Koruköy
Karayolunun solunda virajı alınca önce ağaç kümesinin altında Topçu çeşmesi, az ilerde de toprak yol göründü. Yolun başında buğday tarlaları, tarlanın köşesinde de korkuluk gibi kollarını iki yana açmış çarpık ahşap levha göründü. Üzerinde “Koruköy” yazıyordu. Toprak yola girince yoğun toz bulutu arabanın penceresinden içeri doldu. Araba tozların üzerinde tekerlek izi bırakarak ilerledi. Köy yolu çok dar, evlerde çok küçük göründüler gözüme. Ara sokaklardan geçip ilkokul üçüncü sınıfa kadar okuduğum okulumu bulmaya çalıştım.

İki tarafı ulu kavak ağaçlarının çevrelediği büyü avlunun ortasına tek katı bir bina sonunda göründü. Üçgen çatısı kırmızı kiremitle örtülü, gri badanalı, giriş kapısının üzerinde “Koruköy İlköğretim Okulu” yazıyor. Bahçede taş blok üzerine oturtulmuş Atatürk büstü, güneşte yaldızlanarak gözümü aldı. Büst, çocukluğumdaki gibi, aynı yerini koruyor.

Yaz tatili ama bir anda okul bahçesini yüzlerce çocuk sesi doldurdu. Sol yandaki beton yükseltide dizili iskemlelerde veliler oturuyor. Sağ taraftaki boşluğu kızlı erkeli, siyah önlük, beyaz tığ işi dantel yakalı öğrenci sıraları dolduruyor. Kızlar saçlarının tepesine tutturulmuş beyaz kolalı kurdelelerle daha uzun görünüyorlar. Ortada Atatürk büstü ve bayrak direğinin bulunduğu beton merdivenlerde dört kız öğrenci dört mevsimi simgeleyen renklerde eteği fırfırlı kağıt giysileriyle dansa başlıyorlar. Bir grup öğrenci el çırparak eşlik ediyor. Gözüm hep öğretmenimde. Onun gizli bir işaretiyle başlamam gerekiyor, öne çıkıyorum. Benim elbisem yeşil kağıttan. Elbisemin eteğinin iki ucunu hafifçe kaldırıp küçük adımlarla bir ileri bir geri dans ederek şarkıma başlıyorum:

Hep yeşildir elbiselerim,
Ben bu rengi pek çok severim,
İlkbaharı cicim çok sevdiğim için
Hep yeşildir elbiselerim.

Şarkımı söylerken ilkbahar sözü geçince eteğimin ucunu bırakıp sağ elimle okulumuzun bahçesine diktiğimiz telli kavak ağaçlarını gösteriyorum. Şarkının sonunda başımı süsleyen,  güllerden yapılı tacımı düşürmeden dizlerimi kırıp hafifçe eğilerek seyircileri selamlıyorum. Köyü baştanbaşa yalayan poyraz yelinin canlandırdığı gri-yeşil binlerce telli kavak yaprağı, el çırparak beni alkışlıyorlar.

Yüzümü yalayan serin esintiyle kendime geliyorum. Her şey eskisi gibi, hiçbir şey değişmemiş, değişen çocukluğumun ve köyün en büyük yapısı okulum küçülmüş ben ve telli kavaklar büyümüştük. Açılıp kapanan pembe kutu bardağımla su içtiğim, okul duvarına bitişik köyün çeşmesi de ayni çocukluğumdaki gibi. Arabada sanki sıcaktan kaynamış yarım şişe suyu çeşme yalağına döküp yeni su dolduruyorum. Buz gibi soğuk suyla yüzümü yıkıyorum, saçlarımı hafifçe ıslatıyorum. Eskiden zor açılan pirinç kurnadan sıçrayan sular, tozlu, beyaz keten ayakkabılarımın üzerinde sarı lekeler oluşturuyor.

Siyah lastik çizmelerim ayağımda çamura bata çıka çeşmeye giderken “Sakın kovayı ağzına kadar doldurma! Taşıyabileceğin kadar koy. Sonra belin açılır, akşama yatağını ıslatırsın” diye arkamdan bağıran annemin emredici sesini duyuyorum. Köy yolunun sarı çamuru bazen çizmelerimin boyunu aşıyor. Çamura gömülen çizmelerimi ayağımdan çıkmasın diye iki yanından elimle tutup çıkarıyorum. Çeşmenin bulunduğu köşeyi dönünce şiddetlene rüzgar kulaklarımı donduruyor, içime ayaz dolduruyor.

Her yanı buzla kaplı cam gibi saydam çeşmenin saçağından havuç gibi buzlar sarkıyor. Yalağın kenarlarında sıçrayan sular donmuş. Yerler kaygan, buzlu cam yumruları ile kaplı. Ayazın önüne kattığı koyu gri gölgeli bulut öbeklerinin arasından yüzünü gösteren güneş çeşmeyi bir anda ışığa boğuyor. Buzdan dantel motifleri ve geometrik desenlerle kaplı çeşme, çocuk masallarının sırça sarayları gibi ışıldıyor. Çeşmenin saçağından kopardığım buzdan havucu emerek sıranın bana gelmesini sabırla bekliyorum. Mor çiçekli bol şalvarlarını iki yana savurtarak salınan köylü kadınlar, dolu bakraçları uzunca bir sopanın iki ucuna asıp omuzlarında taşıyorlar. Sıra bana geldiğinde kovayı buzlu yalağın içine koyuyorum. Üzeri nakışlı sarı pirinç kurna elime yapışıyor. Her zaman yaptığım gibi, büyüdüğümü göstermek için kovayı ağzına kadar dolduruyorum. Yolda çalkalana çalkalana kovadaki su yarıya iniyor.

