Susamlı Simitler
Koyu çevreleyen yeşillik, içine serpiştirilmiş küçük beyaz evleriyle tepelerden kat kat kumsala dek uzanıyordu. Taraçalar, iki yanı hercai menekşelerle çevrili merdivenlerle birbirine bağlıydı. Tepesi sivri, Çinli şapkalı hasır şemsiyeler dizili kumsal, iri dantel dilimleri gibi kıvrımlar çizerek kıyı boyunca uzanıyordu. Denizin açıklı koyulu camgöbeği dalgaları güneşe sürekli göz kırpıyor, dalgaların beyaz köpükleri, bitmeyen gel-gitlerle kumsala ıslak eğriler çiziyordu.

Beyaz köpüklerin düzlediği ıslak kumsalda ayak izlerimi bırakarak yalınayak yürüyorum. Erkenden çıktığım sabah yürüyüşleri beni mutlu ediyor. Esintiyle savrulan kum taneleri yüzümü okşuyor. Saçlarım uçuşuyor. Birden kıyıyı yalayıp duran dalga seslerinin arasından titrek ince bir ses duyuluyor:
“ Simitçiii... Gevrek simitlerim var.”
Villaların bahçeleri ile kumsal arasında uzanan dar patikadan küçük, çelimsiz bir erkek çocuğunun önce başındaki, üzeri naylonla örtülü simit tablası, ardından kendisi görünüyor.
“Simit ister misiniz? Efendim” bana soruyor.
“Sorulur mu? İsterim elbet. Simidi çok severim” diye yanıt veriyorum .

Simidi gerçekten çok severim. Çıtır çıtır, sıcacık, tüm üzeri dolu dolu susam kaplı, hele fırından yeni çıkmış ve gevrek olanına bayılırım. Anadolu’da çalışırken yolu İstanbul’a düşen arkadaşlara hep simit ısmarlardım. “Bol susamlı olsun, eğer alabilirsen Eminönü meydanından al” diye de sıkı sıkıya tembihlerdim. Yaz tatillerinde İstanbul’da olduğum zamanlar en büyük zevkim, Yeni camii önünden aldığım simidi Kadıköy vapurunda Dünya klasiklerinden birini okurken yemekti. Küçük simitçi:
“Kaç tane” diye sorunca ben de,
“Simidin mücadeleci kişiliğini seviyorum” dedim simitçi çocuğa. Anlamadı ve boş bakışlarla güldü.
“Baksana, şerbetler, Cola ve Pepsi karşısında çoktan havlu attılar. Ama simit öylemi ya! Hamburger, tost ve pizza karşısında yenilmedi, varlığını eskisi gibi sürdürüyor. Onu hala seviyor ve yiyoruz” dedim. Beni anladığını, parlayan gözlerle ve dökülmüş ön dişleriyle gülümseyerek gösterdi.

Dokuz yaşındaymış simitçi İsmet. Babası kalorifer tamircisiymiş ama kendileri sobalı evde oturuyorlarmış. Annesi dışarıya dantel örüp azda olsa para kazanıyormuş. İsmet’in bir de kız kardeşi varmış. O daha okula gitmiyormuş. İsmet dördüncü sınıfa geçmiş. İki yıldır tatillerde simit satıp biriktirdiği para ile ders kitaplarını alıyormuş. İsmet’in altın sarısı saçları kısa kesik. Çilli yüzünü, iri mavi gözleri aydınlatıyor. Kısa şortunun altında bacakları çöp gibi incecik. Ayaklarında plastik terlikler...
Bana simitleri uzatırken,
“Bu yaz daha çok para biriktirmeliyim” diyor İsmet.
“Niçin ?” diye soruyorum.
“Dördüncü sınıfa geçtim. Öğretmenimiz tarih ve coğrafya atlası da istedi” diye yanıtlıyor. Civciv gibi sarı yusyuvarlak başını okşuyorum. Bu küçücük bilinçli çocuğu çok seviyorum.

