Cam Bardaklar
Küçük kasaba, Boğaz’ın sularının Ege’nin dalgalarıyla kucaklaştığı kıyıda kurulmuştu. Kasabayı dolanan yolun bir yanı, köpüren suların biteviye dövdüğü, mor kayalarla, diğer yanı dik yükselen falezlerle çevriliydi. Yolun sonunda, çilehanenin sık sarmaşıklarla örtülü yüksek duvarlarının arasında, kaya oyuğundan kapısı göründü. Karanlık oyuğa başımı uzatınca, küf kokulu ve rutubetli serin hava yüzümü yaladı. Yere yayılı çiçek desenli, kırmızı seccade ile duvar oyuğundaki rafta, üzeri sarı yaldız bezeli, deri ciltli kalın kitap karanlıkta göz alıyordu. Yazıcı Zade’nin kendisini yedi dünyadan soyutlayıp, çile çekerek Muhammediye’yi yazdığı yer bu mağaraydı. Karanlık mağarada gözlerim,  ışıldayan kitaba takılı kaldı.

Ben de yazıyorum, yazı yazmak son zamanlarda yazı yazmak tutku halini aldı; yaşamımın ayrılmaz bir parçası oldu. Yemeden içmeden günlerce yazabilirim. Yazarken mutlu oluyorum; her yeni paragraf benim yüzümü güldürüyor. Ancak bitirince yazdıklarımı bir türlü beğenemiyorum. Sürekli cümlelerin üzerinde oynayıp değişiklik yapıyorum. Kusursuz yazılar yazmak için neler vermezdim! Bazı yazarlar yazacakları tükenince ilham gelmesi için uzun gezilere çıkarlarmış, Yazıcı Zade ise çilehaneye kapanmış. Acaba ben hangi yolu seçsem?

Çilehane’ye bakan yaşlı kadın, koyu yeşil yosun kaplı alçak tavanın köşesindeki küçük deliği göstererek, “Bu delik üst kattaki diğer mağara ile bağlantılı. Su ve kuru ekmekten başka bir şey yemeyen Yazıcı Zade Mehmet Efendi, dışarıya çıkmadan kardeşi ile bu delikten konuşurmuş” diye bilgi verdi.

İnsanların kavga ve gürültülerinden, onları çirkinleştiren dedikodu ve bencilliklerinden uzaklaşarak başını dinlemek, yalnızlığa çekilerek sürekli yazı yazmak fikri bana doğru göründü. Lao-Çe, Tao-Te’yi yazarken yıllarca inziva hayatı yaşamıştı. Budha da kendi gerçeklerini bulmak için Brahmanların izinde yürüyerek, yalnızlığa çekilip çile çekmişti. Yazıcı Zade, yedi yıl bir böcek gibi kaya kovuğunda yaşayarak kendi doğrularını yazmıştı. Yazdıkları mı, yoksa yaşadıkları mı doğruydu? Yoksa bu insanları yalnızlığa iten umutsuzluk muydu? Dolu dolu yaşayarak mı yazmalı, yoksa yaşamdan elini, eteğini kesip kimsesizliği yaşayarak mı? Benim için hangi yol doğru? Ben kendi gerçeklerimi yazmak için, bu sıkıntıların hangisine katlanmalıyım?

Çilehanenin bahçesine çıktığımda güneş batmak üzereydi. Gövdesi üççatala ayrılmış, asırlık çınar ağacı, çilehaneye ve bahçenin tümüne kol kanat germişti. Çınarın yapraklarının kenarları sararmaya, duvarları örten sarmaşıklar tatlı bir kırmızıya dönüşmeye başlamıştı. Sabahtan beri kendi başıma dolaşıyordum ve çok yorulmuştum. Geziye birlikte çıktığımız grup içinde sorunlar çıkmış, canım sıkılmıştı. Herkes bencilce kendini düşünüyor, bir diğeri için en ufak bir özveride bulunmak istemiyordu. Hafta sonuna sıkıştırdığımız bu gezi ile dostluğumuzun ve ayrıca kalemimin güçleneceğini ummuştum. Fakat daha yolculuğun başında, yazı yazma konusunda kendime olan güvenimi kaybettim, yola birlikte çıktığım arkadaşlarıma da kırıldım. Tercihlerimizin farklı olduğu bu gezide iyice su yüzüne çıkmıştı. Onlar, alış veriş merkezlerine, bense tarihi ve doğal güzelliklere hayrandım. Islak kumsalda yalınayak yürümeyi, deniz kabukları ve çakıl taşı toplamayı, kara benekli uğur böceklerini elimin üzerinde gezdirmeyi, durmadan kıyıyı yalayan denizin köpüklü dalgalarının sesini, Ağustos böceklerinin keman konçertolarını, vapur düdüklerine karışan martı çığlıklarını dinlemeyi seviyordum.

