Fadime Gelin
Büyük kanatlı kapının ardında uzanan bahçenin etrafı iki sıralı kavak ağaçlarıyla çevriliydi. İki katlı evin bir yanında tandır diğer yanında ahır uzanıyordu. Nane, soğan ekili bahçenin yeşilliklerinin tam ortasında bir öbek yabani gülün üzeri sarı gonca doluydu.

Fadime Gelin, irice bir taşın üzerine oturmuş, sırtını da Mayıs güneşine vermişti. Kenarı boncuk oyalı, beyaz tülbentin üzerinde alaca başörtüsü oturduğu yerde tüm vücudunu örtüyordu.  Karaçalı gibi sert nasırlı ellerinde dantel tığı durmadan işliyordu. Onun bakımsız ama becerikli ellerinde renkli kukalar çiçek açıp, al, yeşil yapraklanıyordu. Fadime Gelin, uzayan mor sümbüllü oyayı eline birkaç kez dolayarak çengelli iğne ile tutturdu. Yanındaki uzun dal parçası ile çevresine yayılmış yemlenen civciv sürüsünü oturduğu yerden duvarın kenarına topladı. Önce leğen içinde sobanın arkasında baktığı civcivleri biraz büyüyünce bahçeye çıkarmıştı. Ev halkı tarlada, çocuklarda okuldaydı. Fadime Gelin hem evi bekliyor hem de civcivlere bakıyordu.

Fadime Gelin, civcivleri ekili yerler sokmuyor, onları kavak dallarında tüneyen Alacakargalardan koruyordu. Kargalar alaca kanatlarını kocaman açıp civcivler üzerine pike yaptıklarında Fadime Gelin, yerinden kalkıp sopa ile onları kovalıyordu. Sonra ayni yerine oturup oyasına devam ediyordu. Gün boyu böyle sürüp gidiyordu.

Fadime Gelin’in kocası Bekir Ağa, on beş yıldır Hollanda’da çalışıyordu. Fadime de kocasına ait olan bu evde, iki kaynı, eltileri ve çocuklarıyla birlikte yaşıyordu. Kocasının ağa falan olduğu da yoktu. Kendinden küçük iki erkek kardeşi Bekir’e ağabey yerine ağa dediklerinden Bekir’in adı ağaya çıkmıştı.

Bekir Ağa Hollanda’ya giderken ilkin, “Kalacak yer neyin bulayım seni de aldırırım” demişti. Daha sonra da çocukları bahane etmiş “Onlar biraz büyüsün o zaman “ demişti. Aradan on beş yıl geçmiş artık çocuklar da büyümüştü.  Büyük oğlu Niyazi bu yıl İmam-Hatip lisesini bitiriyordu. Küçük Levent ise Orta Okula gidiyordu. Fadime Gelin “Bu yıl kesin beni de götürecek “ diye umuyordu. Bekir Ağa’dan gelen son mektubu Niyazi okumuştu. “Bu sefer tamam” diyordu Fadime Gelin “Hollanda’daki evin taksitleri de bitmiş.

Elindeki tığın ucundan mor sümbüller açarken birden eli durdu Fadime Gelin daldı gitti.

“Ortasından, tramvayların, otobüslerin hızla aktığı kalabalık bir kent meydanındaydı. Her yer cıvıl cıvıldı. Hava aydınlık ve sıcaktı. Çocuklar, gençler yaşlılar, herkes sokaklardaydı. Çocuklar kocaman külahlarda dondurma yiyor, kadınlar köpeklerini gezdiriyorlardı. Gençler birbirlerine sarılmışlardı. O da Bekir Ağa’nın koluna girmişti. Vitrinler ışıklı renklerle donanmıştı. İçi sevinçle doluydu. Yansıyan vitrin camından kendine baktı. Ayda yılda bir sokağa çıkarken giydiği kara çarşafı çıkartmış, küçük oğlunun öğretmeni gibi döpiyes giymişti. Eteğinin boyu da kısaydı. Ayaklarındaysa siyah lastikler yerine topuklu ayakkabılar vardı. Saçlarını kuaförde kıvırcık yaptırmıştı; başı açıktı. Işıltılı vitrin camında kendisini pek beğendi.”

