Bakanlık Mucibi
O yıl ilçeye bahar erken gelmişti. Kapıdağ’nın yamaçlarından sahile dek yayılan sarı-yeşil zeytinliklerin arasına kiraz ağaçları, gelin duvağı çiçeklerini beyaz öbeklerle serpiştirmişti. Mor salkımlar sundurmalardan aşağı sarkıyor, hanımellerinin kokusu denizden gelen yosun kokusuna karışıyordu.Ev hanımları bahar temizliğine başlamıştı. Balkonlardan çiçek desenli halı ve kilimler sallanıyordu.Duvarlar badana ediliyor, kayıklar macunlanıp allı, yeşilli boyanıyordu. Sahildeki çay bahçelerinin çiçekleri yeniden ekiliyordu.

Denizi gören yamacın üzerinde, ilçenin lise binası yükseliyordu. Rumlar döneminden kalma iki katlı taş yapının etrafı alçak duvarla çevriliydi. Sanki içinde çocuk yokmuş gibi, bina kıpırtısız ve sessizdi. Her zaman toz, toprak içinde olan okul bahçesi, kasabanın en bakımsız bahçesiydi. Okul bahçesinde, Atatürk büstü ve bayrak direği olmadığı gibi ne bir ağaç, ne de bir çiçek dikiliydi. İlçedeki siyasi oyunlar nedeniyle okul müdürlerinin biri gider, diğeri gelir her yıl değişirlerdi. Yeni atanan müdür, hizmet etmek şöyle dursun daha koltuğuna ısınamadan başka yere gönderilir yerine yenisi gelirdi.

Göreve başlayalı henüz altı ay olan yeni müdür, başını koltuğunun arkalığına yaslamış, gözlerini tavandaki taş kirişlere dikmiş, sinek kaydı tıraşının üzerinde samur fırça gibi parlayan kara bıyıklarını eliyle sıvazlayıp kıvırıyordu. Müdür beyin yüzü endişeli görünüyordu. Sanki bu koltukta uzun süreli oturmanın yollarını arayıp taktikler geliştirir gibiydi. Düşünürken kendi kendine konuşuyor, arada üzeri kıllı, tombul işaret parmağını ileri uzatıp birilerini tehdit eder gibi sallıyordu. Hizmetlinin kapıyı tıklattığını duymadı. Onu daha sıska gösteren, kolları kısalmış dar ceketinin önünü güçlükle ilikleyen hizmetli Recep kapıdan başını çekinerek uzattı.
“Müdür beyim, beklediğiniz konuğunuz geldi. İçeriye alayım mı?” diye sordu.

Gelen konuk, müdür beyin bir arkadaşının dostuydu. Müdür bey, “Sanırım dışardan bitirme sınavlarına girecek, yardım istemeye geldi.” diye düşündü. Açık gri keten takım elbise giymiş, orta boylu kırk yaşlarında bir bey içeriye girdi.--“Günaydın efendim, bendeniz Ünal Çelik. Ortak dostumuzSalih bey sanırım size telefon ettiler” diyerek elini uzatınca bir parmak aklınlığında altın künye bileğinde parıldadı.

Müdür bey , gayet ciddi ve nazik bir şekilde adamı karşıladı. Salih telefon edip “Yardımcı ol, partiden bir adam seni görmeye gelecek” demişti. O da ne olduğunu açıkça soramamıştı. Kasabanın telefonları manyotolu idi, ne olur ne olmaz memur kızlar konuştuklarımızı dinler diyerek tedbiri elden bırakmamıştı. Konuğuna yer gösterip hal hatır ve “Bir şey içer misiniz?” diye sordu. Kahvelerini içerken müdür bey asıl konuya girip “ Size nasıl yardımcı olabilirim?” Ünal bey diyerek söze başladı.

Ünal bey, Muğla’nın zenginlerindendi. Babasından nalburiye dükkanları ve tarlalar kalmış, o da okumayıp babasının dükkanlarında işe başlamıştı. Tarlalar tapu- kadastro geçip arsa olunca müteahhitliğe başlamış Apartmanları sıra sıra dikip daireleri satarken zenginlemiş babadan kalma alışkanlıkla kıratın partisine de ilgisi her gün daha da artmıştı. İnsan zenginleyince politika zevkli bir uğraş oluyordu. Biraz da eş, dostun dolduruşuna gelerek partiye resmen üye oldu. İçine girince parti işleri onu daha bir sardı. Müteahhitlik işleri katlanarak büyümeyi sürdürürken partide de önemli bir konuma geldi. Artık çok zengindi. Parasının hesabını bilmiyordu. “Artık kendim için çalıştığım yeterli biraz da memleket ve millet için çalışmalıyım” diyerek milletvekilliğine soyundu.

