Kuş Osman
Atı çözülüp oku havaya kaldırıldıktan sonra sarı sıvası yer yer dökük tek katlı evin önüne çekilen Hasan’ın arabası mahallenin tüm çocuklarının en sevdiği oyun yeriydi. Yan tahtaları, pembe, yeşil  çiçeklerle süslü ahşap at arabasının kenarları, tekerlekleri salkım saçak dolar boyları yetişmeyenler de büyüklerin yardımıyla binmeye çabalardı. Akşam çöküp hava kararana dek hep bir ağızdan bağrışan çocuklar evlerine oradan dağılırlardı. Arabacı Hasan, arada çıkıp onları kovalardı ama O sarmaşıklı kapıdan kaybolur olmaz çocuklar arabadaki eski yerlerini alırlardı. Fakir çiftçi mahallesinin sayıları oldukça kabarık olan çocukları içinde en kabacası Kuş Osman’dı. Parlak zeki bakışlı Osman’ın kalın kara kaşları hep çatıktı. Kalafat olan babası geçen kış balık dönüşü hastalanıp ölmüştü.  Anneleri gündüz bahçelerde çapaya giderek gecede konu komşunun dikişini dikerek evi geçindiriyor kardeşiyle ona bakıyordu. Osman’a “ Kuş ” adını lastik sapanı hep boynunda gezdiği ve attığını vurduğu hiç ıskalamadığı için mahallenin çocukları takmıştı. “ Yettiniz artık dağılın ” diye bağıran Arabacı Hasan‘ın gür sesiyle çocuklar çil yavrusu gibi dağıldılar. Osman kaçmadı. Yavaş yavaş uzaklaştı. O kimseden korkmazdı. Ama biraz Hasan’ın annesi Urkuş nineden çekinirdi. Urkuş nine, çocukların arabada oynamalarına ses etmez ama düşüp kafalarını kıracaklar diye arabayı öne arkaya sallayıp yaylandırmaya başlayınca çıkıp onları dağıtırdı.

Çocuklar dağılıp gidince Hasan eve girdi. Osman sessizce  arabaya binip sırtüstü yattı. Gökyüzü ne kadar sonsuzdu. Batmakta olan güneş bulutları türlü renge boyamıştı. Hafif esintiyle bulutlar şekillenmeye koyulaşıp morarmaya ve denize doğru akmaya başladılar. Osman arabada dikildi. Birden boyu uzadı sanki, her yeri kuşbakışı görmeye başladı. Uzaktan bahçe duvarının üzerinden kendi evlerinin mavi boyalı kapısını, Neşati çeşmesinin üzerindeki çitlenbikleri, Alaettin Kalfa Mezarlığının  karanlık servilerini, çitin arasından Urkuş ninenin kuyunun  yanındaki büyük nar ağacını gördü. “ Osman daha akşam olmadı mı ? ” diye bağıran annesinin sesiyle arabadan atlayıp eve doğru koşmaya başladı.                                
Urkuş nine, sabah ezanıyla erkenden uyanmıştı. Kuyudan su çekip çiçeklerini suluyordu. İki dizi yamalı, sarı çiçekli şalvarı zayıf bedenine bol geliyordu.  Sırtı hafif eğilmişti. Ön dişleri döküldüğünden çenesi iyiden iyiye  sivri görünüyordu.  Beyaz yüzünün buruşukları içinde küçük mavi gözleri çiçeklerine sevgiyle bakıyordu. Mor katmerli küpeliler, teneke saksıda salkım salkımdı. Cam güzelleri buğulu yapraklar arasında göz göz parlıyordu. Kuyunun yanı silme nane kaplıydı. Dalgalanan yapraklarla bahçeyi nane kokusu sardı. Kuyunun az ötesinde Urkuş ninenin Evreşe’den getirip kendi elleriyle diktiği nar ağacı bu yıl alev alev silme çiçek açmıştı. Bahçenin ortasındaki bir top gölgenin üstünde yükselen nar çiçekleri, üzerlerine doğan sabah güneşiyle kıvılcımlanıyorlardı. Ağacın ince dallarının arası serpme kuş doluydu. Bahçeyi dolduran kuş cıvıltılarına çit boyunca dizilmiş, püskülleri saçaklı mısır koçanları salınarak eşlik ediyordu. Narın dibine bir kova su döken Urkuş nine, en son naneleri suladı. Kovayı kuyuya son kez sarkıtıp dolu bıraktı.