Birden telli kavağın tepesinden gaklayarak civcivlere pike yapan Alacakarga, Fadime Gelin’i daldığı hayallerinden uyandırdı. Parmağındaki renkli ipi acele çözüp yanındaki sopayı kaptı; yerinden kalkıp kargayı kovaladı; dağılan civcivleri duvar boyunca topladı. Yerine oturmadı; karnı acıkmıştı. Kargalardan korkusuna acele tandırdan yufka çıkardı. Bahçedeki soğanların yeşil yapraklarından ve bir tutam maydanoz koparıp yufkaya sardı; dürüm yaptı. Tandırın önündeki sekiye oturup, gözü civcivlerde dürümden koca bir lokma ısırdı.

Haziran sonunda sıcaklar iyice arttı. Telli kavakların yaprakları çoğaldı. İki yana salınan kavakların gölgesi tüm bahçeyi kapladı. Fadime Gelin’in oyası uzadıkça uzadı. Civcivler büyüdü, piliç oldu; sarı renkleri beyaza, turuncuya döndü. Fadime gelin artık onları kargalardan korumuyordu.

Temmuz başında hafta boyunca evde bir telaş bir koşturmadır sürdü gitti. Çamaşırlar yıkandı. Ev tepeden tırnağa temizlendi. Gün boyu, Fadime Gelin ile iki eltisi hamur açıp ekmek yaptılar, tandırda pişirdiler. Üst üste koyulan tandır ekmekleri insan boyunu aştı. Tüm bu hazırlıklar Hollanda’dan senelik izne gelen Bekir Ağa içindi.

Vakit yaklaştıkça Fadime Gelin yerinde duramaz oldu; çok mutluydu, içi içine sığmıyordu. Bekir Ağa, önce izin alamıyorum ardından çok masraf oluyor bahaneleriyle üç yıldır gelmiyordu. Fadime Gelin kocasını çok özlemişti. Dile kolay on beş yıldır bekliyordu. Gençliği kocasının yolunu gözleyerek geçip gidiyordu. “Ama bu yaz “diyordu Fadime Gelin “Beni mutlaka götürecek.” Heyecandan ne yapacağını bilemedi; yerinde duramıyordu. Başındaki yemeniyi bir çözdü bir bağladı; sundurmadaki sedirin dayama yastıklarını bir kez daha düzledi. Mutfağa geçti; kısık ateşte kaynayan tavuklu patatesin tahta kaşıkla karıştırıp tuzuna baktı. Büyüttüğü piliçlerin en kabacası Bekir Ağa’nın şerefine tencerede kaynıyordu. Bulgurun suyuna bir kaşık yağ koydu; üzerine biraz acı kırmızıbiber serpeledi; Bekir Ağa bulgur pilavını acı severdi. Dışarıda bir bağırış kopunca yüreği hop etti; ocağın altını kısıp dışarı koştu.

Görümcelerle eltileri, kocaları ve çocuklarıyla birlikte kanatlı kapının önünde bekleşiyorlardı. Komşulardan da gelenler vardı. O kapıya çıkamadı; utandı. Sundurmanın önündeki basamakta dikildi kaldı. Pancar ofisinin köşesinden toz bulutuyla birlikte kırmızı Mercedes göründü. Mahallenin irili ufaklı tüm çocukları arabayı karşılamaya koştular. Kırmızı araba toprak yolu geçip kanatlı kapının önünde durdu. Çocuklar etrafına doluştular.

Bekir Ağa, emniyet kemerini çözüp arabadan indi. İri yarı heybetli görünümlü bir adamdı. Siyah pantolon ve gömleğinin üzerine beyaz keten ceket giymişti. Gözünde kara güneş gözlükleri vardı. Kalın kara bıyıklarının ucu bükülmüş sipsivriydi. Tepesi açılmaya başlamış saçlarının beyazları bıyıkları gibi kömür karası boyalıydı.

Görümceler, kayınlar Bekir Ağa’yı sarmaladılar; sırayla eğilip el öptüler; gavur elerinde çalışıp her ay onlara para gönderdiği için ağabeylerine minnettardılar. El öpme faslı sona erince çoluk çocuk, doluluktan arka lastikleri çökmüş arabanın bagajını ve arka koltuklarını boşaltmaya koyuldular. Valiz, torba, poşet, kutu ne buldularsa kaptıkları gibi içeriye taşıdılar. Fadime Gelin, kenarda kalakaldı; kocasının yanına sokulamadı bile.

