Kehribar Tespih
İki tarafı asırlık çınar ağaçlarıyla çevrili yolun sonunda hediyelik eşya satan mağazayı görünce sevindim. Bu yaz tatilinde gezdiğim kim bilir kaçıncı mağazaydı bu. Hediyelik eşya mağazalarını dolaşmayı seviyorum. Almaktan çok incelemek beni mutlu ediyor. Hep bir arayış içindeyim. Ne aradığımı biliyorum ama onu bulamıyorum. Yörenin özelliklerini yansıtan çömlekler, testiler, peri bacaları, gümüş takılar, heykeller, ibrik ve bakraçlar... Bir köşeye yığılmış kilim ve heybeler...

Yine tüm eşyaları gözden geçiriyorum ama bu kez de aradığımı bulamadım. Bu arayış ne zaman ve nasıl oluştu bilemiyorum. Sanırım yazı yazmaya başladığımdan beri. Gece yastığa başımı koyunca zihnime üşüşüp uykularımı kaçıran olaylar, kişiler ve yoğun duyguların, kalemi elime alınca her birinin bir tarafa dağılıp yok olmasıydı beni bu arayışa iten.

Kendim için tespih arıyorum. Her bir tanesi dalgalı koyu sarı, başparmağım büyüklüğünde ve annemim saçları gibi parlak, uzun sarı püsküllü. Taşları yusyuvarlak kaygan, ağızda erimiş portakallı akide şekeri gibi kehribar taneli bir tespih arıyorum. Kara gözleri kurnazca ışıldayan, güleç yüzlü satıcı ne istediğimi sorunca derdimi anlattım. tezgahın sağ tarafına eğilip alttan üstü kapaklı sığ bir sepet çıkardı. İçi silme tespih doluydu. Bir avuç böcek gibi parıldayan Erzurum taşından siyah tespihler, lüle taşından leblebi şekerleri, iğde çekirdeğinden yapılmış ahşap olanları, kobalt ve boncuk maviler, şeffaf taşlardan otuzüçlük ve doksan dokuzluk irili ufaklı bir dürü tespih vardı sepetin içinde... Hepsi beğenime sunulmuştu ama ben yine de aradığımı bulamadım.

Okulda ellerinde tespihle gezen öğrencilerime çok kızar ve onları toplardım. “ Bu ne biçim öğrencilik! Elleriniz tespih yerine kalem tutsun. Tespih çekmek miskinlik belirtisidir. Yapacak bir işi, ideali olmayanlar tespih çeker. Onlardan da yeterli sayıda kahvehanelerde var zaten, size ihtiyaç yok” diyerek tatlı sert uyarırdım. Sonra da onlardan topladığım tespihleri bozar, aralarına gümüş parçaları koyarak kolye, küpe ve bilezik yapar, onları sahiplerinin gözü önünde takardım. Öğrencilerim okula tespih getirirlerse sonunun ne olacağını bilirler bu nedenle getirmez veya saklarlardı. Onların deyişiyle “tespih düşmanı” olan ben,  her zaman kendim için değişik boy ve şekillerde kehribar tespih arar oldum.

Yüzümün mutsuzluğundan, sepetin içinde aradığım şeyi bulamadığımı anlayan tezgahtar, bu kez arka taraftaki bölmeden, her bir tanesi ceviz büyüklüğünde bir derviş tespihi çıkardı. “ Turistler şimdi hep bunlardan alıyor. Evlerinin duvarlarına süs olarak asıyorlarmış ” diyerek beni heveslendirdi. Hayır, aradığım öyle de değildi. Tezgahtar genç, “Siz nasıl bir tesbih düşünüyorsunuz? Tespihi ne yapacaksınız? Dua, mevlit falan için mi?” diye sordu.  “Kehribar tesbih. Her bir tanesi baş parmağım büyüklüğünde ve otuz üçlük olsun. Taşları sarı, güneş gibi ışıl ışıl parlasın ve iki avucumu silme doldursun. Annemin saçları gibi uzun sarı ipek püskülü olsun. Ucundan yıldız da sarkabilir. Ağızda erimiş limonlu akide şekeri gibi yusyuvarlak, şeffaf ve kaygan bir tesbih arıyorum.” Öğrencilerine tespih çektikleri için kızan ben, tespihi ne yapacaktım ki?  Evde bir sepet dolusu tespihim olmuştu. Aslında espihin anlamı benim anılarımda saklıydı.