Para, pul, yakışıklılık, giyim, kuşam, eş, çocuk hepsi vardı. Hatta metresi bile. Ama bir eksiği vardı. Lise diploması. Diplomasız milletvekili olunur muydu? Olunurdu ama,Ünal bey diploma işini kendine dert edindi. Diplomasızlığı şanına yakıştıramıyordu. Ne yapıp edip bir diploma edinmeliydi. Yeni seçilen milletvekillerini televizyon ve gazetelerde tanıtırken öğrenim durumlarını belirtiyorlardı. Onun için orta okul mezunu desinler istemiyordu. Partiden Salih bey bu konuda onu rahatlattı. “O iş kolay. Zekai’yi boşuna mı o güzelim kasabaya müdür yaptık? Borcunu ödesin şimdi” dedi. Hatta onu daha da yüreklendirip ufkunu genişletti. “O kadar çok arzu ediyorsan eğer, Necati Bey Eğitim’den sana bir de enstitü diploması ayarladık mı iş tamam. Üniversite mezunu oldun gitti. Sen gönlünü ferah tut” diyerek telefona sarıldı.   

Müdür bey, “Salih telefonda fazla bir açıklamada bulunmadı. Size nasıl yardımcı olabilirim? Salih’in dostu, benim de dostumdur. Elimizden geleni yaparız.” dedi. Ünal bey, söze nasıl başlayacağını bilemedi. Politikanın başında olduğu için utanma duygusunu tümüyle kaybetmemişti daha. Yanakları kızarıp al al oldu. Kır saçlarının diplerinde boncuk boncuk ter damlaları belirdi. Kızının alaylı sesini duyar gibi oldu. “Baba o kadar kolaysa bir tane de bana alsana” .Aslında iş gerçekten çok zordu. Lisenin her düzeyinde bir öğretim yılında yaklaşık on iki, on üç ders okutuluyordu. Bu üç yılda otuz altı ders ederdi. Yetenek işi deyip, herkesi geçmesi sanki zorunlu sayılan resim, müzik, beden eğitimini dışta bıraksan bile yaklaşık yirmi beş dersten sınava girip Haziran döneminde diploma almak kolay iş değildi. Soruları verseler hatta cevap anahtarını-öğretmenler sınavda sorulan soruların yanıtlarını cevap anahtarında belirleyerek okul müdürüne teslim ederler- önüne koysalar bile, yine zor işti. Derslerin bazılarını Eylül sınavlarına bırakmak istemiyordu. Ekim ayında seçimler nedeniyle parti çalışmaları yoğunlaşacağından, Haziran sınavları sonunda lise mezuniyeti tamamlanmalıydı. Çok şey mi istiyordu. Ama seçmenlerinin karşısına lise mezunu hatta ayarlanabilirse üniversite mezunu olarak, omuzları ve başı dik olarak çıkmayı çok istiyordu. Ünal bey, yüzünü kızartıp içinden, “İsteyenini bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara” diyerek inşaat malzemesi satın alır gibi “Bir lise diploması rica ediyorum” dedi.

Okul müdürünün korktuğu başına gelmişti. Şimdiye değin yaptıkları pek masumane yolsuzluklardı. Karşılığında saat, çakmak gibi küçük armağanlar aldığı olurdu. Kaymakamın oğluna  tarihten çıkabilecek soruları vermek, kömürcü Arif beyin kızının geometriden geçmesi için idealistlik ayaklarına yatan stajyer matematik öğretmenini azarlayıp korkutmak veya banka müdürünün kızının teşekküre geçmesi için üç, dört dersten birer fazla not vermeleri konusunda  öğretmenlere tatlı sert baskı yapmak gibi...Ama bu istek neredeyse onu bile aşıyordu. Bunu gerçekleştirmek demek bir, ikisi dışında tüm öğretmenleri karşısına almak demekti.