Büyük odanın ortasına valizler açılıp hediyeler döküldü. Tüm akrabalar, eşe, dosta, konu komşuya hediyeler vardı. Paketlerin içinden çiçek desenli uçuk yeşil hazır tüller, perde ve örtüler de çıktı. Fadime Gelin’in hediyesi elektrikli dikiş makinesiydi. Bekir Ağa “Bu senin” dedi Fadime Gelin’in yüzüne bakmadan. Fadime sevinsin mi, üzülsün mü bilemedi; utandı. O da kocasının yüzüne bakamadı. Tüm coşkusu birden uçtu gitti. Kocası ona yabancı gibi geldi. Bekir Ağa değişmişti; sofrada yemeği çatalla yemiş, konuklarla pek bilgili sohbetler etmişti. O gün ev akşama kadar gözaydına gelen konuklarla doldu taştı. Fadime Gelin, gelenlere hizmet etti.

Bekir Ağa’nın izni bir aydı. Bir ay dediğin ne ki, göz açıp kapayıncaya kadar dek geçip gidiverir. Bir konuşabilse Fadime Gelin, kocasıyla. Bekir Ağa dese ki, “Artık tamam hazırlanın” Fadime kuş olup uçacak. Bir hafta geçti gitti, Bekir Ağa’dan ses çıkmadı. Fadime, Bekir’in kayınlarla, görümcelerinin dolduruşuna geldiğinden şüphelenmeye başladı. Hollanda’dan gelen paranın kesilmesini, kurulu düzenin bozulmasını istemiyorlardı.

Bekir Ağa bir akşamüstü sundurmanın altındaki minderlerde otuyordu. Bir ayağını altına almış, sırtını yastıklara dayamıştı. Bir yandan Fadime’nin demlediği çayı yudumluyor, bir yandan da koltukaltına sokulmuş küçük oğlunun başını okşuyordu. Okşamalardan şımaran oğlan birden:

“Baba! Giderken annemle bizi de götüreceksin değil mi?” diye sordu. Bekir Ağa çocuğun başını okşamayı sürdürürken.

“Yok oğlum Hollanda Hükümeti vize vermiyor” dedi. Küçük oğlan bu defa:

“Baba vize ne demek” diye sordu. Fadime Gelin, Bekir Ağa’nın ne yanıt verdiğini duyamadı; boğulur gibi oldu, çayını yutamadı. Bardağını bırakıp usulca kalktı; odasına gitti.

O gece Fadime Gelin, kocasıyla konuşup içini döktü. Bekir Ağa önce alttan aldı.

“İzin vermiyorlar Fadime, ben ne yapayım” dedi.
“Giden gidiyor” diye yanıt verdi Fadime.
“Benim oralarda neler çektiğimi bilmiyorsunuz”  diye yanıt verdi Bekir Ağa. Fadime Gelin:
“Ne çekiyorsan birlikte çekeriz” dedi.
“Düşünmeden konuşuyorsun kız, çocuklar gavur terbiyesi mi alsın” diye sesini yükseltti Bekir Ağa. Fadime Gelin pes etmedi:
“İmam Hasan’ın oğlu gavur terbiyesi mi aldı? Çocuk mühendis olup geldi” diye sürdürdü ısrarını. Bekir Ağa bu defa:
“Siz oralarda yapamazsınız. Orası bambaşka dünya, dil neyin bilmiyorsunuz. Kız okuman yazman bile yok” dedi. Fadime hemen yanıt verdi:
“Gittiğinde senin var mıydı? Yazmayı beceremiyordun” dedi. Bekir Ağa bu defa farklı açıdan yaklaştı olaya:
“Hem de orada kadın, kız kısmı açık saçık geziyorlar” dedi. Fadime hemen.
“Gerekirse ben de ……” diye söze başladı. Daha sözünü bitiremeden Bekir Ağa’nın sesinin
“ Kız görmeyeli senin dilin uzamış. Kız sen orospu mu olmak istiyorsun?”diye sesinin yükselmesiyle birlikte elinin havaya kalkıp Fadime’nin suratında patlaması bir oldu. Yüzünü yastığa gömüp geceyi ağlayarak geçiren Fadime Gelin de bir daha sesini çıkaramadı. Olay kapandı.

