Sevgililer Günü
Yağmurlu bir şubat günüydü. Karanlık bulutlar kentin üzerini örtmüştü. Üst üste yığılı apartman blokları arasına sıkışan çıplak ağaçların cılız dalları, rüzgarla kırılacak gibi savruluyordu. Bacalardan çıkan isin karattığı çatılardaki martı çığlıkları, kentin uğultusuna karışıyordu. Yağmur damlalarıyla yıkanan camın ardından manzarayı seyreden Halil Bey’in yüreğinin sıkıntısını bu görüntü bir kat daha arttırdı.

Halil Bey, kadın giysileri astarlayan, diken ve pazarlayan “Özgü Konfeksiyon”un sahibiydi. Bu işe tezgahtarlıktan başlamış kurnazlığı, zekası ve biraz da pintiliğiyle Osman bey’in sayılı toptancıları arasına girmeyi başarmıştı. O kabul etmiyordu ama modelleri karısı çizmeye başlayalı beri işler iyice açılmış yurt dışına ihracata başlamıştı.

Halil Bey, pencerenin önünden çekildi. Salonda amaçsız, ne yapacağını bilemeden dolandı durdu. Arkadaki yatak odasına geçerken holdeki boy aynasına gözü takıldı. Bir süre aynada kendisini inceledi. Bıyıklarını düzeltti. Göbeğini içine çekip vücudunu yandan inceledi. Kendisini oldukça yakışıklı buldu. Boyu biraz kısaydı. Bir zamanlar çocukların arkasından “Götten bacaklı” diye bağırışlarını duyar gibi oldu. Olumsuz düşünceleri kafasından kovdu. “Böyle bir adam terk edilir mi?” diye kendi kendine sordu.

Halil Bey’in karısı evi terk etmiş bir aydır kızının yanında kalıyordu. Daha önce de kız evden ayrılmış kendi başına ev açmıştı. “Bunlara rahat batıyor. Yedikleri önlerinde, yemedikleri artlarında, daha ne istiyorlar ki?” diye yüksek sesle söylendiğinin ayırtına vardı. Haksız da sayılmazdı. İyi para kazanıyordu. Kendi üzerine yaptığı tapuların sayısı yediye yükselmişti. Parayı o kazanıyordu,  onun sözü geçerdi. Onlardan hizmet ve itaat beklemek hakkıydı. Karısıyla tartışmanın neden çıktığını hatırlamaya çalıştı. Sonra sigorta konusu aklına geldi. Karısı atölyede çalışmaya başlayalı beş yıl olmuştu ve sigorta istiyordu. Sigortayı ne yapacaktı ki? Onun en büyük sigortası kocasıydı. “Daha sigorta yapmadan evi terk etti. Yaptırsak kim bilir ne yapacak?” diye farkına varmadan yine sesli düşündü.

Halil Bey’in canı çok sıkılıyordu. Bir süre dolanıp durdu. Birkaç kez koridoru arşınladı. Mutfağa girdi, çıktı. Sonunda salona geçip koltuğuna oturdu. Ayaklarını, önündeki sehpanın kristal çanağını yana iterek üzerine koydu. Karısı olsaydı bunu yapamazdı. On gündür canı ayaklarını yıkamak, dişlerini fırçalamak istememişti. Ayak yıkamak ve diş fırçalamaktan nefret ederdi. Hele soğuk suyla ayak yıkamak yok mu, öldürseler yapmazdı. Karısı her akşam su ısıtıp, plastik leğeni odanın ortasına getirir, ayaklarını yıkar, bir güzel de kurulardı. Köpek leşi gibi kokusuna katlanmaktansa, yıkamaya razı olurdu karısı. Hem yıkar hem de yandan yumurta gibi dışarı fırtlak tarak kemiğiyle, kartal pençesi gibi içine kıvrık uzun tırnaklarıyla, eğri büğrü kara kıllı ayaklarıyla alay ederdi. Bir keresinde karısıyla dargındılar da, ayaklarını kızına yıkatmak istemiş, bunda ne kötülük varsa kız, evi nasıl terk edeceğini bilememişti. O günden beri ayrı evde yaşıyordu. Şimdi karısı da kızının yanına gitmişti.