 Müdür bey ayağa kalktı. Ellerini pantolon ceplerine sokup odada bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. Pencerenin önünde durup dışarıya baktı. Caddenin karşısında bakkal Mustafa mahallelinin deyişiyle Musta bey de elleri cebinde okulu seyrediyordu. Okulun bahçe duvarının karşı köşesinin cadde tarafında “Gönlübol Bakkaliyesi” vardı. Bakkal Musta bey, bakkaliyenin geliriyle yetinmeyip oğluna da ek bir iş bulmuştu. Küçük oğlu Üzeyir’e bir tabla alıp okul bahçesinin demir parmaklıklı kapısı önünde ve toz, toprak içinde simit sattırmaya başlayınca okul müdürü ile kapışmıştı. Eski müdür Veli bey, açıkta simit satılmasına izin vermemiş, öğrencilere dışardan simit almalarını yasaklamıştı. Simitler üzeri örtülü sepetler içinde okul kooperatif kolu öğrencileri tarafından daha ucuza  satılıyor ve okula da gelir sağlıyordu.

Bakkal Musta bey bu duruma çok sinirlenmiş ve “Kırat seçimi kazansın, ben de seni doğuya sürdürmem mi!” diye bahçe duvarının üzerinden Veli beye avaz avaz bağırmıştı. Ve Mustafa Gönlübol dediğini yapmış, seçimden sonra okul müdürünü Sivas-Kangal’a sürdürmüş, oğlu Üzeyir de toz toprak içinde simit satışını sürdürmüştü. Bir ara okul müdürsüz  kalmış vekaleten idare olunmuş, bu durum fazla uzun sürmemişti. Partiden Musta beye “Merak etme bizden birini gönderiyoruz” demişlerdi. O günden beri bakkal Musta bey, müdürünü sürdürmenin gururu ile okul binasına daha bir kasıntılı bakıyordu. Müdür bey bilmiyordu ama bir yerde gbu görevi bakkal Musta beye borçlu idi. O kaç senedir, Ege veya Marmara kıyılarında sorunsuz bir lise müdürlüğü bekliyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, önünde dört yıllık üniversite mezunu, deneyimli, çalışkan yöneticiler vardı. Kendisi enstitünün mektupla öğrenim bölümünde mezundu ve branşının bile ne olduğu belli değildi. Ama Salih sağ olsun onun çocukluk arkadaşıydı ve onun atamasını parti kanalıyla yapıvermişti.

Okul, deniz kenarında küçük bir sahil kasabasının tek lisesiydi. Öğrencisi fazla sayılmazdı ve ekonomik durumları oldukça iyiydi. Yönetilmesi kolay bir okuldu. Kasaba halkı, zeytincilikle geçiniyor, yazın da evlerini turistlere pansiyon olarak veriyorlardı. Balıkçılık ve deniz taşımacılığı da kasabaya ayrıca gelir sağlıyordu. Öğrenciler arasında siyasi tartışmalar pek görülmüyordu. Okulun öğretmen kadrosu güçlü olduğundan ülkede sağ-sol çatışmalarının ilköğretime indiği bir dönemde okulda her hangi bir eylem yaşanmıyordu. O tam rahat edeceği bir okul bulmuştu.

Müdür bey, bakışlarını okulun bahçesinden konuğuna çevirirken alışkanlıkla bıyıklarını da sıvazlamayı ihmal etmedi. Ne yapacağını bilemediğinde sıkça başvurduğu bir davranıştı bu.
“İsteğinizi gerçekleştirmek çok zor” dedi konuğuna. Ünal bey, bir an umutsuzluğu kapılır gibi oldu. Gözlerinin gri ışıltısından bir bulut geçti. Ama hemen pes etmedi. Parası bollandığından beri her istediğini elde etmeye alışmıştı. Diplomadan vazgeçemezdi.
“Partiden Salih bey bu konuda bana , bu işin sizin tarafınızdan yapılacağına dair garanti verdi” dedi. Ünal bey daha da ileri giderek,
“Salih sizin için partiye gönül borcu var, yapmak zorunda dedi. İşin kolay olmadığını, sizin için riskini biliyorum. Ama kendinizi benim yerime koyun. Şu anda partide aday adayları içinde birinci sıradayım, bir profesör ve avukatın önündeyim. Sizin anlayacağınız bu seçimlerde milletvekili seçilmem garanti. Benim isteğimi gerçekleştirmeniz sizin için çok iyi olur. Geleceğinizi düşünmelisiniz.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Müdür bey, ince Clark Gable bıyıklarını burmayı bıraktı. İçine ağır bir sıkıntı çöreklendi. Göreve nasıl atandığı konusu açıkça kafasına kakılmıştı. İçinden “İki ucu boklu değnek” diyerek bu işten nasıl kurtulacağını düşünürken telefonun zili uzun uzun çaldı. Telefonda ki ses kömür tüccarı Arif beydi. Ayık gezmediği için halk dilinde adı Ayyaş Arif idi.. Ayni zamanda kasabanın belediye meclisi asil üyesiydi. Akşam için bir programı olup olmadığını soruyordu. Müdür bey bir an duraladı, hemen yanıt veremedi, biraz düşündü ve “Muğla’dan konuğum var” dedi. Ayyaş Arif, “Konuğunu da al gel. Şehir kulübünde masayı hazırlatıyorum” deyince müdür bey konuğuna döndü,
“Bu gece kalıyor musunuz?” diye sordu.
“Kalırsanız hem ayrıntıları konuşuruz, hem de sizi kasabanın ileri gelenleriyle tanıştırırım” diye ekledi ve telefonu kapatarak ayağa kalktı.
“Sizi öğretmen arkadaşlarla tanıştırayım” diyerek konuğuna yol gösterdi. Ve kararlı
adımlarla öğretmenler odasına yöneldi.