Bekir Ağa, izninin bitmesine bir hafta kala, erkek kardeşlerini ve iki oğlunu alıp Kızılcahamam’a içmelere gitmeye karar verdi. Oğlanlar bu habere pek sevindiler. Araba hepsini almıyordu; bu nedenle kadınlar evde kaldı; yolluk yapıp onları uğurladılar. Fadime Gelin değiştiremediği kaderine razı gibi görünüyordu. Kızılcahamam yolcularının ardından eve girip etrafı toplamaya başladı. Babalarıyla gezmeye gidiyorlar diye sevinçten deliye dönen çocuklar sırtlarından çıkardıklarını etrafa saçmışlardı. Fadime Gelin yayıntıları toplarken Bekir Ağa’nın sandalyenin arkalığına astığı pantolonu yere kaydı. Fadime, pantolonu kaldırıp katlarken arka cebinden küçük bir not defteri yere düştü. Defterin içinden renkli bir fotoğrafın ucu göründü.

Fotoğrafta Bekir Ağa ile yanında sarışın etine dolgunca bir kadın vardı. Kadının üzerinde kollarını ve göğüslerini açıkta bırakan dar ve kısa bir elbise vardı. Bekir Ağa’nın kucağında iki yaşlarında bir erkek çocuğu vardı; diğer koluyla sarışın kadına sarılmıştı. Kadın ise önlerinde ayakta duran on yaşlarında bir kız çocuğunun omuzlarından tutuyordu. Bu mutlu aile fotoğrafı çiçek desenli, uçuk yeşil tüllerin önünde çekilmişti.

Fadime Gelin, pencerenin önüne gelip ışıkta fotoğrafa bir kez daha baktı. Bekir Ağa ile tüller yabancı değildi; ama diğerleri! Boğazına bir şeyler tıkandı; pencereden içeriye ışık girmez oldu. Odada ne edeceğini bilmeden bir iki dolandı. Ardından el alışkanlığıyla alaca örtüsünü başına dolayıp dışarı çıktı. Sundurmanın altında kara lastiklerini ayağına geçirirken eltisi şaşkın “Nereye?” diye sordu. Rüyada gibiydi; duymadı. Eltisine cevap vermeden kanatlı kapıyı açıp dışarı süzüldü.

Kuru Temmuz sıcağı ortalığı kavuruyordu. Toprak kuru ve çatlaktı; hava toz kokuyordu. Sokaklarda kimsecikler yoktu; etraf ıpıssızdı. Fadime Gelin koşmaya başladı. Nefesi kesilene dek koştu. Lastik pabuçları toza bulandı. Köyün dışına çıkıp tarlalara doğru koştu. Çavdar başaklarını yara yara hem koşuyor hem bağırıyordu; sesi çatlak ve boğuk bir garip çıkıyordu:

“Vay Bekir Ağa vay.”
“Bunu ban yapmayacaktın.”
“On beş yıldır beni kandırdın.”
“Seni beklerken kurudum kaldım.”
“Hem de gavur karısıyla.”
“Yalancı Bekir Ağa.”
“Namussuz Bekir Ağa.”
“Allah senin boyunu devirsin Bekir Ağa.”
“Vah benim aptal kafam.”
“Vah gençliğim.”
“Senin kapına gelin olacağıma, sokak köpeği olaydım Bekir Ağa.”
“Çocuklar gavur terbiyesi alacak ha…”
“Orospumu olmak istiyorsun ha…”

Fadime Gelin’in kötü duaları tarlalarda yankılanırken alaca örtüsü başından uçup gitti. Fadime Gelin Delice Suya ulaşana dek koştu. Gücü tükenince suyun kenarına oturdu. Deve dikenleri mor çiçekler açmıştı. Mor topların üzerinde arılar vızıldıyordu. Delice su boz bulanık akıyordu. Fadime Gelin, elindeki fotoğrafa bir kez daha baktı. Bekir Ağa kendisine gülüyordu. Fotoğrafı parçalayıp suya attı. Hiç ağlamadı. Yanakları, boynu, elleri, her yanı yanıyordu; başı alev alevdi. Serinlemek istedi; kendini Delice Suyun akıntısına bıraktı.

Bekir Ağa, kayınları, oğulları günlerce Fadime Gelin’i aradılar. Jandarmaya haber verdiler. Onlar da aradılar; bulamadılar. Onu bir daha gören olmadı.
sonra >
< önce