Besleme
Avrupa Tarihi dersi sona erer ermez amfiden arkadaşlarıma veda etmeden koşarak çıktım. Edebiyat Fakültesi’nin loşa koridorlarının kalabalığından sıyrılarak merdivenleri hızla indim; kendimi dışarıya attım. Güneşli bir Kasım günüydü. Beyaz bulutlar göğün yükseklerinde dağınık bahar çiçekleri gibi asılıydılar. Bayezid Camii’nin kurşun kubbesinden yansıyan güneş ışınları asırlık çınar ağaçlarının koyu yeşilliğini aydınlatıyordu. Güvercinler gruplar halinde meydana bir inip bir kalkıyorlardı. Hızlı adımlarla,  insan ve taşıt kalabalığının içine daldım.

Kaldırım taşlarını sayar gibi sürekli önüme bakarak fakat baktığım yeri görmeden yürüyordum. Titreyen bacaklarıma söz geçiremiyordum. Siyah süet ayakkabılarımın topukları arada kaldırım taşarının arasına girince sendeliyordum. O zaman yürüdüğümün farkına varıyor, başımı kaldırım taşlarından kaldırıp, vitrin camlarında kendimi inceliyordum. Bana güven vermeleri için kolumdaki kitaplara sıkıca sarılmıştım. Sultanahmet meydanının geniş boşluğunu ve tarihi çeşmeyi ne zaman geçtim bilemiyorum. Sarayın yüksek taş duvarları boyunca yürüyüp darphanenin önünden Cankurtaran yokuşunu inmeye başladım. Bir kadın sarı lüleli saçlı kız çocuğunun elinden tutmuş yavaş adımlarla yokuşu çıkıyordu. Küçük kız bez bebeğine sıkıca sarılmıştı. Yokuşun ortasında, “Yoruldum” diye sızlanarak yere çömeldi. Kadın, “Az yolumuz kaldı, sen ablasın yürüyebilirisin” diyerek küçük kızın başını sevgiyle okşadı. Kıvırcık kirpikli mavi gözlerine bakıp gülümsememle, küçük kız yürümeye başladı. Ayrıldığımızda Nesrin de bu kız çocuğu kadar dört yaşlarındaydı; ben ise ondan iki buçuk yaş büyüktüm.

Koruköyde, kerpiç duvarlı, tek göz adalı köy evinde,  ondan ayrılışımızı anımsıyorum. Sedirde İstanbul’dan gelen ve durmadan konuşan şişman bir kadın oturuyordu. Kardeşim ve ben, teneke odun sobasının yanındaki şiltenin üzerinde ayaklarımızı toplamış yan yana oturuyoruz. Dudakları kan kırmızı boyalı şişman kadının konuşmalarının tekini bile kaçırmadan gözlerimi açmış dinliyorum. Şişman kadın çok konuşuyor; kardeşimin ve benim geleceğimle ilgili bir şeyler söylüyor:

“İstanbul’da bana can yoldaşı olur.”
“Besleme gibi değil, kızım gibi bakar okuturum”
“Köy yerindesiniz, siz okutamazsınız.”
“Büyüğü verseniz daha iyi olur, küçük altını da ıslatıyormuş.”
“Yinede siz hangisini münasip görürseniz razıyım” diyor.

Ablam birden kalkıp, kardeşimi ve eşyalarını hazırlamaya başlıyor. Kırmızı kadife elbisesini giydiriyor. Suyla hafifçe ıslatarak saçlarını tarıyor. Kolalı, beyaz kelebek kurdelesini başına bağlıyor. Kısa çoraplarını ve kırmızı rugan ayakkabılarını giydiriyor, uçları gümüş boncuklu bağcıklarını bağlıyor. Önce gezmeye gideceğine sevinen kardeşim, şişman kadınla gideceğini anlayınca ağlamaya başlıyor. Şişman kadın kardeşimin elinden tutup, bahçeye çıkarıyor. Onu kandırmaya çalışıyor. Nesrin ağlıyor. Gül motifli kalın dantel perdenin arkasından kardeşimin ağlayarak gidişini sessizce izliyorum. Neden gittiğini, niçin ayrıldığımızı anlayamıyorum.