Müdür odasının yanında ki büyük sınıf, bu öğretim yılında öğretmenler odası olarak düzenlenmişti. Ortada iki büyük masa uzunlamasına odayı kaplıyordu. Odanın çevresine dizili deri koltuk ve sandalyelerin arasına üzeri kitap dolu iki sehpa yerleştirilmişti. Oda da dersi olmayan birkaç kişi kitap okuyor, pencerenin önünde ki grup da sohbet ediyordu. Müdür bey odaya girince bir sessizlik oldu. --“Ünal bey Muğla’dan konuğumuz, sınavlara girmek için okulumuzu seçmiş” diyerek söze başladı. Müdür ve konuğu büyük masanın başına oturdular. Müdür öğretmenlerini teker teker tanıttı.
“Okumanın yaşı yoktur. Beşikten mezara öğrenmeyi sürdüreceksin. Keşke herkes bu bilinçte olsa da eğitimini tamamlasa, ülkemiz ancak böyle kalkınabilir. Bazı memurlar derece ilerlemek için sınavlara girip diploma almaya çalışıyorlar, Ünal beyin öyle bir sorunu da yok, o serbest çalışıyor. Çok kültürlü bir insandır, sürekli okur, elinden hiç kitap düşmez. Muğla’nın ileri gelen ailelerindendir. Öyle sevilir ki bu seçimlerde milletvekili olması için yoğun baskı var. Aday adayı olarak profesörlerin önüne geçmiş. Parlamentoya girmesi kesin gibi. Eee artık Ankara’ya giderseniz bizi unutmazsınız değil mi?” diyerek olduğunca babacan bir tavırla öğretmenlere doğru şöyle bir  gülümsedi.

Müdür odadan çıkınca öğretmenler önce birbirlerinin yüzüne şaşkın şaşkın baktılar, ardından odada bir kahkaha tufanı koptu . Öğretmenliğin yanı sıra avukatlık da yapan Halis bey usulca kalkıp odanın kapısını kapattı.
“Bu iş başımızı ağrıtacağa benzer, adam para babası, bizimkinin ağzının suları akmıştır” dedi. Ardından herkes konuşmaya başladı ve öğretmenler odası gürültücü bir sınıf olmuştu. Okuduğu kitaptan başının kaldıran tarih öğretmeni,
“Adam parayla diploma almaya gelmiş, bizi aptal yerine koyuyorlar. Birde gerçekten milletvekili seçilip bizi yönetsin ister misiniz?” deyince ,
“Yönetenler pek farklı da sanki” diye yanıt geldi resim öğretmeninden.
“Haklısınız. Ülkesinin değerlerini, dünyanın tarihini , coğrafyasını bilmeyen bir milletvekili düşünebiliyor musunuz? Vatanının ve insanlarının geçmişini bilmeyenler uluslar arası ilişkilerde ülke çıkarlarını nasıl korurlar?” diyerek tarih öğretmeni uzun bir nutka hazırlanıyordu ki yanıt felsefe öğretmeninden geldi.
“Bizim ülkemizde dış işleri bakanı olarak.” Avukat Halis bey hala işin parasal yanını düşünüyordu.
“Bu işler üzülerek söylüyorum böyle yürüyor. Bizden para ile diploma alacak ve bizi yönetecek, kim bilir kaça anlaştılar?” Köşeden bir başka sesler yükseldi.
“Olmaz böyle şey, insanı mesleğinden soğutuyorlar. Deli İbrahim devrinde bile ülke daha iyi yönetilmiştir.”
“Çok konuştunuz, biz birlik olup gözümüzü açarsak amaçlarına ulaşamazlar.”