“Sabahları saat kaçta kalkıyorsun?” diye soruyorum.
“Altı buçukta kalkıyorum. Yedide fırında sıraya giriyorum” diyor.
“Yaz tatilinde erken kalkmak zor gelmiyor mu?” diyorum.
“Hayır, alıştım. Geç kalırsam fırında simit bitiyor” diye yanıtlıyor.
“Sabah çok erken geçiyorsun, Tatilde insanlar geç kalkıyor. Daha uyuyorlar” diyorum.
“Fırından yeni çıktılar. Sıcak sıcak dağıtıyorum. Ben şimdi onları terminalde otobüs yolcularına satarım” diyor. İsmet tablasını başına koyarken ince titrek sesiyle “Sıcak simit” diye bağırarak uzaklaşıyor. İki tarafını ot bürümüş patika boyunca ilerleyen İsmet'in arkasından sesleniyorum.
“Bana her sabah iki tane getirir misin?” Ardından sana sürprizlerim olacak demek istiyorum. Ama susuyorum. Ertesi gün tarih, coğrafya atlaslarını görünce yüzünde ki mutluluğu, olmayan ön dişlerinin aydınlık gülüşünü hayal ediyorum.
“Olur, her sabah bu saatte” diye yanıtlıyor.
“Taze simit, yeni çıktı fırından” İsmet’in ince titrek sesi giderek zayıflıyor.   

“Çocukların her türlü istismar ihmal ve sömürüye karşı korunmasını ve hiçbir şekilde ticaret konusu yapılmamasını, çocukların uygun bir asgari yaştan önce çalıştırılmamasını; sağlığını ve eğitimini tehlikeye sokacak; fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişmesini engelleyecek bir işe girmeye zorlanmamasını” beyan eden Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi’ni düşünüyorum. Dünyada tarım, inşaat ve madencilik sektöründe küçük yaşta çalıştırılan çocukları, ülkemizdeki töre kurbanı çocukları, kız ve erkek çocuk ayrımını, kız çocuklarının okutulmak yerine başlık parası denilen ücret karşılığında evlendirilmesini düşünüyorum. “Ağır çocuk hakları ihlallerinin yanında erken kalkıp simit satmak çok hafif kalıyor” diyerek  ona simit ısmarladığım için de kendimden utanıyorum.

Birden kırmızı giysili küçük bir kız beliriyor kumların üzerinde; ellerini iki yana açmış uçar gibi koşuyor.  Onunla birlikte, toprak yolun kıyısındaki ebegümeçlerinin üzerinden sarı benekli el gibi kocaman bir kelebek de havalanıp uçmaya başlıyor. Küçük kız sekerek kelebeğin peşinden koşuyor. Kelebek, dantel kanatlarının altın tozlarını ışıldatarak dans ediyor. Geniş eğriler çizerek yükselip alçalıyor. Küçük kızın kırmızı bantlı sandaletlerine kum doluyor. Onları çözüp eline alıyor. Etekleri uçuşuyor. Sarı örgülü saçlarının ucundaki kurdeleler esintiyle savrulup çözülüyor. Kırmızı giysili kız kelebekle dans ediyor. Peşinden koşarak küçük elleri ile kelebeği yakalamaya çalışıyor. Kelebek ebegümeçlerinin üzerine bir konup bir uçuyor, dantel kanatlarını havaya dikip titretiyor, tekrar uçuyor ve yükseliyor. Küçük kız sıçrayarak koşuyor. Küçük kız ve kelebek, ikisi birlikte yükseliyor, güneşin altın tozlarına karışıp gözden kayboluyorlar.

Çocukluğum iç Anadolu’da tarihi kalıntılara yakın bir kasabada geçti. Babam başka bir bölgeye tayin olmadan önceydi. Ben altı yaşlarında belki biraz daha büyüğüm. Sanırım annem hasta, hep midesi bulanıyor. Rengi ayva sarısı, sabahları kusuyor da. Kimseye bir şey soramıyorum. Ama çocuk kalbim endişeli bir bekleyiş içinde. Biraz iyileşen annem bu kez durmadan yiyip bir şeyler örüp dikmeye başlıyor. Bu arada bana da bir kırmızı hırka örüyor. Kırmızı ajurlu hırkamın iki yanında cepleri ve tarçınlı akide şekeri gibi şeffaf düğmeleri var.