Yorgundum ama son bir gayretle yokuşu çıkıp, falezin tepesinden güneşin batışını izlemek istedim. Tepede, “Azaplar Namazgahı” denilen üstü açık yapının üçgen alınlıklı kapısından girdim. Bir zamanlar, leventlerin denize açılırken topluca namaz kıldıkları, açık hava tapınağının merdivenlerinde, denize karşı oturdum; usta bir ressam olan doğanın çizdiği, kusursuz bir yağlı boya tabloyu seyre daldım. Büyük, kızıl bir tepsi, bulutları ve denizi eflatuna, mora boyayarak İda dağının ardından usulca kayboluyordu.

Gezinir renkler, dalgaların
Çırpıntısında.
Yansır gözlerinin yeşili
Yosun parçasında.
Titreşir, balığın pulları
Suların saydamlığında.
Çarpar yüreğim,
Ebemkuşağı kırmızısında
Sevgiyle…

Elimdeki kitaptan dökülen dizeler, karşımdaki manzaraya duygularımın bir yansımasıydı. Kaybolan güneşin ardından fener kulesinin ışığı yandı. O akşam geç vakte kadar, tek başıma oturup kendimi ve karanlık kayalar üzerinde köpürerek çatlayan hırçın dalgaların seslerini dinledim. Gece boyunca, denize dik inen falezin üzerinden beyaz kulenin ışıklı yelpazesi, lacivert denizin üzerinde gezinip durdu.

Gezimizin son gecesi, birlikte olup dolu dolu yaşamaya kararlı olan grubun isteklerine karşı çıkamadım. Bencil davranışlarını bir kenara itip unutmaya çalışarak, son gece onlara katıldım. Akşam yemekten sonra grup halinde motelden ayrıldık. Bir süre kumsalda oturduk.  Sonra küçük kasabanın ara sokaklarında amaçsız bir gezintiye çıktık. Geç vakit canımız kahve içmek istedi. Kahve içebileceğimiz açık bir yer aramaya başladık. Ancak biz dolaşırken, vakit hayli geçmiş, kahvehaneler kapanmıştı. Kasaba sakinleri, çoktan evlerine çekilip ışıklarını söndürmeye başlamışlardı.  Sokaklarda bizlerden başka kimse kalmamıştı. Bir arkadaşın keşfi olan yolun bitimindeki karanlık yüzlü küçük ev, son umudumuzdu. Orası da kapalıysa kahve içmeden yatmak zorundaydık.

Karanlıkta yüzünü seçemediğimiz kahveci, ışıklarını söndürmüş, küçük ahşap kapının asma kilidini kilitlemek üzereydi. İyice yaklaşınca geniş penceresi küçük kare çerçevelere bölünmüş kulübenin duvarında “Demlik” yazısını okuduk.

Buruşuk yüzünün solgun yanaklarını çevreleyen kısa, kırçıl sakalı onu olduğundan yaşlı gösteriyordu. Derine gömülü kara gözleriyle sorgular gibi bizi inceledi. “Geç olduğunu biliyoruz ama eğer mümkünse, kahve içmek istiyoruz” dedik. Kulaklarına kadar çekili lastik örgü, siyah yün başlığı ve bol hırkasıyla kısa boylu yaşlı adam, küçük kral Gudea’yı andırıyordu. Yaşlı adam asma kilidi açıp kahvenin ışıklarını yaktı ve bizi içeri buyur etti. Hepimiz büyük bir mutlulukla kırmızı sepet avizenin ışığı altında masaların etrafına dizildik.

Demlik Çayevi” birkaç ahşap masa ve eski hasır sandalyelerin anca sığdığı küçük bir salon ve çay ocağı bölümünden oluşuyordu. Masaların üzerinde, kırmızı çuha örtüler seriliydi. Pencerenin yanındaki köşede, büyük toprak saksı içinde kırmızı begonya salkım saçak açmıştı.

Yaşlı adam, hemen ocağı yakıp çay suyunu koydu. Bir yandan da becerikli elleriyle sivri gagalı büyük bakır cezveyi ateşin üstüne koydu. Acı kahve kokusu etrafı sardı. Mavi mineli fincanlarda kahvelerimizi yudumlarken, herkesin neşesi yerine geldi; sigaralar yakıldı; sohbet koyulaştı. Sakalından dolayı “Dede” adını yakıştırdığımız, kahveci Kemal Dede’nin kahvesi gibi hafif Rumeli şivesine çalan sohbeti de tatlıydı.

Kemal Dede gençken denizciymiş, “Özgür” adlı teknesiyle yıllarca balıkçılık yapmış Anadolu kıyılarının tüm girinti çıkıntılarını avucunun içi gibi bilirmiş. O zamanlar denizlerde bereket varmış. Bir keresinde, Saroz’da ağlar lüferle öyle dolmuş ki, kürekler suya batmamış, ağlar motora çekilememiş de Hemingwey’in İhtiyar Balıkçı’sında olduğu gibi ağları, motorun yedeğine alıp iç limana öyle getirmişler. Artık yaşlanmış, biri hariç çocuklarını evermiş, en küçük oğlu Almanya’da çalışıyormuş. Denizlerde balık, O’nun da denizlere açılacak gücü kalmayınca, teknesini satıp “Demlik Çayevi”ni açmış.