O gittikten sonra, yer yatağında yanımda yatan kardeşimin yeri boş kalıyor. Geceler boyu yorganı başıma çekip usul usul ağlıyorum. Yaptığım yaramazlıklar için pişman oluyorum. Kardeşimi itip çamura düşürdüğüm için, arkasından dil çıkardığını ablama söyleyip azar işitmesine neden olduğum için, bebeğinin kolunu kırdığım için hep pişman oluyorum. Kardeşimden sonra beni de gönderirler diye korkuyorum. Günler boyu boyumu aşan ahşap bahçe parmaklıkları arasından köy yolunu gözleyip, İstanbul postasından kardeşimin inmesi için dua ediyorum. Kardeşi bir daha geri dönmüyor. 

İki tarafı ahşap evlerle sıralı dar yokuşun sonundaki üç katlı, cumbalı evin merdivenlerini çıkarken ayaklarımın titremesi artıyor. Derin bir nefes alarak kapının pirinç halkasını birkaç çalıyorum. Sürüklenen terlik sesinin ardından kapı yavaşça açılıyor. Kapıyı açan şişman kadın; daha da şişmanlamış ve yaşlanmış, kıvırcık saçları beyazlamış. Beni evin sofasına aldı v ve oturmam için,  yer gösterdi. Sofanın ortasında,  ayakları oymalı ahşap yemek maması ve oymalı sandalyeler vardı. Salonun köşelerine goblen kaplamalı koltuklar yerleştirilmişti. Oturduğum koltuğun tam karşısında camlı ceviz büfenin içi cam bardak ve porselen fincan doluydu.  Fincanların arasında tam ortada kırmızı elbiseli, zenci oyuncak bebek, camdan mavi gözleriyle bana bakıyordu. Bu kardeşimin bebeğiydi..

Şişman kadın kardeşimi götürmeden önceydi. Henüz babam sağdı. Sanatoryumda tedavi görmüş eve dönüyordu. Kardeşimle ben, gün boyu bahçe parmaklıklarına başımızı sokup İstanbul otobüsünü bekledik. Babam, akşam otobüsünden indi.  İstanbul’dan bize iki oyuncak bebek getirmişti; bebeklerden biri mavi elbiseli, uzun sarı saçlı diğeri ise, kırmızı elbiseli zenci bebekti. Zenci bebeğin mavi camdan gözleri vardı. Kardeşim kırmızı elbiseli zenci bebeği seçti. O bebek şimdi büfenin içinden tanıdık birine bakar gibi mavi gözleriyle bana bakıyordu. Ahşap merdivenlerden gelen ayak sesleriyle geçmişten yaşadığım ana dönüyorum.

Dal gibi ince, uzun güzel bir genç kız kapıdan içeri girdi. Simsiyah düz, uzun saçlarını arkadan bağlamış. Önden düğmeli, yeşil çiçekli, beline oturan basma elbisesi onu daha ince gösteriyor. Çağla yeşili gözlerinde babamın bakışları. Yıllar sonra kardeşime ağlayarak sarılıyorum. Kardeşim ağlamıyor. Ben onun için bir yabancıyım. Acaba beni anımsıyor mu? Kalbim sıkışıyor.