Bir gece aniden annemi hastaneye kaldırıyorlar. Geceyi hastanede annemin yanında  geçiren babam, sabah eve gelince beni kucağına alıyor. Saçlarımı okşarken bir erkek kardeşimin olduğunu söylüyor. Oğlu olduğu için çok mutlu; gözlerinin içi gülüyor. Sanırım artık beni eskisi kadar sevmeyecek. Ben biricik değilim artık. Babam:
“Teyzene müjdeyi sen vermelisin” diyor. Evet teyzeme haber vermeliyim ama kardeşimin doğumu müjdeli haber mi, bilemiyorum. Sanırım biraz endişeliyim, kıskanıyorum. Şimdilik  “nereden çıktı şimdi bu çocuk” diyorum. Biraz büyüyünce benden çok sevildiği için kapı arkasına sıkıştırıp çimdiklediğim, “senin o gök gözlerini oyarım” dediğim, hatta daha da ileri giderek yüzüne kezzap atmayı bile düşündüğüm kardeşimin müjdesini vermek üzere teyzemin evine doğru yola koyuluyorum.

Üzerimde kırmızı basma elbisem ve annemin ördüğü kırmızı ajurlu hırkam var. Ayağımda kırmızı bantlı sandaletlerimle koşuyorum. Nefes nefese koşarken hırkamın önü açılıyor. İki örgü sarı saçlarım arkamdan uçuşuyor. Bahçede çiçekleriyle uğraşan teyzeme, benim boyuma gelen bahçe duvarının üzerinden sesleniyorum. “Annem kurtuldu” -aslında bu sözün anlamını pek bilmiyorum- “Bir erkek kardeşim oldu” diyorum. Teyzem sevinçle sarılıp beni kucağına alıyor ve öpüyor.
“Artık abla oldun, yaramazlık yapmak yok” diyor. Teyzem, ajurlu kırmızı hırkamın cebine bir sarı yirmi beş kuruş müjde parası koyuyor. Paraya, kardeşimin doğumundan çok daha fazla seviniyorum.

Sarı yirmi beşliğimi avucum da sımsıkı tutarak teyzemin bahçesinden fırlayıp, çarşıya doğru koşmaya başlıyorum. Çarşı fırınının sabah simitleri henüz yeni çıkmış. Fırın mis gibi kokuyor. Üzeri silme susam kaplı simitlerin en kocamanını seçiyorum, annem için. Loğusa ziyaretine eli boş gidilmez, bu bir yerlerden kulağıma çalınmış, belki de annemden öğrenmişim. Fırıncıdan simidi annem için sarmasını istiyorum. Paranın üstünü kırmızı hırkamın cebine koyup, annemi ve erkek kardeşimi ziyaret etmek için hastaneye doğru koşmaya başlıyorum. Öyle hızlı koşuyorum ki, saçlarım uçuşuyor, kırmızı hırkam sırtımdan çıkacak gibi oluyor…

Kumsalın sonundaki kayalıklara oturup İsmet’ten aldığım gevrek simidi yemeğe başladım. Muhteşem manzara karşısında ve çocukluk anılarımın eşliğinde çıtır simitle sabah kahvaltısı yapmaktan mutluyum. Martılar kayalıklarda vahşi bir ezgi tutturmuşlar, çığlık çığlığa. Bir martı, kocaman beyaz kanatlarını açıp yükseklerde duruyor ve süzülerek ışıltılı sulara iniyor. Uçları kara benekli kanatlarını usul usul yelpazeleyip tekrar göğe yükseliyor. Kanatlarının hareketi, kayalara çarpan dalgaların sesiyle uyumlu bir gelin gibi dans ediyor. Birden martılar iki oluyor, birlikte dans ediyorlar. Dansın ritmi hızlanıyor birden. Bir kanat vuruşuyla ışıklı maviliğe birlikte pike yapıyorlar. Kanatlarının ucu suya değip ıslanıyor. Birlikte, yan yana ıslak maviliği yalayarak uçuyorlar. Hızlanan esintiyle turuncu gagaları yukarı, güneşe doğru uzanıyor. Güneşin yansımaları arasında kanatlarını birbirine sürterek, kıvrak danslarını görsel bir şölene dönüştürüyorlar. Ansızın güçlü gagaları, vahşi ezginin eşliğinde birbirine vuruyor. Suların camgöbeği maviliğine kanatlarının ak gölgesi düşüyor. Anılarım sanki martılarla dans ediyor