“Arkadaşlar sıkmayın tatlı canınızı, iş olacağına varır. Bekleyip göreceğiz.” diyerek müzik öğretmeni Cemil bey, her zaman durduğu köşeden sazını alıp Usul usul çalıp söylemeye başladı.

                   Kalktı göç eyledi Avşar elleri
                   Ağır ağır giden eller bizimdir
                   Arap atlar yakın eyler ırağı
                   Yüce dağdan aşan eller bizimdir.
                   Belimizde kılıcımız Kirmani
                   Taşı deler mızrağımın temreni
                   Hakkımızda devlet etmiş fermanı
                   Ferman padişahın, dağlar bizimdir.

Gökyüzüne aldan turuncuya çizgiler çizerek Paşalimanı kayalıklarının ardından yavaşça kaybolan güneş bunaltıcı sıcağı da beraberinde götürmüş, usul usul bir esinti başlamıştı. Yat limanında iki yana yalpalayan tekneler, dalgalarla birlikte şarkıya başlamışlardı. Zeytinli adaya uzanan burnun kayalıklarında martılar çığlık çığlığa inip kalkıyorlardı. Çapariye çıkan küçük  balıkçı teknelerinin motor sesleri Seyitgazi tepesinin ardında yankılanıyordu.

Sahil boyunca, çınar ağaçları altında uzanan çay bahçeleri, çiçekleri sulanmış, masa örtüleriyle renklendirilmiş müşterilerini bekliyorlardı. Beldiye meclis üyesi ve kömür tüccarı Ayyaş Arif bey de şehir kulübünde masayı deniz kenarına hazırlatmıştı. Bu gece kalabalık değillerdi, Okul müdürü ve konuğu, belediye başkanı, posta müdürü ve eşi lisede coğrafya öğretmeni olan kasabanın noteri, toplam altı kişiydiler.

Masanın uzun kenarına yüzleri denize dönük olarak dizildiler ve iki başa, belediye başkanı ile Ayyaş Arif yerleşti. Müdür bey konuğunu masadakilere tanıttı ve ilk kadehler konuğun şerefine kaldırıldı. Müdür beyin bu gece hiç neşesi yoktu. Yediğinden, içtiğinden karşısındaki nefis manzaradan tad almıyordu. Şu diploma işi yüreğine taş gibi oturmuştu. Bir türlü dikkatini toplayamıyor, masadakiler de katılamıyordu. Kafasında sürekli çözüm üretmeye çalışıyordu.
“Önümüzdeki hafta Haziran sınavları başlıyor, sınavlara uygun öğretmenler ayarlamalıyım.”
“Coğrafya dersi garanti, notere söylerim karısına tembihler, Çiğdem hanım beni kırmaz”
“Allah’ın yardımıyla gelecek seçimler kazanırsak ilk iş...”
“Kimya sınavına en uygun öğretmen stajyer olanı. Zaten ürkek , höt desen...”
“İlk işimiz zeytinlikleri doğal park kapsamından çıkarıp bölgeyi imara açmak.”
“Oğlum baksana! Şu tabağı al, salatayı yenile.”
“Tarih dersi için bir şey yapamam. Okulda tek tarih öğretmeni var, o da Allahın belası. Nuh der peygamber demez.”
“Zeytinlikler imara açınca inşaat sektörü canlanır.”
“Oğlum sen bize bir büyük daha getir.”
“Okulda tarih dersi demir leblebi, sanki ondan başka ders yok.Tarih öğrenip de ne olacaksa! En iyisi tarih komisyonuna kendimi yazmak.”
“Bana bir karışık ızgara daha getir.”
“Partili vatandaşlarımızın hazine arazilerine gecekondu kurmalarına hoş görü ile bakmamız lazım.”
“Sahil şeridine beş kat çıkma izni kesin alınmalı.”
“Matematik öğretmeninin küçük çocukları var, eve gitmeye pek meraklıdır, onu erken gönderirim.”
“Şu işi alnımın akıyla bir başarabilsem!”                   
Müdür bey, belediye başkanı ikinci büyükten sonra kafayı bulup belindeki silahla havaya takır takır saydırmaya başladığında, gece boyunca daldığı derin düşüncelerden sıyrılabildi. Konuşmak istiyor ama ağzında dilini döndüremiyordu. Kalkıp başkana engel olmak istedi. Üzerinde tonlarca taş varmış gibi ağırlaşmıştı vücudu, yerinden kalkamadı. Çabaları sonunda oturduğu yerden kayarak boş çuval gibi yere yığıldı. Yavaşça yere inerken Ünal beyin yandaki akasya ağacının dibine kustuğunu gördü. Kusmuk parçaları yüzüne sıçradı.    