Babamı ne zaman düşünsem onu yazı masasının başında, sarı saman sayfalara yazı yazarken hayal ederim. Babam çocukluk düşlerimin arasından çıkıp, mürekkep hokkasına kalemini bandıra bandıra yazarken şekillenir hep hayalimde. İçi gerçeklerle dolu “Zengibar Melekleri” adlı Afrika’nın sömürgecilik tarihini inceleyen yazılar yazıyordu babam. Nöbetçi olmadığı görevinden eve erken geldiği geceler, gaz lambası ışığında çalışır, mor sabit kalemle veya mürekkepli kalemle durmadan yazarken, küllükteki sigarası hep tüterdi. Gümüş sigara tabakası, sarı yaldızlı porselen kahve fincanı ve kehribar tespihi hep masasının üzerinde olurdu.  O zamanlar boyum babamın çalışma masasını biraz geçiyordu. Burnum tam da masanın hizasına gelir; ucunda altı köşeli gümüş yıldız sarkan tespihi ve babam hep sigara kokardı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ülke büyük ekonomik sıkıntı içindeydi. Karne ile dağıtılan ekmek ve şeker kuyruklarının uzun sıralar oluşturduğu yıllar yeni sona ermişti. Sıkıntıların sonuçları kısa zamanda görüldü. Ülkede korkunç verem salgını başgösterdi. Bizim mahallemizin insanları da bu salgından nasibini aldı. Her evden insanlar birer ikişer veremden ölüyorlardı. Önce beni büyüten halam öldü. Ardından babam hastalandı. Tedavi dönemi bir kaç yıl sürdü. Hastalığı ağırlaştığında mevsim sonbahardı. Havalar soğuduğunda masasının başına geçemez oldu. Yatağında sırtını yastığa dayayıp oturur, avucunda tespihi, rüzgarın savurduğu ağaçların dallarını, dökülen yaprakları, sürüklenen bulutları ve gökyüzünü seyrederdi. Bir gün yattığı yerden bana, “Belki bir daha zaman bulamayız sana bir öykü anlatmak istiyorum dinlemek ister misin?” diye sordu. “Çocukluğumdaki gibi mi?” diye gülümsedim babama. “Senin anlattığın öyküleri her zaman can kulağıyla dinlemişimdir” dedim. “Ama bu gerçek bir öykü; yer ve kişi adlarını not edebilirsin” diye uyardı beni. Defterimi alıp yanına oturdum; babam anlatmaya başladı:

“Almanya’da faşizmin temelleri, Nasyonal Sosyalizm partisi ile atılmıştı. Nietzche’nin üstün insan kavramı ile pekiştirilen Naziler, kaba güce dayalı ırkçılık uygulamasını demokratik parlamenter sistemin yerine koydular.  Nazi diktatörlüğünü kurabilmek için Hitler, şiddet yolunu seçti; önce eli silahlı S.A çetelerini kurdu. Kısaca S.A diye adlandırılan kahverengi gömlekli bu hücum taburları Almanya’da görülmemiş zorbalık ve cinayet dalgası estirdiler. 1933’de Hitler Alman Şansölyesi olduktan birkaç ay sonra Weimar Cumhuriyeti’nin klasik yapıtları ve bilimsel çalışmaları ellerinde meşaleler taşıyan Nazi gençlerinin sevinç gösterileri eşliğinde görsel bir şölenle Berlin’de ateşe verildi. Berlin’de yakıldı. Hitler S.A’ların ardından daha güvenilir birlik olarak kara üniformalar giydirdiği S.S. birliklerini kurdu. Hitler, sırası gelince kahverengi gömleklileri, kara gömleklilere kırdırdı. Tarihe Sinekkuşu operasyonu ve “Uzun Bıçaklar Gecesi” adıyla geçen bu kıyım Hitleri,  Alman yönetiminin tartışmasız tek adamı yapmıştı. 1934’de Nazi diktatörlüğünün tek adamı ve Führeri artık Adolf Hitler’di. Hitler vakit geçirmeden Avrupa Yahudileri için nihai çözüm çalışmalarını toplama kamplarıyla birlikte uygulamaya koydu. Almanya’da Yahudiler tüm devlet dairelerindeki görevlerinden ve borsadan atıldılar; doktorluk, avukatlık ve ticaret yapamaz oldular. Alışveriş merkezleri Yahudiler Giremez  yazılarıyla donatıldı.”