Halil Bey oturduğu yerde şeklini hiç bozmadan kumanda aletiyle televizyonu açtı, kanalları dolaştı. Hepsinde aynı şey vardı. “Sevdiklerinize bir kırmızı gül hediye edin, ona sevdiğinizi söyleyin” diyen anonslar art arda geçti. “ Sen Valentina günü de neymiş? diye kendi kendine sordu. “Boşuna masraf. İnsanları gereksiz tüketiciliğe itiyorlar. Üstelik kalıcı da değil hemen soluyorlar” diye düşündü. Hep paradan kaçınıp karısına hiç çiçek almadığını hatırladı. Televizyonu kapatıp kalktı, telsiz telefonu aldı eline,aynı yerine tekrar oturdu. Aile dostları olan Aslan Beyi aradı. Ona karısının eve gelmesi konusunda aracı olup olamayacağını sordu. “Alında önemli bir şey yok, her evde olan tartışmalar” dedi. Karısının durduk yere sigortalı olmak istediğini, onun da kendini kaybedip karısına küfrettiğini, ona bir tokat aşk edip evden kovduğunu da söylemedi. “Benim sizi aradığımı sakın söylemeyin” demeyi de ihmal etmedi. Gururlu adamdı. Karısı, sağa sola telefon edip aracı olmalarını bilsin istemiyordu.

Halil Bey için zaman geçmek bilmedi. Vaktinden önce içki sofrasını kurmak üzere mutfağa geçti. Bir parça beyaz peynir kesti. Kenarları elma desenli geniş cam tabağa yerleştirdi. Büyükçe bir domatesi ince ince dilimledi. Buzdolabı bomboştu. Şimdi karısı olsaydı en azından iki çeşit zeytinyağlı dolapta hazır olurdu. Karısı yemek konusunda çok becerikliydi. Kısa zamanda ona ne güzel sofralar donatırdı. Güzellik deyince karısının güzelliği aklına geldi. Güzel kadındı, vücudu hala genç kız gibi incecikti. Birlikte geçen uzun yıllar vücudunu bozamamıştı ama yeşil gözlerindeki bakışı hırçınlaştırmıştı. Ayrıca her geçen yıl biraz daha çenesi düşmüştü. Çok konuşup her şeyi söyler olmuştu. Ne zaman öpmek için karısının yanına sokulsa, çürük sarı dişlerine bakarak “ağzın kokuyor yine dişlerini fırçalamamışsın” diye onu azarlardı. Dişlerini porselen yaptırdıktan sonra karısı onun ağız kokusundan o da diş fırçalamaktan kurtulmuştu.

Halil Bey dolaptan büyük altınbaş rakısını alıp dolabın kapağını kapattı. Elma desenli cam tabağı, rakı şişesini, ince uzun iki limonata bardağını alıp (rakısını suyla içerdi.) tepsiye yerleştirdi. Tepsiyi alıp salona geçti. Ayakları oymalı küçük sehpanın üzerine içki sofrasını hazırladı. Televizyonun karşısındaki koltuğa yerleşti. İçkisini yudumlarken kumanda aletiyle bir kez daha kanalları dolaştı. Kanalların tümünde “Sevgililer Günü” ile ilgili programlar sürüyordu. “Bizim gençliğimizde sevgililer için Sen Valentina günü mü vardı?” diyerek televizyonu kapattı, kumandayı bıraktı.

