Bayraklı Baba
Müyesser Hanım ile kızları Meserret ve Melek, Hamza Koyu'na bakan Bayraklı Baba yokuşunu terli ve yorgun tırmanıyorlardı. Ama neşeleri yerindeydi. Kendi aralarında, bir şeyi tekrar tekrar anlatıp gülüyorlardı. Kadınlar sanki gülme krizine tutulmuşlardı. Kent merkezine inince önce sağlık ocağına uğramışlar, şimdi de yatır ziyaretine gidiyorlardı. Temmuz ayının en sıcak günlerinden biriydi. Güneş alev alevdi, yakıyordu. Pisi pisi otları sıcaktan çıtırdıyor, Ağustos böceklerinin tiz ve düzenli gıcırtıları, kulaklara ninni gibi geliyordu. Üç kadın yokuşun sonuna ulaşınca köşeyi döndüler, iki tarafı ağaçlıklı nispeten serin yola girdiler. Oldukça fazla kilosuyla anne, balıketini ve orta yaşını çoktan aşmış görünüyordu.  Yanında yürüyen yaşı geçkince kızları da bu durumun göstergesiydi zaten. Anne:
“Bu sıcakta sokağa çıkmak akıllı insanın yapacağı iş değil” dedi. Küçük kız hemen atlayarak:
“Ama anne sorunun birini hallettik biran önce diğer sorunumuza da çözüm bulmalıyız” dedi.

Sorunun ilkini doktorda halletmişlerdi; hatta iki sorunu birden halledivermişlerdi. Müyesser Hanım, çektirdiği böbrek filmini göstermişti doktora. Doktor aynı ilaçlara devam etmesini söylemiş yeni ilaç yazmamıştı. Tam zamanıdır deyip söze giren küçük kız Meserret, annesinin şaşkın bakışları arasında kendi derdini annesininmiş gibi doktora söyleyivermiş “Annem uzun zamandır altına kaçırıyor, ona bir ilaç yazıverseniz doktor” demişti. Meserret kız uzun zamandır altına kaçırıyordu. Öyle her zaman değil, yokuş yukarı çıkarken, öksürdüğünde ve hapşırdığında; kendini ne kadar tutsa altını ıslatıyordu. Bu bir duyulursa bir daha ölse buralarda kısmet bulamazdı. “Gece idrar kaçırma oluyor mu” diye sordu doktor; Müyesser Hanım utancından başını önüne eğip, eliyle yüzünü kapatırken, Meserret Kız “Yok yok gece sorun yok” diye yanıtladı. Doktor  daha sonra “İdrar yaparken yanma oluyor mu?” dedi. Bu kez de “Yok yok yanma yok” diye soruyu aceleyle Meserret yanıtladı.  Doktor, “Siz değil hastanın kendisi cevap versin” diye Meserret’i uyarırken Müyesser Hanım’ın reçetesine her gün bir tane yutulmak kaydıyla yeni bir ilaç ekledi. İşi bir çırpıda halleden iki kadın doktorun yanından çıkarken sorunlarına çözüm bulmanın neşe ve rahatlığı içindeydiler. Şimdi sıra yatır ziyaretine gelmişti. Meserret kız annesine:
“Anne sahi senin üç senedir adakların oluyor değil mi? Her yıl buraya gelip bayrak takıyorsun. Adakların nelerdi bize de söylesene “diye üsteledi. Anne ise:
“Adaklar açıklanmaz, söylenirse sonra tutma şansı azalır” diye yanıtladı. Bu defa Meserret kız ablasına döndü:
“Abla sen de adayacak mısın?”diye sordu ve ablasının yanıtlamasına fırsat vermeden konuşmasını sürdürdü. Sen de benim için adasan, iki kişi dilerse belki daha çabuk tutar. Ne olur abla” diye yineledi. Ablası bir yandan uzun saçlarını toplayıp terleyen ensesini havalandırıyor bir yandan da konuşuyordu:
“Madem adağın o kadar önemli,  tüm benliğinle kendin adasana! Ben bilmediğim konu hakkında nasıl dilekte bulunabilirim ki?” deyince Meserret kız:
“Ben de bu işlerin adakla olacağına pek inanmıyorum ama ya tutarsa diyorum işte.” Merkeze bağlı Ali Fakı köyünde ilkokul öğretmeni olan abla:
“ Benim inandığımı kim söyledi? Ben bu geziye yöreyi tarihi açıdan incelemek amacıyla katıldım” diye ciddiyetle yanıt verdi. Kız:
“Abla ben de pek inanmıyorum ama annem üç yıldır bu işin ustası oldu, usulünü öğrendi, iyi tutturuyor. Kısmetimin açılması için son umudum Bayraklı Baba. Ne olur sanki hepimiz aynı duayı etsek” diye yalvardı. Abla, sıcaktan iyice sıkılmış yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bir yandan terini silerken bir yandan da:

“ Kızım senin istediğin gibi kocayı bulmak kolay mı? Eskiden ekmek aslanın ağzındaymış, şimdiyse koca aslanın ağzında. Eli yüzü düzgün olmak yetmiyor, yakışıklı olacak, evi, arabası hatta dört çekerli jipi ve yazlığı olacak. Ayrıca yüksek de geliri olacak. Senin bu ısmarlama koca için Bayraklı Baba’nın keramet göstereceğini sanmıyorum. Bence bir yatır yeterli olmaz sen, İstanbul Sarıyer’deki Telli Baba’ya olmadı, Bakırköy’de Zuhurat Baba’ya hatta Mafya babalarına bile başvurmalısın” dedi. Evde kalmış Meserret kız:
“Lütfen son umudumla alay etme abla” dedi.

Küçük kız aslında güzel sayılırdı. Daha güzel görünmek için burun ameliyatı bile olmuştu. Ufak-tefek, koyu kumral saçlı, açık buğday benizliydi. Bir dirhem et, bin ayıp örter felsefesinde olan Türk toplum yapısına göre biraz sıska bile sayılırdı. Bu nedenle seksüel cazibesi biraz zayıf kalıyor denilebilirdi. Öyle düğünlerde ortaya çıkıp oynamayı falan da sevmezdi. Kasabadan İstanbul’a çalışmaya gitmeyen işsiz gençlerden bazı kısmetleri çıkmamış değildi. Ama onun gözü yükseklerdeydi. İnsan dünyaya bir kez geliyor, olacaksa doğru dürüst biri olsun düşüncesindeydi. Zaman da su gibi akıp gidiyordu. Şunun şurasında yolu neredeyse yolu yarılamış, otuz küsur yaşında olmuştu. büyük kız nefes nefese konuşmasını sürdürdü:

“Erkekler kültürlü, iş sahibi kadınlarla evlenmek istemiyorlar. Uzun boylu, uzun bacaklı, iri göğüslü –silikonlular daha da makbul- balıketinde ve de okumamış kızları tercih ediyorlar. Böylece kendilerine olan güvenleri artıyor ve evde sözlerini daha kolay geçirebiliyorlar. Okulda elli kişilik bir sınıfta yaptığımız bir rehberlik araştırmasında, bir tek öğrencinin anne ve babası üniversite mezunu çıktı. Kalan öğrencilerin çoğunluğunun babaları lise, anneleri ise meslek sahibi değillerdi; ilkokul mezunu ev kadını çıktılar. Sen iyi bir kısmet bulmak için geç kaldın. Bence sen liseye gitmeden önce harekete geçmeli ve birkaç türbe dolaşmalıydın.”

