılarında deniz suyu havuzları bulunur ve bu havuzlarda çeşitli balıklar beslenirdi. Bu yalıların en meşhuru önünden geçtiğimiz eski ihtisap ağası Hüseyin Bey’in yalısıdır. En hüzünlü görüneni Amcazade yalısıdır.  Karşı kıyıda görünenler Yağcı Hacı Şefik Bey ile Mahmut Nedim Paşa yalıları…”

Yaşlı yalıların arkasından dolanan yol üzerinde güneşin gölgeleri uzamaya ve beyaz oymalı cepheler uzaklaşmaya başladı. Gözlerim Üsküdar’ın kıyıdan set set yükselen tepelerine takılı kaldı. Ben yalıların değil ama ahşap evlerin içini iyi bilirim. Bir söz vardır, “dışı seni, içi beni yakar” diye bu söz tam da ahşap evler için söylenmiştir.

Çocukluk ve gençlik yıllarım Üsküdar’da Toptaşı yokuşunun bitiminde ahşap bir evde geçti. Ev adresimizi bu gün gibi hatırlarım; Valide Atik Mahallesi, Köprülü Fazıl Ahmet Paşa sokak; üstüne üstlük aynı mahallede Sokullu Mehmet Paşa İlkokulunda da eğitim gördüm. Bu mahallede geçen öğrencilik yıllarım sırasında adresimden midir nedir bilinmez, tarih derslerim çok başarılıydı. Ama ben hep kalemi güçlü edebiyatçı olmayı düşledim; edebiyatçı da, tarihçi de olamadım. Mimar olup, ahşap ev mimarisi üzerine doktora yaptım. Aslında Türkçe öğretmenim Seyfi Bey, kompozisyonlarımı beğenirdi ama liseye geçince edebiyat öğretmenine yazılarımı bir türlü beğendirememiştim. Bir keresinde bize “Evinizde geçen bir gece” konulu kompozisyon vermişti; öyle mistik ve esrarengiz bir ahşap ev anlatmıştım ki, ertesi gün hocamız:” Hep evin dışında dolaşmışsın bir türlü içine girememişsin” diyerek eleştirmiş ve yazımı yine beğenmemişti. Aslında evin içine girmek istemiyor, içindekileri anlatmaksa hiç hoşuma gitmiyordu.

Evimizin meyve ağaçlarıyla dolu kocaman bir bahçesi vardı. Bu evde üç aile birlikte otururduk. Bizim girişimiz yandan küçük bir kapıyla ayrılmıştı. İki kanatlı tokmaklı büyük ahşap kapıdan ev sahibi ile öteki kiracı işlerdi. Evin ahşabı yılların tozu toprağı ile kararmıştı. Pencerelerinde kıvrım kıvrım bombeli, paslı demirleriyle ev pek asık suratlı görünürdü. Ama evin daha ilginç olanı dördüncü kiracılardı. Bunlar haşarat takımı, fareler, pireler ve tahtakurularıydı. Bunların en korkuncu farelerdi; tavan arası, yüklük, dolaplar, kömürlük mutfak ve tuvalet dahil evin her yerinde onlara rastlayabilirdiniz. Her renk ve her boyda fareyi bu evde bulmak mümkündü. Gri, boz, kahverengi, siyah –yavrular pembe olurdu- irili, ufaklı yüzlerce fare küçük küçük tıkırtı ve kemirtiden tutun da, dörtnala koşturmaya kadar her türlü sesi çıkarabilirlerdi. Biz onlara orta kat kiracıları derdik. Bazen o kadar çok takırtı yapar kafamıza toz dökerlerdi ki, sessizliği sağlamak için tavana sopa ile vurup onları korkutmak zorunda kalırdık. Evde bir odadan diğerine giderken onlara rastlamamak için bağıra çağıra şarkılar söylemek, seke seke yürümek veya tepinmek gibi alışkanlıklar edinmiştik.