Turuncu gagalı paytak kaz sürüsü, buzu yer yer çözülmüş birikintilerden su içmeye geliyor. Köyde en büyük düşmanım bu tombul kazlar. Tıslayarak hızla üzerime doğru kanat çırpıyorlar. Hepsi birden saldırıya geçince kovayı yere atıp çömeliyorum, başımı ellerimin arasına saklayıp kaplumbağa gibi tortop oluyorum. Kazlar birden havalanıp üzerimden uçuyorlar. Korkudan hem kaçıp hem de ağlayarak boş kova ile evin yolunu tutuyorum.

Hava sıcak. Temmuz güneşi kavuruyor. Dar köy yollarını araba ile toza boğup köy meydanına ulaşıyorum. Beyaz badanalı, tek katlı evlerin önü çitle çevrili. Bahçeler allı-yeşilli yıldız çiçekleriyle donanmış. Evlerin göz gibi küçük pencere içlerinde, teneke kutularda pembe-beyaz sardunyalar öbek öbek. Çit boyunca tek sıra dizili ayçiçekleri, güneş gibi sarı kocaman kafalarını zor taşıyorlar.

Ansızın evler arasından bir ses dalgalanıyor. “Bohçacı kadın gelmiş! Çerci kadın gelmiş duydunuz mu?” diye çocuk sesleri birbirine karışıyor. Haberi alan çocuklar kümeslere doğru bir koşu tutturuyor. Ben de duvarları kurumuş tezek kaplı avludaki kümese dalıyorum. Folluktan irilerinden üç yumurta seçiyorum. Sıcak yumurtaların ikisini ceplerime yerleştiriyorum, birini elime alıp bu defa köy meydanına doğru yollanıyorum. Otlağa giden sığırların toplandığı köy meydanının ortasındaki büyük ceviz ağacının gölgesine satıcı kadın bohçasını açmış. Etrafında köyün irili ufaklı tüm çocukları sarmış. Satıcı kadın, başındaki siyak küçük desenli beyaz örtünün ucu ile derin çizgili, esmer yüzünün terlerini siliyor. Başörtüsünün iki ucunu çaprazlama, başının iki yanına atıp bohçayı ve kutuları açmaya başlıyor.

Kenarları gümüş pullu, boncuk işli, sarısalkımlı, mor sümbüllü, kırmızı çitlenbik oyalı tülbentler, yemenileri deste deste bohçanın kenarına diziyor. El kadar kalın kartonlar üzerinde her renkten oyalar sarılmış. Küçük kutular içinde her boyda rengarenk dikiş yüksükleri ve renkli taşı gümüş yüzükler ışıl ışıl parlıyor.  İpe geçirilmiş birkaç kasnak, ortalarında bir avuç kemikten ve mikadan yapılmış mekik, ipe dizili ve torbalar içinde boncuklar, karton üzerine dikili düğmeler, çıtçıtlar, renkli nakış iplikleri, yumaklar, kukalar, küçük aynalar, taraklar, topaçlar ne istersen var. Ceviz ağacının altı bir anda küçük bir panayır yerine dönüyor.

Satıcı kadına yumurtaları verip üç parça eşya alıyorum. Gökkuşağı renklerinde dizili yumaklar içinden şeker pembesi fındık kuka, sivri iki ucu pembe ojeli uzun tırnak gibi parıldayan bir mekik ile mavi taşlı bir yüzük alıyorum. Göz gibi mavi taşlı, ince halkalı yüzüğüm parmağımda sevinçle ışıldıyor. Avucumu dolduran fındık kukamı sevinçle okşuyorum.

Köy yolunun bitiminde tekerleğin derin bir çukura girmesiyle araba sarsılıyor. Güneş bulutları kırmızının türlü rengine boyayarak batıyor. Köy pek sessiz, uzaklardan bir çıngırak sesi duyuluyor. Bir köpek havlıyor. Çöplükte bir iki tavuk eşeleniyor. Çok uzaklarda harman yeri görünüyor.

Sınıf arkadaşım Cevatların çengel boynuzlu koca öküzün çektiği döven, uçuk sarı başak demetleri üzerinde yavaş yavaş dönmeye başlıyor. Üzerine doluşmuş, irili ufaklı bir sürü çocuk arasında ben de yerimi alıyorum. Dövene ne kadar çok çocuk doluşursa o kadar iyi. Yaptığımız ağırlık nedeniyle sapla saman daha çabuk birbirinden ayrılıyor. Koca öküzün işini kolaylaştırıyoruz. Hatçe teyzenin elimize tutuşturduğu kan kırmızı karpuz dilimlerinin suyu, dirseklerimizden süzülüyor. Birden koca öküz hızlanınca boş bulunup arkası üstü samanların arasına devrilenler kalkıp dövene yetişmeye çalışıyor. Saçlarımıza saman çöpleri doluyor. Harman yeri neşeli çocuk çığlıklarıyla doluyor. Ilık esintiyle kulaklarımda yankılanan sesler hafifliyor ve uzaklaşıyor.

İki sıralı telli kavak ağaçlarının gölgelediği tozlu yolu geride bırakıp oto yola çıkıyorum. Köy yolunu gösteren çarpık sarı levha ve çocukluk anılarım gerilerde kalıyor.
sonra >
< önce