Seydegül gelin uykulu gözlerle kapıda göründü.  Bu ara uykuya hiç  doymuyordu.  Kovadaki buz gibi soğuk suyla yüzünü yıkadı. Midesi bulanıyor, sabahları kendini kötü hissediyordu. Topuklarına inen mor basma entarisi boyunu daha da uzun gösteriyor, sarı saçlarını topladığı yazmanın sümbül oyaları alnını gölgeliyordu. Mide bulantısını geçirmek için bir avuç soğuk suyla ağzını çalkaladı. Öğürtüsünü bastırmaya çalıştı. Nar ağacının ince yaprakları arasında kuşları görünce bulantısı hafifledi.

Komşunun oğlu Osman erkenden; horozlarla birlikte uyandı. Boyu iyice kısalmış, ayak bileklerini açıkta bırakan bol pantolonunu ve annesinin on beşlikten diktiği çizgili mintanını aceleyle giydi. Sapanını boynuna takıp kardeşinin uyanıp peşine takılmasından korkarak lastik pabuçlarını eline alıp sessizce evden uzaklaştı. Neşati Çeşmesi’nin yanından kıvrılarak giden tozlu patikadan kendini kırlara attı. Alaattin Kalfa Mezarlığı’nı geçip meyve ağaçlarıyla dolu Vacide’nin bahçesine vardı. Bahçede kimsecikler yoktu. Boyunun eriştiği dallardan ballı kara incirlerden koparıp çitin dibindeki otlar üstüne oturup yemeye başladı. Babası bu ballı kara incirleri çok severdi. Balık satmaktan dönüşte Lapseki’den onlara sepetle kara incir getirirdi. Sepetin çevresine toplanıp neşe içinde birlikte yerlerdi. Babası şimdi cenneteydi. Birden yüreği sızladı ve babasını çok özlediğini düşündü. Ağlamaya başladı. Babası öldüğünden beri arkadaşlarıyla hiç oyun oynamıyor, kırlarda dere tepe tek başına dolanıyordu. Gözyaşlarıyla sanki incir tuzlandı. Yemekten vazgeçti. Ellerini pantolonunun iki yanına, ağzını da mintanının koluna temizleyip kalktı. Ağaçların arasından dolanıp amaçsız geriye döndü. Yol boyu babasını ve cenneti düşündü.

Güneş, Killikaltı bayırından kocaman, turuncu bir tepsi gibi yükselmeye başladı. İçinde anlaşılmaz bir boşluk vardı. Farkına varmadan ayakları onu deniz kenarına getirmişti sanki. Siyah lastik pabuçlarını eline alıp serin, ıslak çakıllar üzerinde dolaşmaya başladı. Yeşil, beyaz çakıl taşlarının irilerinden sapanı için topladı. Yusyuvarlak, parlak gri damarlı taşlarla pantolon ceplerini doldurdu. Birden çıkan esinti, denizi dalgalandırdı. Dalgaların beyaz köpüklü uçları ayak bileklerini ve paçalarını ıslatmaya başladı. Lastik pabuçlarını ayağına giyip evin yolunu tuttu. Karnı acıkmıştı.