Orta kat kiracılarıyla mücadele için her yolu deniyorduk. Ağabeyim fare kapanı kurmada usta olmuştu. Ablam da fareler için zehirli yiyecekler hazırlama konusunda uzmanlaşmıştı. Beyaz mı, yoksa kaşar peynirine mi daha çabuk geleceklerini ancak ablam bilirdi. Tüm çabalar boşunaydı. Hele bir gece bahçe sinemasından dönüşte ağabeyimin kürek ve sopa ile kedi büyüklüğündeki bir fare ile savaşını hiç unutamam. Bir şeyi daha hiç unutamam, küçük yeğenim doğduğunda süt kokusuna gelip fareler yemesin diye beşiğinde yatırmayıp tavana salıncak kurduğumuzu. O zamanlar günümüzdeki gibi estetik cerrahi daha gelişmemişti. Fareler, uyurken çocukların yüzlerindeki burun kulak gibi kıkırdak kısımları yiyerek şekillendirirlerdi. O zamanlar güzel burunlu Muhterem Nur diye bir artist pek meşhurdu. Filmlerine çoluk çocuk hepimiz bayılırdık. Halk arasında burnunu fareler yemişte onun için bu kadar güzel diye yayılmıştı. Hatta komşumuz yatalak Hayriye Nine’nin yatağına fareler yuva yapmışlar diye de duyduk.

İnsanların gittiği her yere giden, taşıdıkları mikroplarla toplumları yok eden, orduları yere seren bu yaratıklar değil miydi? Antik Yunan’ın ünlü Atinalı komutanı Perikles Peloponnes savaşlarında gösterdiği başarıyı farelerin taşıdığı mikroplara karşı gösterememiş vebadan ölmüştü. Ortaçağın büyük veba salgını ve kara ölümden Avrupa halklarının üçte biri, Asya kıtasında ise milyonlarca insan vebadan telef olmamış mıydı? Savaşta ölenlerden daha çok insan kaybına sebep olan onlar değil miydi? Fare mücadelesi yapmadığımız bir gece yoktu ki, bunları kompozisyonumda nasıl anlatabilirdim?

Yalan yanlış, hayal ürünü bir şeyler yazsam belki olurdu ama, öğretmen gerçekleri yazın demişti. Belki de o zamanlar rehberlik dersi yoktu, bizim aile yaşantımızı, ekonomik durumumuzu falan öğrenmek istemişti öğretmen. Ama ben de bu konularda açık vermek istememiştim. Sonra bir başka konu daha vardı, evin içine girmemi engelleyen. Evin içini anlatırsam yalanlarım ortaya çıkardı. Başka bir konuda da yalan söylüyordum arkadaşlarıma. O yıllarda sınıftaki arkadaşların çoğunun evinde radyo vardı. Radyodan isim listeleri okunarak istek parçalar çalınırdı. Sınıf arkadaşlarım o dönemin moda parçası “I found my love in Porthofino” adlı İngilizce parçayı ister, tekrar tekrar çaldırırlardı. Okulumuzun ve bizim adlarımızın radyodan anons edilmesi bizi pek mutlu ederdi. Radyoda şarkı söylemiş kadar olurduk. Ama işin kötü yanı bizim radyomuz yoktu. Ben bu yokluğu sınıf arkadaşlarımla paylaşmaya utandığımdan,    “Parçayı dinledin mi, Üsküdar Kız Lisesi 5/E sınıfını anons ettiler, adlarımızı birer birer saydılar duydun mu?” diye soranlara yüzüm kızarır, kem küm eder bir şey diyemezdim. Fareler ve radyo, birinin varlığı, diğerinin yokluğu gençlik günlerimi zehir ediyor, benim evin içine girmemi ve güzel kompozisyon yazmamı engelliyordu.

Güneş gün sonunda karşı tepelerin ardından kaybolup giderken, dalgaları üzerinde iri bir kuğu gibi kayan Rumeli Kavağı vapurunun boğuk düdük sesiyle daldığım zaman boyutundan uyandım; ahşap yalıların içinde yaşamak yerine onları dışından seyretmenin daha güzel olduğu inancı içindeydim. Belki de onlara ulaşamadığım için böyle düşünüyordum. Tur rehberimiz Kontes de Noailles’in Boğaz’ı anlattığı bir şiirle son verdi gezimize. Kontes Anadolu’nun tatlı sularında bir geceyi ve bu masal ülkesi hakkında gördüklerini dizelere dökerken sanki benimle aynı duyguları paylaşıyordu:

“Çerezle dolu bir kayık geçti.
Ey havada dağılan hoş kokular
Satıcılar bize kiraz ezmesi ile
Ağaç kavunu şekerlemeleri uzatıyorlardı.
Bir ihtiyar kadın otların üzerinde,
Bir damın altında patlıcan kızartıyordu.
Gökyüzü, akşam olurken hayal edilenden de güzeldi.
Kendime acıyorum…

sonra >
< önce