Babamın anlattıklarına yabancı değildim. Faşizmin tehlikelerini bana çocukluğumdan beri hep anlattığı şeylerdi. “Bunlar benim için yabancı değil; hepsini biliyorum. Konuşarak kendini yormamalısın baba” dedim. “Sabırlı ol acele etme; şimdi bizim hikayemize geliyorum” diyerek beni kibarca uyardı. Dikkatim dağıldığında beni konunun içine çekmeyi çok iyi bilirdi. Birden heyecanlandım; “Bizim hikayemiz de ne demekti? Alman faşizmi ve Yahudi soykırımı ile bizim ne ilişkimiz olabilirdi ki?” Babam sakin sakin anlatmayı sürdürdü:

“Nazilerin Yahudi temizlik hareketi sürerken 1936 baharında Alman birlikleri, Fransızların şaşkın bakışları arasında Führer’in emriyle Ren nehrini aşarak askerden arındırılmış bölgeye girdiler. Bu Hitler’in ilk savaş denemesiydi ve oldukça da başarılıydı. 1936 yazında düzenlenen Berlin Olimpiyat oyunlarında Hitler, gözleri çakmak çakmak, dünyaya meydan okuyordu. Naziler olimpiyatlar sırasında, nihai çözüm uygulamalarına göstermelik de olsa kısa bir mola verdiler.  Ardından temizlik eylemlerine geri dönecekler,  yüz binlerce Yahudi’nin icabına bakacaklardı. Ben o sıralarda Almanya’nın Honnaver kentindeydim. Doktora tezim “Weigmar Cumhuriyeti ve Otto von Bismarck” üzerine araştırma yapıyordum. Hannover’de küçük bir oda kiralamıştım. İş kollarında çalışmaları yasaklanan bir Yahudi ailesinin yanında kalıyordum. Geçim sıkıntısı içinde olan Gryszpan ailesi eskiden kiler olarak kullandıkları, mutfaktan geçilen gizli bir bölmeyi bana oldukça ucuza kiraya vermişlerdi. Evin oğlu Herschel, Paris’e amcasının yanına çalışmaya gitmiş; büyük kızları Berta ise yeni doğum yapmıştı. Bir gün Alman polisi aileyi götürdü. Bebek uyuyordu. Geç vakit bir polis nezaretinde bazı eşyaları almak üzere Berta geri döndü. Bebeğin sepetini küçük bir kutu takıyla birlikte bana bıraktı. Başlarına bir iş gelir, geri dönmezlerse küçük kızını bana emanet etti. 1938 Eylül’ünde Naziler tarafından sınır dışı edilen on yedi bin Polonyalı Yahudi, Almanya-Polonya sınırında açlık ve soğuktan kırılırken ben şapka kutusuna yerleştirdiğim bebeği, Türk konsolosluğunun yardımıyla, Alman sınırından çıkarmayı başardım. Alman gümrükçüleri değerli taşlar karşılığında yakılması gereken yasaklı kitaplarla dolu valizlerimin ve anneme aldığım şapka kutusunu gümrükten geçirmeme göz yumdular. Berta’nın değerli takıları Alman gümrüğünde bebeğinin yaşamına karşılık oldu. Onların arasından yalnızca kehribar tespihi aldım. Tespih tanelerini her biri yol boyunca dua oldu. Küçük bebeğe annesinin adı Berta’ya yakın “Beren” adını verdim. Sen benim güçlü, kuvvetli ve akıllı kızımsın. Gerçekleri öğrenmenin zamanı gelmişti.”

Babamın anlattıklarından sonra günlerce kendime gelemedim. Annem için dayım Herschel Gryszpan için ağladım. Babamın ölümünden sonra da kehribar tespih biriktirmeye başladım. Dua taneleri sanki annemle aramda gizli bir bağ oluşturuyordu. Artık babamın ucundan Davut yıldızı sarkan tespihi her zaman masamın üzerinde; bilgisayarımın, kağıtlarımın ve ince uçlu kalemimin yanında duruyor. Masamın yanında ise bir sepet dolusu kehribar tespihim var. Düşüncelerim dayanılmaz şekilde birbirine karıştığında; olaylar isteğimin dışına çıktığında ve kalemim duygusal tutukluk yaptığında bana güneş gibi gülümseyerek güç ve umut veriyorlar. Dua taneleri eşliğinde harfler, sözcük, sözcükler tümce oluyor, ancak o zaman yazabiliyorum. Babamın bıraktığı yerden, onun sömürgecilik, ırkçılık ve faşizm üzerine tarihi araştırmalarını ben sürdürüyorum.
sonra >
‹ önce