Issız evde birden çınlayan telefonun tiz sesi, Halil Bey’e çatalındaki peyniri düşürttü. Bir telaşla telefonu açtı. Arayan yakın dostuydu. “Karısı ile görüştüğünü, eve dönmeyi düşünmediğini” söylüyordu. Karısı eve dönmek için ekonomik güvence istiyordu. “Eğer evlerden biri ile arabanın birini üzerine yapar, sigortasını da öderse belki” diyordu. “O zaman canı isteyince, en azından mallar gidecek diye endişelenir de beni kapıya koyamaz” diyordu. Halil Bey, aldığı olumsuz yanıtın yanı sıra aile sırlarının ortaya dökülmesine de endişelendi. “Onu evden kovduğumu söyleyip beni el aleme iki paralık ediyor” diye düşündü. Telefonu kapatırken dostunun sesini de pek beğenmedi. Bu ses karısına hak verir, kendisini ise yargılar gibiydi, biraz soğuktu.

Halil Bey telefonu kapatınca söylenmeye başladı. “Ekonomik güvence de neymiş? Bu karı azdı” diye homurdandı. Daha önce de, “ Kaç senedir yanında çalışıyorum. Beni sigortalı yap” diye sızlanmıştı. Hatta daha da ileri gidip yazlığın üzerine yapılmasını, ona da bir araba alınmasını istemişti. Ama Halil Bey, bu istekleri pek ciddiye almamıştı. Otuz yıllık nikahlı karısı değil miydi? Kendi üzerine mal mülk edinmek de neyin nesiydi? Geçinden versin, ona bir şey olsa mallar kime kalacaktı? Çocuklar büyüdüğünden beri o da çalışıyordu; Özgü Konfeksiyon’da modelistti.

Kadın inceliğinin ve zevkinin modellere yansıması, satışları ikiye, hatta üçe katlamıştı. Ama yine de malların bir kısmını onun üzerine yapmayı gözü götürmüyordu. Feministlere verdi veriştirdi. “artık çok oluyorlar! Sürekli kadın haklarını gündemde tutup uyuyan yılanı uyandırıyorlar. Bir ev, bir araba alıp onun üzerine yapana kadar onu boşar yenisini alırım daha ucuza gelir” diye söylendi.

Telefonla gelen haber Halil Bey’in iştahını kaçırmıştı. Tek başına içkinin de pek tadı olmuyordu. İçine anlamını çözemediği panikle karışık bir sıkıntı çöktü. Yatak odasına geçip karısının evi terk etiğinden beri yalnız yattığı geniş karyolaya uzandı. İki elini başının altında kenetleyip öylece yattı. Zaman geçmek bilmiyordu. Bu yaştan sonra tek başına yaşamak ne zordu. Başına bir iş gelse, hasta falan olsa gece vakti kime başvururdu. Panikle karışık sıkıntı yine basar gibi oldu. Aklına hep de kötü şeyler geliyordu. Ölür kalır, cesedi kokar da kimsenin haberi bile olmazdı. Birden karısını eve getirmeye karar verdi. Kararlı insanların kendinden emin davranışlarıyla, enerjik bir şekilde yataktan kalktı; giyinmeye başladı. Karısının en sevdiği koyu gri, ince çizgili takımını çıkardı gardıroptan. Son temiz gömleğini giydi. Karısının hediyesi, gri-pembe şal desenli kravatını taktı. Bıyıklarına ve saçlarına koku sürdü. Saçlarını düzeltti. Göbeğini içine çekip görünüşünü bir kez daha inceledi aynada. Yaşı geçkince damat gibi olmuştu. Ama yine de terk edilmeyecek kadar yakışıklı buldu kendisini. Tarak kemiklerinin çarpıtıp deforme ettiği ayakkabılarını, özenle parlatıp dışarı çıktı.

