Karlı Bir Gün
Üç gündür yağan kar, kentin üzerini yumuşacık beyaz bir örtüyle sarmalamıştı. Kaldırımlar ve duvar dipleri, rüzgarla savrulan kar yığınlarıyla doluydu. Koşu yolu boyunca iki sıralı ağaçların ince dalları karla örtülmüş, beyaz tül duvaklı gelinler gibi esintiyle salınıyordu.. Günlerden beri ilk kez aydınlık yüzünü gösteren güneş, sonsuz beyazlığı ışığa boğmuştu.Gözleri kamaştıran keskin ışık, ayazı az da olsa kırıyordu. Sokaklarda, tatil sabahının sessizliği hissediliyordu. Karları kütürdeterek yürümeye çalışan tek tük ayak sesleri henüz duyulmaya başlamıştı.

Elektrik idaresinden emekli Emin Bey, kalın siyak paltosunun yakalarını kaldırmış, başını, omuzlarını kısmış, küçülmüştü.  Siyah kasketini kulaklarına kadar indirmişti. Elleri paltosunun cebinde, eğilmiş yaşlı bedeniyle soğuktan kasılmış, karlara bata çıka yürüyordu. Pencerenin önünde sabah kahvelerini içerken karısının ona okuduğu Murathan Mungan'ın dizeleri hala kulaklarındaydı;

"Kış başlıyor sevgilim.
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor.
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan.
Oysa yapacak ne çok şey vardı!
Ve ne kadar az zaman.
Kış başlıyor sevgilim,
iyi bak kendine.
Gözlerindeki usul şefkati,
teslim etme kimseye, hiçbir şeye.
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim,
ayrılığımızın kışı başlıyor.
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime..."

Emin Bey gülümsedi. Karısı otobüse binmesini tembihlemişti ama o yürümeyi seviyordu. “Hem otobüs parası vermem, hem de sağlıklı yaşam için yürüyüş” diye düşündü. Alış veriş merkezi de fazla uzak sayılmazdı. Altunizade Camii’nin köşesinden kıvrılınca, evlerin çatıları üzerinden alış veriş merkezinin gösterişli yeşil levhası ile İtalik harflerle yazılı “CAPİTOL” yazısı göründü.

Emin Bey, kitap, gazete, dergi okuyan kendi çapında kültürlü bir adamdı. Emekli olduğundan beri okuma gözlükleri gözünden hiç çıkmıyordu. Yine de değişen zamana bir türlü ayak uyduramıyordu. “Capitol” ne demek diye kendine sordu. Roma tarihinden bir şeyler anımsadı. Kenti Romalılardan almıştık ama şimdi Capitol’un burada işi neydi. Adını başka bir şey koyamazlar mıydı? Mahalle bakkalının yerini marketlerin almasına henüz alışmaya çalışırken mağaza ve iş yerlerine İngilizce adlar verilmesi de neydi? Bu iş tehlikeli boyutlarda moda haline gelmişti. Türkçe yavaş yavaş yok olup ölü diller arasına mı girecekti ne! Dilimizi zenginleştirip geliştireceğimize yozlaştırıyorduk. Bir zamanlar, Arapça-Farsça, ardından Fransızca derken şimdi de İngilizce ve bir de argo; neredeyse yeni bir dil gibi günlük yaşamımıza girmişti. Emin Bey, “Biz toplum olarak gerçek kimliğimizi hiçbir zaman bulamayacağız” diyerek hüzünlendi.

Alış veriş merkezinin kendiliğinden açılan otomatik kapısından girince içerdeki kalabalığın uğultusuyla birlikte yüzüne çarpan sıcak hava, soğuktan kasılmış bedenini gevşetti. Kalabalığın arasından kendisine yol bulmaya çalışarak elektronik eşya bölümüne uğramadan gıda reyonuna yöneldi. “Bu insanlar ne zaman kalkıp da alış verişe geldiler” diye söylendi. Sonra kafelerde kahvaltı edenleri görünce yanıldığını anladı. Artık bu tür alış veriş merkezleri her türlü ihtiyaca cevap veriyordu.

Gıda reyonunda tüm raflar doluydu; her renkten kutular, cam kavanozlar, şişeler, yaldızlı jelatin paketlere sarılmış şekerler… Emin Bey, “Ne istersen var” diye geçirdi içinden karısının hazırladığı listeyi cebinden çıkarırken “Paran varsa” diye ekledi. Sarı yaldız kapaklı, her boyda bal kavanozlarının dizildiği rafın önünde durdu. Üzerinde “Süzme Çiçek Balı” yazılı yusyuvarlak kavanozu eline alıp fiyatını inceledi. Fiyatı oldukça pahalı gelen bal kavanozu Emin Bey’i çocukluğuna götürdü.