Üsküdar’da Çinili Camii’nin yanında ki iki katlı ahşap evde oturuyoruz. Ben ortaokula gidiyorum. Ali Selim liseye gidiyor. Ali Selim bizim mahallenin en yakışıklı delikanlısı, belki en yakışıklısı değildir ama bana öyle geliyor. Ali Selim’in bir sürü kardeşi var. Babası halde hamallık yapıyor. Ali Selim de ailesine yardım için okul çıkışı akşam simidi satıyor. At pazarında ki taş fırından alıyor simitleri ve tablasına apartman gibi üst üste diziyor. Sağ koluna taktığı üçayaklı sehpa ile başındaki tablayı destekliyor.

Ali Selim akşam üstü İskele meydanında, işinden dönenlere simit satmaya giderken hep bizim kapının önünden geçiyor, “Taze simit, gevrek simit, sıcak sıcak... Şimdi çıktı fırından” diyerek. Bu sesi duyunca nasıl heyecanlanıyorum, kalbim nasıl çarpıyor anlatamam. Telaşla, alt kattaki kış odasına koşuyorum. Hemen pencereyi yukarı kaldırıp tahta desteğini koyuyorum. Dışarı doğru bombeli, oymalı demir parmaklıkların arasından elimi uzatıp iki tane sarı beşliği Ali’nin avucuna koyuyorum. Eli elime değiyor. Ellerim titriyor bazen beşliğin birini yere düşürüyorum. Yanaklarım, kulaklarım kızarıp yanıyor. Göz ucuyla Ali’yi inceliyorum. Olayı keşfeden ablam beni kızdırıp eğleniyor, “Akraba evliliğinden doğmuş, eğri bürü, kara kuru oğlanın nesini beğeniyorsun” diyerek. Bana yakışıklı görünüyor, ablam ne derse desin. Siyah saçları kıvır kıvır. Kara gözleri birer ateş parçası sanki, insanın içine işliyor. Yandan sehpa ile desteklediği başındaki simit tablası boyunu daha da uzun gösteriyor.
“Küçük kız sana en susamlısını veriyorum” diyor. Bana “küçük kız” demesine biraz bozuluyorum.  Kış boyunca akşamüstleri annemle birlikte ahşap evimizin cumbasında çayla simit yiyoruz. Annem simide olan aşırı ilgimin sırrını çözemiyor. Yalnız annem mi? Ali Selim de ona aşık olduğumu hiç anlayamıyor. Her akşamüstü onun yolunu gözlediğimi, geceler boyu onu düşünüp hayaller kurduğumu, üniversiteyi kazanınca onu üniversiteli kızlardan kıskandığımı, Ali Selimler bizim mahalleden taşınınca yorganı başıma çekip gizli gizli ağladığımı hiç bilemiyor.

Kuyruğu kat kat, beyaz dantel gelinliğim içinde kuğu gibi süzülürken uzun duvağım yerlerde sürünüyor. Ali de siyah smokinlerini giymiş el ele yürüyoruz. Düğünümüz Üsküdar’ın en gözde düğün salonunda Sunar düğün salonunda yapılıyor. Biz salona girince, “I found my love in  Portofino” çalmaya başlıyor. Ali Selim’in kollarında, elimde beyaz gül demeti sabahlara kadar dans ediyorum. Elimden tutup beni döndürüyor, beyaz güllerle süslü gelinliğimin etekleri uçuşuyor. Birlikte göğe yükseliyor, bulutların üzerinde dans ediyoruz. Ali beni öpüyor. Altımızda sonsuz mavilik, etrafımızı saran martıların çığlık çığlığa coşku dolu ezgileri eşliğinde dans ediyoruz.

Hızla bana doğru pike yapan bir martı, elimdeki simit parçasını kapıp havalanıyor. Hiçbir zaman gerçekleşmeyen;  belki binlerce kez hayal ettiğim düğün töreni böylece sona eriyor. Büyü bozuluyor ve ben, beyaz bez pabuçlarımı elime alıp ıslak kumlarda ayak izlerimi ve bana mutluluk veren, yaşadığım o güzel anıları geçmişte bırakarak geldiğim yoldan geri dönüyorum.

sonra >
< önce