Üç kadın; şaka ile karışık tatlı bir sohbet içinde sık ağaçların arasında kalan türbenin bulunduğu yere vardılar. Kubbe biçiminde yeşil boyalı demir parmaklılarla çevrili türbenin her yanı binlerce bayrakla donatılmıştı. Al bayraklar kanat çırpan kuşlar gibi dalgalanıyordu. Ağaçlar ve bayraklarla sarılı türbe,  falezin tepesinde denizden gelen esintiyle allı, yeşilli dal dalga göz alıyordu. Türbe bahçesinin girişinde bir ihtiyar koca karı, oturduğu yerde bir yandan dantel örüyor, bir yandan da göz ucuyla önüne serdiği mendile atılan bozuk paraları kontrol ediyordu. Türbenin önü, abdest almak için, üzeri siyah kayışlı, kullanılmaktan yamyassı olmuş eski tip takunya doluydu. İnce uzun yeşil sandukanın üzeri büyük bir bayrakla örtülmüştü. Başta kısmet arayan genç kızlar olmak üzere, ev sahibi olmak isteyenler, okulunu çalışmadan bitirmek isteyen öğrenciler, para ve uzun ömür dileyenlerle hastalarına şifa isteyenler –kimse yatırdan akıl dilemezdi- akla gelebilecek her türlü dilek için bu kasabanın kurtarıcısı Bayraklı Baba idi. Adak da bir bayraktı. Dileği yerine gelenler türbeye bir Türk Bayrağı asarlardı. Gelemeyenler de bir tanıdık aracılığıyla gönderirlerdi. Bu gelenek yüzyıllardır böyle süregelmişti. Anne:
“ Efsaneye göre; Bayraklı Baba Osmanlı ordusunda bayraktarlık yapmış. Savaş sırasında düşman eline geçeceğini anlayınca bayrağı parçalara bölüp yutmuş ve düşman eline geçmesini önlemiş. Kurtuluştan sonra rivayet bu ya midesini yarıp bayrak parçalarını çıkartmışlar” dedi. Üç kadın, türbe girişinde Bayraklı Baba hakkında verilen bilgiyi okudular.  Biraz daha akıcı okuyan büyük kız, yöre hakkında tarihi bilgi veren panoyu okudu ve onlara anlattı:
“ Gelibolu ve Yöresi adlı tarihi eserde anlattığına göre; Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde bu kasaba önemli bir deniz üssüymüş.  Bizans, Venedik ve Papalık donanmalarına saldırılar buradan yönetilmekteymiş.  Asıl adı Karacabey olan Bayraklı Baba, mezar taşında ölüm tarihi Hicri:813, Miladi:1410 olarak belirtilmiş, Bizans deniz savaşlarında başarılar kazanmış ve bu uğurda şehit olmuştur. Vasiyeti üzerine buraya, Hamza Koyu’nda Fener altı denilen yere gömülmüş ve bayraktar olduğu için türbesi bayraklarla donatılmıştır. Yüzlerce yıldır rüzgara karşı hem bayraklarını dalgalandırmış hem de pek çok insana umut kaynağı olmuştur” diyerek sözlerini bitirdi. Meserret kız:
“İnşallah benim umutlarım da gerçekleşir” dedi. Abla:
“ Tarihi gerçekler bir yana adak yerine dönüşen Bayraklı Baba türbesinin bu kadar dileğin üstesinden nasıl geldiği, ayrıca senin çöpçatanlık işini nasıl başaracağı konusunda endişeliyim. Artık öte tarafta aşk tanrısı Eros’la işbirliği mi yapar orasını bilemem” dedi.

Üç kadın türbeye girip bayrak karmaşasının altında dualarını edip, dileklerini adadılar. Türbeden çıkarken küçük kız annesine dönüp “İçim bir hoş oldu anne, dileğim tutacak gibi. Ne dersin çeyiz hazırlama işini hızlandıralım mı?” dedi. Büyük kız yüksek sesle kahkahayı bastı.
“ Bayraklı Baba’nın işi bu kez çok zor, dedi. Senin kısmet işinden başka bir adak adadım ki, kesinlikle altından kalkamaz.” Kız merakla:
“Lütfen söyle abla, inanmadığın halde kendin için ne adadın?”diye üsteledi. Öğretmen abla gülerek:

“Öğretmenlere sendika kurma ve grev hakkı adadım. Eğer bir tutarsa burayı en büyük boyutlarda bayrakla donatacağım “diye yanıtladı.

Üç kadın işlerini yoluna koymanın verdiği gönül rahatlığı ile mutlu bir şekilde türbeden ayrıldılar. Yokuş aşağı inmeye başladılar. Anne:
“Taş attık da kolumuz mu yoruldu? Dileğimizi ululara duyurduk, bundan sonrasını kendileri bilir” dedi. Öğretmen abla gülerek, “Yokuş inerken değil, çıkarken sorun yaşıyordun, değil mi?” diye kardeşine sordu. Meserret kız,  “Yok, yok” diye yanıt verdi. Üç kadın mutlu ve mesut Bayraklı Baba yokuşundan aşağıya doğru inmeye başladılar…

sonra >
< önce