Tarlalarda, altın sarısı dolgun başakların dalga dalga yayıldığı orak zamanıydı. Kan kardeşi Can İsmail’le birlikte buğday tarlalarının arasından geçen kestirme yoldan Sıra Dutlar’daki bağa nöbeti devralmaya gidiyorlardı. İkisinin de omuzlarına dayadıkları, çakıyla temizlenmiş parlak, kalın sopalarının ucunda yiyecek çıkınları sallanıyordu. Vadide, ince boyunlu ateş kırmızısı gelincik kümelerinin üzerinde beyaz, turuncu el kadar büyük kelebekler, altın tozlarını dökerek dans ediyorlardı. Sarı halkalı tombul arıların vızıltısı, ağustos böceklerinin keman gıcırtılarına karışıyordu. Gelincik tarlasını geçip tepenin üzerindeki koca çınarın gölgesinde durdular. Yorulmuşlardı; soluklanmak için, yan yana oturup sırtlarını çınara dayadılar. İkisi de aynı anda sırtlarındaki mintanlarının yapış yapış olduğunu hissettiler; iki arkadaş şaşkın bakışlarla bir de ne görsünler;  Koca çınarın oyuğu ağzına kadar bal doluydu. Ağacın yüksek gövdesine örülen petekten süzülen ballar, yaşlı çınarın gövdesindeki çatlaktan sızıp kovukta toplanmıştı. Emin ile Can İsmail, yorgunluklarını unutup koşarak kap almaya gittiler. Bağdan getirdikleri koca bakracı ağzına kadar balla doldurdular. İki arkadaş bakracın sapını sopaya geçirdiler, iki taraftan tutarak taşıdılar. Yol boyunca bakraç sallandıkça safran sarısı bal, nazlı nazlı billur ışıltılar saçtı çevresine.

Elektrik idaresinden emekli Emin Bey,  çiçek balının billur ışıltısından gözlerini ayırıp bal kavanozunu alış veriş sepetine koydu ve temizlik malzemelerinin bulunduğu reyona doğru ilerledi. Toz, krem ve sıvı deterjanlar, her boyda renkli torbalar ve kutular içinde rafları dolduruyordu. Renkli sabunlar, yusyuvarlak ve pırıl pırıldı. Bir zamanlar ipek keseler içinde ceviz sandıklardaki çeyizlere koku veren lavanta, menekşe ve elma kokulu sabunlar özel şeffaf torbalar içinde sergileniyordu. Emin Bey, beyaz banyo sabunlarının dizildiği rafın önünde durdu. Bembeyaz dörtlü paketlerden bir adet alıp sepetine koydu. “Bu ne bolluk bereket! Çocukluğumun bağlar ve bahçelerinin bereketi, kent yaşamında marketlerde yaşanıyor” diye düşündü. Reyondaki yoğun parfüm kokusu Emin Bey’de hapşırma isteği uyandırdı. Burnu karıncalandı; hapşırmamak için kendini tuttu. Yoğun kokular onu çocukluğundan beri hep hapşırtırdı.

Ekmek, şeker ve gaz yağının karne ile satıldığı İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarıydı. Sabun da yoklar listesinde olduğundan çamaşırlar küllü suyla, sodayla yıkanıyordu. Ayda bir yıkanmaktan, çocukları başları sirkeye, bite bulanmıştı. Öğretmenlerin sınıflarda çocukların başlarını sıraya yatırıp bit kontrolü yapması sıradan işlemlerdendi. “Bu ulus ne sınavlardan geçti” diye içinden geçirdi Emin Bey, yine eski anılara daldı. Bu gün nedense eskiyi çok düşünür olmuştu.

Bahar gelmiş, doğa yeşile boyanmıştı; okulların kapanması da yaklaşmıştı. Okul çıkışı Emin kırlarda gezmeyi pek severdi. Savaş nedeniyle, yoğun asker sevkiyatının yaşandığı, dayılarının hep askere alındığı babasının da belli aralıklarla talime çağırıldığı dönemdi. Emin okul çıkışı garnizonu uzaktan dolanan dikenli teller boyunca yürüyüp, çayırlığa çıktı. Yeşil sonsuzluk onda koşma isteği uyandırdı. Lastik pabuçlarını eline alıp yumuşak otların üzerinde, kendisiyle yarışırcasına dikenli teller boyunca koştu, koştu… Yorulunca upuzun sırtüstü yatıp mavi göğü, pamuk tarlası gibi bembeyaz çiçeklenmiş bulutları seyretti. Biraz dinlenince kalkıp tekrar koşmaya başladı. Koşarken birden, dikenli teller boyunca kümelenen böğürtlenlerin içinden bir ışık yandı söndü. Emin yaklaşınca bir gaz tenekesinin dallar arasına gizlendiğini gördü. Tenekenin içi, kalıp, kalıp beyaz sabun doluydu. Önce ne yapacağını şaşırdı. Ardından koşarak evin yolunu tuttu. Böğürtlenlere dönmesi fazla zaman almadı. Üzeri yazısız sabun kalıplarını getirdiği çuvala doldurup sırtına vurdu. Boş tenekeyi olduğu yerde bıraktı. Anlaşılan sabunları, garnizondan çalıp satmak üzere böğürtlen çalılarının dibine askerler saklamıştı. Bu Sabunlar sayesinde Emin’in başı bitten, sirkeden arındı. Annesi hem onu, hem de her şeyi yıkayıp yuğdu; savaş sonuna dek sabunları idareyle kullandı.