Arabanın arka koltuğuna yerleştirdiği çiçek sepeti, virajlarda hafif yana yatıyordu. Çiçekçiye, “Sevgililer gününe yakışır güzel bir sepet olsun” dediğinde on milyon tutacağını düşünmemişti. Bozuntuya vermemiş ama içinden “soyguncu herifler” diye küfrü basmıştı. Bu yüzden kavşaklarda sallanan sepete düşman gibi bakıyordu. Boğaz köprüsünden çıkıp Levent yoluna saptı. Karşıya geçince yağmur hızlanmış silecekler yağmur suyunu temizlemeye yetişmez olmuştu. Kızının oturduğu sitenin henüz yolu yapılmamıştı. Derin çukurlarla bezeli yolda, arabanın altını vurdurmadan yavaş yavaş geçmeye çalıştı. Site iyi aydınlatılmamıştı. Kibrit kutuları gibi dizili bloklarda tek tük yanan cılız ışıklar titreşiyordu. Eve yaklaştıkça içi bir garip oldu. Sevgilisiyle ilk buluşmaya giden delikanlılar gibiydi. Kendine hakim olamıyordu. Kalbi hızla çarpmaya başlayınca kendine kızdı. Arabadan inince soğukta biraz kendine gelir gibi oldu; sakinleşti. Sepeti kucaklayıp, sitenin 30/A numaralı kapısından girdi; üçüncü kata çıktı ve altı numaralı dairenin zilini çaldı.

Halil Bey yol boyunca karısı kapıyı açınca ona neler söyleyeceğini düşün müştü. “Hayatım sana çiçek getirdim” dese, karısının “Otuz yıldır bana roka, marul dışında bir tek bitki getirmedin de şimdi mi aklın başına geldi” diye alaylı sesini duyar gibi oldu. Zile ikinci kez bastı. Karıcığım, “Sevgililer Günü’nü kutlarım” diye söze başlamak istedi. Bu kez de “Sen Sevgililer Günü falan bilmezsin, beni kandırmak için sana kim akıl verdi?” diyen karısının sorgulayan yüzü geldi gözlerinin önüne; ondan da vazgeçti. Sonunda “Karıcığım, seni eve götürmeye geldim” diye söze başlamaya karar verdi. Bu arada zile, üçüncü kez bastı. Zilin melodik tınısı apartman boşluğunda uzun süre yankılandı. İçeriden sürüklenen terlik sesi duyar gibi oldu. Kulağını kapıya yaklaştırıp dikkatle dinledi. Halil Bey, karısının kapının gözünden bakıp,  ona kapıyı açmadığını düşündü. Bir süre kapıda karasız ve umutsuz bekledi. Elindeki çiçek sepetini kapının önündeki paspasın üzerine bıraktı. Kalbi kırık bir şekilde ayaklarını sürüyerek merdivenlere yöneldi.

Halil Bey’in 30/A numaralı bloğu terk etmesinden yaklaşık bir saat sonra yeni evli çift sinemadan evlerine döndüler. Ayaz içlerine işlemiş; paltolarına ve birbirlerine sıkı sıkıya sarılmışlardı. Merdivenleri çıkınca dairelerinin kapısında gösterişli bir çiçek sepetiyle karşılaştılar. Saman sarısı sepeti çevreleyen kırmızı kalın kurdele önde büyük bir fiyonk oluşturuyordu. Kırmızı goncalar, öpülmeye hazır dudaklar gibi kadife yapraklarını aralayıp ince boyunlarını sepetten dışarıya uzatmışlardı. Kenarları ince nakışlı koyu yeşil yapraklar arasından goncalar çevreye yakut renkli ışınlar ve güzel kokular saçıyordu. Yeni evli çift sepeti görünce önce ikisi de şaşırdı. Sonra genç adam sepetin üzerinde kimden geldiğini gösteren bir işaret ve kart aradı; sepette kart yoktu. Sepetin karısına geldiğine hükmetti., Kıskançlıktan çılgına dönen genç kocanın yüzü bir anda güllerin rengini aldı. “Anlaşılan eski sevgilin seni unutamamış” diyerek sepeti kaldırdığı gibi genç kadının başına geçirdi.

Aslında anlaşılan oydu ki, yeterli derecede alkollü olan Halil Bey, dumanlı kafayla blokları karıştırmış, çiçeği yanlış kapıya bırakmıştı. Şüphesiz Saint Valentine’in mezarında kemikleri sızlarken bir Sevgiler Günü daha böyle geçip gitmişti.
sonra >
< önce