Menteşesi paslı eski kapı gıcırtıyla açıldı. Annesi sebze ekili küçük bahçelerinde maltız üzerinde patlıcan közlüyordu. Annesi: “ Hafta sonu Pazarlı Köyü’nden Bey Dayınlar gelecekler ” dedi. Osman annesinin sesinden misafirleri nasıl ağırlayacağının endişesini sezdi. Esmer ev ekmeğinden bir parça koparıp arasına közlenmiş patlıcan doldurdu. Üzerine tuz döküp yemeye başladı.  Bahçeden çıkıp yolun karşısında, oku havaya kalkmış arabaya , tekerleğine basarak bir sıçrayışta bindi. Arkasından koşan kardeşine arabaya binmesi için yardım etti. İki kardeş yan yana oturup patlıcanlı ekmeklerini iştahla yemeye başladılar. Çitin üzerinden nar ağacının tepesi görünüyordu. Osman     “Narların en güzeli Urkuş ninenin bahçesinde”diye düşündü. Alev alev yanıp sönen nar çiçekleri dökülmeye başlayınca  meyveler olgunlaşmaya yavaş yavaş yumrular oluşturmaya başlardı. Kırmızı, yeşil, sarı alacalı, başı taç çiçekli nar topları ağacın dallarını aşağı sarkıtırdı. Urkuş nine, cennet meyvası dediği narıyla övünür “ Bir top narın tanelerini dökmeden yiyip bitiren cennete gider ” derdi. Osman’ın düşünceli yüzü birden aydınlandı.

Seydegül gelin, bahçede sundurmanın altındaki sedirin örtüsünü, yastıklarını düzledi. Her yan yaprak olmuştu. Uzun saplı çalı süpürgesini çıkarıp yaprakları topladı. Toz kalkmasın diye bahçeye su serpti. Kuyunun kovasını çıkrıktan çözdü, doldurup çekmeye başladı. Eğilince midesi bulandı, iki büklüm oldu. Çıkrığı bırakınca hızla çözülen ipin ucundaki kovanın suya çarpmasından kuyunun dibinde tok bir ses duyuldu. Seydegül gelin ürktü. Günlerdir ne yediyse çıkarıyordu. Yine öğürmeye başladı. Aş ermekten rengi saman sarısı olmuştu. Evdeki yiyecekleri hiçbiri gözünde yoktu. Canı kuş eti istiyordu. Bulantısı biraz hafifleyince ferahlamak için  üzeri sarmaşıklı bahçe kapısını açıp sokağa çıktı. Kapının gıcırtısından arabada oturan Osman irkildi. “Arabada oturduklarına Seydegül yenge kızar mı?” diye korktu. Seydegül gelin Osman‘a yaklaştı ve usulca ona “ Osman senden bir kuş istiyorum ” dedi. Osman şaşırarak “ Niçin? ” diye sordu.“ Yemek için ” diye yanıtladı Seydegül gelin. Osman bu isteğe bir anlam veremedi ama “ olur ” dedi. Seydegül gelin ise bir koşu bahçede ateş yakıp kuşları teneke üzerinde kızartmayı; yağları aka aka kemiklerini iyice sıyırmayı hayal ediyordu,

Kardeşinin elinden tutan Osman, Neşati köprüsünü geçip dere kenarında ki kamışlıktan en kalınlarından iki uzun kamış kesti. Çakısıyla onları düzledi.  Ucundaki püskülleri temizledi. Birini kardeşine verdi. İki kardeş uzun kamışlarla yılan tehlikesine karşı önlerindeki otlara vura vura Vacide’nin bağı boyunca yürüdüler. Tepeyi aşınca Sağır Hafız’ların bostanın etrafında dizili sıra dutlara vardılar. Ağaçların altındaki otların üstü silme kara dut doluydu. İki kardeş yorulmuş, sıcaktan terlemişlerdi. Ağaçların altına oturup, dökülen dutlardan yemeye başladılar. Tatlı karadutların bir tanesi insanın ağzını dolduruyordu. Esen rüzgar, dut dalları silkeledi. Baş parmak büyüklüğünde kocaman bir dut, pat diye kardeşinin başına düştü. Karınlarını tuta tuta güldüler. Tekrar yola koyuldular. Çokalcı Deresi boyunca yürüyüp Koca havuza vardılar. Gölette, Galaların oğlu Recep ineklerini suluyordu. Osman ve kardeşine ıslık çalıp el salladı. Suyun etrafı ulu badem ağaçlarıyla çevriliydi.  Gövde kabukları çatlak, kalın koyu yeşil dalları göğe uzanan bademler, vadi boyunca yayılıyordu. Üzerleri pıtrak gibi sarıasma kuşları ile doluydu. Yüksekten akan suyun uğultusu sarı asmaların cıvıltılı korosuna karışıyordu. Osman, en tombul sarı asmaların Koca Havuz çevresindeki bademlerde olduğunu biliyordu.