Elektrik idaresinden emekli Emin Bey, tereyağı, peynir, zeytin gibi kahvaltılıkların satıldığı şarküteri bölümüne gelince cebindeki listeye bir kez daha baktı; yumurta alması gerekiyordu. Yumruk gibi iri lekesiz, tertemiz yumurtalardan bir torba aldı. Gözleri yumurtaların pürüzsüz duru beyazlığına takıldı kaldı.

Ilık bir Mayıs günü Taşköprü’nün kenarına oturmuş, ayaklarını suya sallandırmıştı. Derenin suyu, köprü kemerlerinin yuvarlak kavisleri arasından denize doğru akıyordu. Koyu yeşil kamışlar, dere yatağının iki yanı boyunca, akıntıya doğru yayılmışlardı. Yumuşak bir kıvrımla akan derenin kıyısında, ince dallarını kibarca suya uzatan sakım söğütlerin ince dalları, su üzerinde parıltılı gölge öbekleri oluşturuyordu. Emin Taşköprü’den atlayıp dere kenarına indi; lastik pabuçlarını çıkarıp eline aldı. Kamışların kıyısından yürümeye başladı; koca kafalı, uzun kuyruklu kurbağa yavruları ayaklarının arasından kaçıştılar. Ayaklarını suda şapırdatarak dere boyunca yürürken, salkım söğüdün dibindeki otlar arasında beyaz bir tümsek gözüne çarptı. Uzaktan ne olduğu anlaşılmayan tümsek yaklaşınca, yumruk büyüklüğünde bir tepe yumurta oldu. Emin sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Düğmelerini çözüp telaşla mintanının çıkardı; otların üzerine serip, yumruk büyüklüğünde, duru beyaz yumurtaları özenle ortasına yerleştirdi. Mintanı dört köşesinden toplayıp çıkın yaptı. Mutluluktan uçarcasına evin yolunu tuttu. Bahçıvan Nadir’in tavuklarının bir süredir folluk yerine açık havada, dere kenarında yumurtlamayı alışkanlık haline getirdiklerini bilmiyordu.

Emin Bey, karısının istediklerini alıp Capitol’den ayrıldı. Alış-veriş merkezinin bahçesine park etmiş otomobillerin arasından geçip caddeye çıktı. Altunizade Camii’nin köşesinden dönüp Koşuyolu’na saptı. Kar yağışı hızlanmıştı. Gökyüzünde binlerce kuş tüyü uçuşuyordu. Lapa lapa yağan karın altında yürümek Emin Bey’i mutlu etti. Ama bu mutluluğu kısa sürdü. İçinde çözümleyemediği bir sıkıntı vardı. Son zamanlarda, yüreğine bir sıkıntı girip çörekleniyordu.

Her şey ne kadar pahalıydı! Üç parça şeye dünyanın parasını vermişti. Çocukluğunda doğa onlara ne kadar cömert davranıyordu. O zamanlar bu parayla bağ bahçe alınırdı. Son günlerde geçmişini özellikle çocukluğunu ne kadar çok özlemle anar olmuştu. Yaşamı ileriye bakarak yaşamaya çalışırken, geriye bakarak anlamaya çalışıyordu. Artık yaşlandığını kabul etti. Elektrik idaresinden emekli olalı yedi yıl olmuştu. Kuş kadar da emekli maaşı bağlamışlardı;  o kadar kısıntı yapmasına karşın maaşını bir türlü yettiremiyor ay sonunu getiremiyordu. Çocukluğu savaş sonrasının yokluk döneminde geçmiş, yaşamı boyunca parasını idareli kullanmıştı. Alış-veriş arabalarını tepeleme yiyecek paketleriyle dolduran, kedilerine bile mama ve kıyma alan insanlara gıpta ediyordu. “Kedi kadar değerimizi yok” diye geçirdi içinden. Parasız kalmak endişesi ile son günlerde onu bırakmayan sıkıntı, yine yüreğine çöreklendi.

O anda, kar yağışının sessizliğini, boğuk bir korna sesi ve ardından umutsuz bir çığlık gibi yükselen fren sesi bozdu. Elektrik idaresinden emekli Emin Bey, kendisini Belediye otobüsünün tekerleğinin dibinde yatar buldu. Başı beyaz kuş tüyü yastığın üzerindeydi. Buruşuk yanağı kara gömülmüştü. Nerede olduğunu algılamaya çalışırken bir an aldıklarını eşine ulaştıramayacağı endişesini duydu. Ama bu çok kısa sürdü. Kar taneleri hırçınlaşıp çılgın gibi her yana savrulmaya başladı. Emin Bey’in cansız vücudunu ince ve soğuk bir kar tabakası örttü. Kırılmış kavanozdan süzülen bal, karın üzerindeki kırmızı büyük lekeye doğru akıyordu. Kar tüm şiddetiyle yağıyor, upuzun, kara ve soğuk bir kış başlıyordu…
sonra>
< önce