Çatal, bıçak sesleriyle, kıyıya vuran dalgaların çalkantısı arasına uzaklardan ince ve hafif kadın gülüşleri karışıyordu. Müdür bey ve masadakilerden hiç kimsenin bu sesleri durumda değillerdi. Hepsi sızmıştı. O gece sabah karşı, silah seslerine gelen polis, ekip arabası ile küfelik oluncaya dek içen, üstleri başları kusmuk kokan, ilçenin önde gelen saygıdeğer yöneticilerini, müdür beyi ve konuğunu evlerine ve otele taşıdılar.

Haziran sınavlarıyla birlikte, müdürle  öğretmenler arasında soğuk savaş da başladı. Herkes gözünü kulağını dört açmış, Ünal beyin sınavlardan nasıl geçeceğini merakla bekliyordu. Ve bir gün olan oldu. Okul müdürü, kapalı zarfta mühürlü ve çekmecede kilitli olması gereken Matematik sınavı cevap anahtarını, sınav sırasında gizlice Ünal beyin önüne koyunca kıyamet koptu. Sınav gözetmeni Tarih öğretmeni Neşe hanım olaya el koyarak tutanak tuttu. Okul müdürü:
“Bu ne arıyor burada? Soruların arasına yanlışlıkla karışmış” diyerek işi pişkinliğe vurdu. Ama öğretmenlere inandıramadı. Topluca müfettiş istemek üzere valiliğe dilekçe yazdılar. Müfettişler geldi ve  sınavlar iptal oldu.

Yaz boyunca kasaba bu dedikoduyla çalkalandı, durdu. Okul müdürünün görevden alınacağı, hatta alındığı söylentisi yayıldı. Ancak seçim propagandaları başlayınca ister istemez kasaba halkının da gündemi değişti. Seçimler yapıldı ve olaysız geçti. Tüm öğretmenler her zaman olduğu gibi sandık başı görevlerini büyük bir ciddiyetle yerine getirdiler. Kırat seçimlerden birinci parti olarak çıkmakla birlikte tek başına iktidar olamadı. Ülkede yeni bir koalisyon diğer bir deyişle, ikinci MC dönemi başladı. Ünal Çelik de, Muğla milletvekili olarak parlamentoya girmeyi başarmıştı.

Eylül sınavları bitmiş ve okullar yeni açılmıştı ki kasabaya Ankara’dan bomba gibi bir haber düştü. Haber anında ağızdan ağıza her yana yayıldı.
“Yeni tayinler varmış”
“Okulun tüm öğretmenleriymiş”
“Hayır müdüre karşı çıkanlarmış”
“Vah vah okul öğretmensiz kalmış”
“Okulu kapatacaklarmış, olan bizim çocuklara olacak”
“Bir adama zıt gitmişler”
“Çemişkezek’e tayini çıkan bile varmış”
“Neden çıkmasın ki orası vatan toprağı değil mi?”
“Karı, kocanın biri Van’a biri Mardin’e sürülmüş”
“Çocukların dersleri ne olacak ki?”
“Kötü ile uğraşılmaz, diploma vermedikleri adam bakan olmuş”
“Hem de Milli Eğitim Bakanı”
“Diplomasız bakan “
“Okul müdürü valilik bekliyormuş”
“Yok vali değil, Beden Terbiyesi Bölge Müdürü olacakmış”
“Sürülen öğretmenlerin var ya hepsinin kararnamesinde-Bakanlık Mucibi-  yazıyormuş”
“O ne ki? Kötü bir şey olsa gerek”

Az zaman sonra dedikoduların gerçekliği ortaya çıktı. Okulun öğretmenleri doğu ve güney doğuya bakanlık mucibi ile sürüldüler. Aileler bölündü. Okul öğretmensiz kaldı. Sınavlarda yapılan yolsuzluğu birlikte şikayet ettikleri için toplu eylemden her birinin hakkında soruşturma açıldı. Birer yıl terfi durdurma cezaları aldılar. İçlerinden bazıları bu durumu içlerine sindiremeyerek istifa ettiler. Okul müdürü, Beden Terbiyesi Bölge Müdürü oldu. Diplomasız bakan da onurla görevini sürdürdü.
sonra >
< önce