Kuşları uyurken vurmak günah diye ıslık çalıp hepsinin uyandığından emin oldu. Boynundan sapanını ve cebinden çakıl taşlarını çıkardı. Taşı sapanın derisine yerleştirdi ve göz hizasına getirerek sapanın lastiğini iyice gerdi. Taşın fırlaması ile sarı asmanın pat diye yere düşmesi bir oldu. Parlak sarı, siyah çilli tüylerle kaplı kanatlarının altı uçuk sarıydı ve tombul karnı yumuşacıktı. Birbiri ardına yere düşen sarı asmaları kardeşi koşup topluyordu. Saydılar tam on beş tane vurmuşlardı.

Osman, Koca Havuzun çeşmesinde kuşların tüylerini yolup çakısıyla kesip içlerini yıkadı, temizledi. Usta avcılar gibi hepsini bir bir ayaklarından ipe dizdi. Kuşları öldürdüğü için pek üzülmüyordu. Babası da ölmüş, cennete gitmişti.  Kuşlar da her halde cennete giderlerdi. Babası aklına düşünce yine hüzünlendi. Yol boyunca kardeşiyle hiç konuşmadı. İkisinin de elinde uzun kamışları, ipe dizili kuşları, etrafı kızıl pembeye boyayarak batan güneşi arkalarında bırakıp sessizce yürüdüler. Birden kısa pantolonunun açıkta bıraktığı ayak bileğini kocaman bir diken çizince Osman irkilerek kendine geldi. Ayağından akan incecik kanı tükürükle temizledi. Güneşin ucu iyice batmış, bulutlar morarmaya başlamıştı. Osman arkasından sekerek ona yetişmeye çalışan kardeşinin elinden tutup adımlarını hızlandırdı.

 Osman’ı kapıda karşılayan annesi oğlunu iki yanağından öptü. Elinden kuşları alıp bir kez daha yıkadı. Toprak tencereye dizdi. Üzerine patlıcan, biber, domates doldurdu. Maltızda ağır ağır pişen güvecin kokusu mahalleyi sardı. Bey dayılar yemeğe doyamadılar. Osman’ı kutladılar.

İncir yaprağına sarılı kuşlar elinde Osman, sarmaşıklı kapının demir halkasını birkaç kez hem vurdu, hem de “ Seydegül yenge ” diye seslendi. Az sonra kapı açıldı ve saman benizli Seydegül gelin kapıda göründü.  Osman’ı ve elindekini görünce yüzü aydınlandı. Elindekini aldı ve ona beklemesini işaret ederek içeri girdi. Az sonra elinde, ağacın en büyük kırmızı, yeşil alaca narıyla kapıda göründü. Seydegül yenge narı verirken Osman’ın kirpi saçlı başını okşadı; ayrıca ona teşekkür etti.

Osman’ın iki avucundan büyük narın olgunluktan kabukları çatlamıştı. Koca topun içinde, kırmızı şeffaf boncuk taneleri görünüyordu. Nar topunu görünce Osman’ın kara gözleri sevinçle kıvılcımlandı. Hemen cennetteki babasını düşündü. Eğer bu narı bir tek tane dökmeden yerse Urkuş ninenin dediği gibi cennete babasını yanına gidebilirdi. Sevinçten elleri titreyerek nara uzandı. Nar Osman’ın avucundan taştı. Olgun nar yere düşüp patladı. Şeffaf mercan taneleri etrafa saçıldı. Osman şaşkın ve üzgündü.“O kadar çok kuş vurdum ki sanırım cennete babamın yanına gidemeyeceğim ” diye ağlamaya başladı. İki damla yaş yanaklarında yuvarlandı.
sonra >
< önce