Kemal Dede ile söyleşi sürerken, kahvelerin üzerine birer ikişer de çay ve adaçayı içilmiş, vakit çoktan gece yarısını geçmişti. Demlik’ten ayrılırken, tüm ısrarlarımıza karşın Kemal Dede bizden para almadı. “Kasabamıza konuk gelmişsiniz evlatlarım, sizden para almam ayıp olur. Siz bu gece, benim çayhaneme Tanrı misafiri geldiniz. Bana sizleri tanıma fırsatı verdiniz. Sizlerin yaşadığından habersizdim. Ama artık hepiniz benim dostlarımsınız. Bundan büyük kazanç olur mu?” diyerek bizi uğurladı.
Yirmi kişilik bir grup Tanrı misafirliği için oldukça kalabalıktı. Kemal Dede, bizim için dünyanın çayını, kahvesini harcamış, gece vakti bize hizmet etmiş, karşılığında yeni insanlar tanımış, yeni dostlar edinmişti. Biz ise var olan dostluklarımızın değerini bilmiyordu. Motele dönerken hepimiz, Kemal Dede’nin verdiği dersten sarsılmış, O’na borçlu kalmanın buruk sıkıntısı içindeydik. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Sanırım gezi boyunca yaptığımız bencilliğin hesaplaşması içindeydik.

Denizden gelen esinti artmış, gece ayazı bastırmıştı. Dipsiz lacivert gökyüzünde binlerce kırık cam parçası yanıp sönüyordu. İçimin titrediğini hissettim. Gecenin sessizliğinde adımlarını hızlandıran gruptan bir el, hırkasını omuzlarıma koydu.

Kıyıdaki kayaları düzeli aralıklarla döven dalgaların sesiyle uyandık. Birlikte çarşının yolunu tuttuk. Küçük kasabanın tek zücaciye mağazasının açılmasını bekledik. Ardından hediye paketleri ellerimizde, akasya ağacını çevreleyen alçak taş setin üzerine dizilip Kemal Dede’yi beklemeye başladık. Arada, gümüş rengi özel kağıtlara sarılıp renkli kurdelelerle bağlanmış kutuları inceliyorduk. Az sonra dar yolun Kemal Dede göründü. Bizi görünce, ilk gördüğündeki gibi sorgular gözlerle “Hayrola evlatlarım! Siz bu sabah gitmiyor muydunuz?” diye sordu. “Evet ama sizi bir kez daha görmeden gitmek istemedik” diye yanıt verdik ve “Bunlar sizin için” diyerek kutuları ona uzattık. Armağan kutularını açarken ellerinin titremesinden Kemal Dede’nin sıkıldığı ve duygulandığı belli oluyordu.

Kutuların içinden elmas gibi ışıldayan ince belli, kesme cam bardakları, içi yıldız desenli billur çay tabakları, pembe güllü, beyaz porselen kahve fincanlarını görünce yüzü biran aydınlandı. “Zahmet ettiniz evlatlarım” derken derin kara bakışları hüzünlendi. Birlikte kutulardan çay bardaklarını ve fincanları çıkarıp kağıtlarını açtık, Kemal Dede’nin onları raflara dizmesine yardım ettik. İnce beyaz kağıtlar ve karton kutular etrafa saçıldı. Ahşap raflara dizilen ince belli cam bardaklar çay ocağını aydınlattılar.

Kemal Dede, “Sizi bu güzel cam bardaklarla tavşankanı demli birer çay içirmeden bir yere bırakmam” diyerek ocağa çay suyunu koydu. Bu yaşlı adamla kurulan dostluğumuz bizi birbirimize bağlamış, aramızdaki buzlar erimişti. Çaylarımızı içip ayrılırken Kemal Dede ile dostluğumuzu sürdürmeye kararlıydık. Onu tekrar görmeye geleceğimize söz vererek, kucaklaştık. Kalkmak üzere ola otobüsümüze doğru uzaklaşırken yaşlı adam arkamızdan el sallıyordu.

Bu küçük sahil kasabasını terk ederken sabah güneşinin göz kamaştıran keskin ışınları evlerin kırmızı çatılarını, denizin yorulmadan kayaları döven köpüklü dalgalarını, beyaz öbeklerle renklenen gökyüzünün sonsuz maviliğini, çilehanenin bahçesindeki çınarın yapraklarını, namazgahın üçgen taş alınlığını ve yüreklerimizi aydınlatıyordu.

Demliğin önünde, zeytin ağacına asılı, çırpınıp duran şehit bayrağına baktım. Asıl zor olanın inzivaya çekilmeden insan yaşamına dair yazılar yazmak olduğunu o an anladım. Bu toplum içinde yaşarken çile çekmekti bir nevi.
sonra >
< önce