Cankurtaranda ki, ahşap evde karşılaşmamızın üzerinden yıllar geçti. Ünlü bir modacı olan kız kardeşimin yazlığının geniş balkonundayız. Yumuşak şilteli hasır koltuklarda karşılıklı oturuyoruz. Kalın cam sehpanın üzerindeki kristal kadehlerimiz, yakut rengi şarap dolu. Camdan kocaman bir tepsi gibi dolunay, karanlık geceyi ve denizi aydınlatıyor. Denizin üzeri, avuçla serpilmiş gümüş tozlarıyla yakamozlanıyor. Kardeşim birden, “Niçin beni verdiler” diye soruyor. “Nereden çıktı bu soru şimdi, ben nasıl bilirim ki? Sen dört ben altı yaşımdaydım. Ama bana sorsaydılar, seni korumak için ben gitmeye razı olurdum Ben köyde kaldım, sen ise İstanbul’da daha iyi koşullarda büyüyüp okuyacaktın” diye yanıt veriyorum. “Ama okumadım” diyor. “Sevgisiz okunmuyor” diye devam ediyor. “İsteseydin okurdun, insanlar ne koşullarda okuyorlar. Önce annem ve üç yıl sonra da babam ölünce ne anneannem ne de zengin dayılarımız bizi istemediler. Ablamın da küçük çocukları vardı; ikimize birden bakamadı.” Kardeşim, “Bir tek ben mi fazla geldim?” diye yineliyor sorusunu. “Ben daha büyüktüm belki bakımım sana göre biraz daha kolaydı. Ablamın çocuklarına ve ayak işlerine bakmak için birine ihtiyaçları vardı. Ben daha uygun gelmiş olmalıyım. Aslında senin için daha iyi olanaklar sağladıklarını sandılar. Hem yıllar sonra bu soruları neden soruyorsun?” diye sürdürüyorum konuşmamı.” Kardeşimin sesi titriyor, “Beni merak edip görmeye bile gelmediniz” diyor. “Şişman kadın görüşmemizi istemedi.” diyorum  “Senin onlara bağlanıp mutlu olman için senden uzak tuttu bizi” diye yanıt veriyorum. “Ama mutlu olamadım, sevgisiz mutlu olunmuyor. Onlar beni hiç sevmediler. Ben seni seviyordum, seni hiç unutmadım.”diyor. “Ben de seni hiç unutmadım. Sen gittikten sonra geceler boyu ağladığımı, senden sonra hiç oyun oynamadığımı biliyor musun? Senin iyi olduğun bilgilerini komşunuz Şaziye teyze yoluyla alıyorduk. Üniversite’yi kazanıp İstanbul’a gelince seni görmeye gelmedim mi?”diyorum.

“Cankurtaran’daki eve beni görmeye geldiğinde sana nasıl imrendim bilemezsin. İpek gibi sarı saçların beline kadar uzanıyordu. Bordo döpiyes giymiştin. Siyah süet ayakkabı ve çantanla çok şıktın. Kolunda kalın ciltli kitapların vardı. Üniversiteli bu güzel genç kız benim ablam” diye gurur duydum. Kardeşim konuşmasına ara verdi; boşalan kadehlerimizi doldurdu, müzik setine yeni bir CD koydu. Karşı sahilde, karanlık kayaların üzerindeki fener kulesinin kırmızı ışığı aralıklarla yanıp sönüyor, uzaktan geçen gemilerin ışıkları denizin üzerinde yavaşça kayıyordu. Çok uzaklarda Samanyolu’ndan bir yıldız koptu; denize doğru kayıp kayboldu.

“Yüksek öğrenim görmek için senin olanakların daha uygundu. Sen benim çektiğim ekonomik sıkıntıları bilemezsin. Soğuk odalarda elin ayağın morarana dek ders çalışmadın. Paltosuz, yırtık pabuçlarla okula gitmek zorunda kalmadın. Su alan ayakkabılarından çorabın çamurlanıp ayak parmakların kıpkırmızı olup buruşmadı. Sen fakir çocuklarla birlikte Beykoz deri fabrikasının o sevimsiz ayakkabılarını almak için sırada beklemedin. Siyah önlüğünün yırtık dirseklerini gizlemeye çalışmadın” dedim. Konuşmamın sonuna doğru sesim titremeye başladı. Kardeşim beni dikkat ve sabırla dinledi. “Söylediklerin doğru olabilir, ben senin çektiğin türden ekonomik sıkıntı çekmedim. Arkandan mahalleli ‘Belkıs hanımın evlatlığı’ diye fısıldamadı. Sınıftaki çocuklar ‘Besleme’ diye bağırmadı. Varlıklı bir evde evlatlık olmak yerine, seninle birlikte büyümek için yokluk çekmeye razıydım.”

Elimdeki cam kadehin sivri desenleri sanki yüreğimin her bir köşesine battı; içimi acıttı. Gözlerim doldu; çevremi göremez oldum. “Ayrı olduğumuz yıllar boyunca seni hep sevdim ve çok özledim” diyebildim. Ay’ın parlak cam tepsisi mor karanlığın ardından kayboldu. Şarap şişesi ve kadehler boşaldı. Nabucco operasından kölelerin seslendirdiği Özgürlük Aryası’nın hüznü, dalgaların köpüklerine karışıyordu. Kardeşim içini dökmenin rahatlığıyla derin bir uykuya daldı.
sonra >
< önce