Umuda Yolculuk
Siyah mantolu, dal gibi ince genç bir kadın, elinde valizi, omzunda seyahat çantası ile ürkek ama kararlı adımlarla vapurdan inip gar binasına yöneldi. Saçları erkek çocukları gibi kısa kat kat kesikti. Kısa sarı saçlarıyla olduğundan da genç görünüyordu. Koyu yeşil gözlerinde kırgın insanların hüzünlü bakışları vardı. Yürürken önüne bakıyor, gözlerini yabancı gözlerden kaçırıyordu.

İmparatorluğun son döneminin görkemli izlerini taşıyan gar binasının oymalı taş kulelerine başını kaldırıp uzun uzun baktı. Yüksek kemerli girişin üzerindeki renkli camlardan süzülen ışık telaşlı kalabalığın üzerine kırılıp uzuyor, belirsiz sesler tavan oymalarında yankılanıyordu. Kalabalığın arasına karışan genç kadın elindeki valizini yere koydu ve bilet gişesi önünde uzayan sıraya girdi; biletini alıp dört numaralı perona doğru yöneldiğinde yağmur başladı. Adımlarını hızlandırdı. Kompartımanın sol tarafındaki, tek kişilik koltuğa eşyalarını yerleştirip oturduğunda, yağmur iyice hızlanmıştı.

“Mavi Tren dört numaralı perondan hareket etmek üzeredir” anonsu duyulunca yakınlarını yolcu etmeye gelenler telaşla kucaklaşıp kompartımanı boşaltmaya başladılar. Genç kadın arkadaşlarıyla evde vedalaşmış, istasyona onu geçirmeye gelmelerine izin vermemişti. Tren garları ona hep hüzün verirdi. Babasını Ankara’ya sorgulamaya, bir daha geri dönmeyen erkek kardeşini askere bu gardan yolcu etmişlerdi. Şimdi aynı yerden kendisi kente veda ediyordu.

Anonstan az sonra tren ritmik sarsıntılarla hareketlendi. Trenin akışıyla birlikte kentin renkli ışıkları da hareketlenmeye, hızla yanıp sönmeye başladı. Fırtınayla karışık yağan yağmur da hızını arttırdı. İri damlalar kompartımanın camlarından süzülürken genç kadın başını arkaya yasladı; gözlerini kapadı. Bu yolculuk, iç dünyasında geçmişe yapacağı yolculukla bütünleşeceğe benziyordu.

“ Ayni bu günkü gibi bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. İki genç, Edebiyat Fakültesi’nin yabancı dil kurslarından çıkmışlardı. Hava kararmıştı. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Delikanlı, kızı şemsiyesinin altına alıp, kendi atkısını boynuna doladı. Birbirlerine sıkıca sarılarak yağmura aldırmadan Eminönü’ne kadar yürüdüler. Delikanlı üzeri silme susam kaplı, sıcak akşam simitlerinden aldı. Birlikte Kadıköy vapuruna bindiler. Üst güvertedeki kuytu köşelerinde birbirlerinin sıcaklığını hissederek oturdular. Genç, adam küçük simit parçalarını bir martılara bir genç kızın ağzına veriyordu. Şehir Hatları vapurunun projektörü gece mavisi denizi aydınlatıyor, beyaz köpükler bir görünüp bir kayboluyorlardı. O yanında olunca genç kızı, ne gecenin karanlığı ne de denizin köpüklü dalgaları korkutuyordu. Bazen Boğaz’ın serin esintisi onların kuytu köşelerine ulaşıp genç kızın saçlarını dağıtıyordu. Dalga dalga omuzlarına dökülen, uzun sarı saçlarını, genç adam sevgiyle okşayarak düzeltiyordu.”

“Bilet kontrol lütfen” diyen kondüktörün sesiyle genç kadın daldığı geçmişteki anılardan sıyrıldı. Gözlerini açtı ve telaşla çantasını karıştırıp biletini başında bekleyen memura verdi. Bilet kontrolünden sonra koltuğunu yatırıp gözlerini kapadı. Sanki gözlerini kapayınca bulunduğu andan geçmişe daha kolay geçiş yapıyordu. Eski anıları kaç kez canlandırmış, kaç gez geçmişin üzerinden geçmişti bilemedi. Bildiği bir şey varsa evini özlüyordu. İçi acı bir özlemle doluydu. Her birini tek tek sevgiyle seçerek aldığı eşyalarını, kitaplığını, çocukluktan başlayarak biriktirdiği kitaplarını, özenle tozunu alıp parlattığı cam kaplarını, gözyaşı şişelerini, ışıltılı küçük kadeh koleksiyonunu, balkonunu bahçe gibi renklendiren pembe, kırmızı sardunyalarını özlüyordu. Çiçekleri, susuzluktan, bakımsızlıktan çoktan kurumuşlardır. Ama onu asla özlemiyordu.

“Eyüp mezarlığının arnavutkaldırımlı dik yokuşunu iki genç el ele çıkıyorlardı. Loş ve dinlendirici bir ortamdı. Kuşların cıvıltılı korosu eşliğinde, güneş ancak servilerin göğe değen uçlarını aydınlatıyor, katı tırnakları zarif bir örtü gibi sarıçiçeklerini, mezar taşlarının üzerine serpiyordu. Mezarlık yokuşunun tepesine gelince Haliç’in geniş kıvrımlarıyla ortadaki adacıkların oluşturduğu doyumsuz manzara ortaya çıktı. Genç adam kolunu kızın boynuna doladı. Piyer Loti kır kahvesine ulaşana dek, dar patika boyunca öylece yürüdüler.

Duvarlarını sedef kakmalı, ahşap çerçeveli eski fotoğrafların süslediği kır kahvesinin etkileyici ortamında, bakır mangalın yanında el ele oturdular. Orta kahveleri mavi mineli gümüş kapaklı fincanlarda geldi. Kahvelerini içerken genç adam cebinden çıkardığı siyah kadife kutudan, üzeri Kibele kabartması ile bezeli kalın alyansı, genç kızın parmağına taktı. ‘Kybele Anadolu’nun ilk kadın tanrıçası, sen de benim tanrıçam olur musun ?’ diyerek.”

Genç kadın birden uyandı. Yanağı pencerenin pervazında uyuya kalmıştı. Pervazın iz yaptığı yanağı uyuşmuştu. Bir an nerede olduğunu algılayamadı. Kompartımanın ışıkları karartılmış, herkes uyuyordu. Yere kaymış olan mantosunu üzerine örttü. Camdan dipsiz karanlığa bakarken, eli istem dışı parmağındaki alyansını kontrol etti. Yıllardır çıkartmadığı yüzüğün boşluğuna alışması biraz zor olacaktı. Karanlık dağların yükseklerinde şimşek çaktı. İnce, parlak bir bıçak sırtı aşağıya kaydı. Genç kadının gözü, camdan aşağıya sicim gibi süzülen yağmur damlalarına takıldı kaldı.

“Beyaz lake karyolanı üzerindeki pembe saten yorganı, perdenin aralığından giren güneş boylu boyunca aydınlatıyordu. Geç kadın yorganın beyaz iş örtülerini aralayıp yatakta doğruldu. Başucunda komodinin üzerindeki sarı pirinç saati, kulaklarından tutarak kendine çevirdi. Saat on olmuş uyuya kalmışlardı. Ayaklarını karyoladan aşağıya sarkıtıp, terliklerini aradı. Beyaz dantel geceliği göğüslerinin duru beyaz yuvarlaklığını açıkta bırakıyor; sırtına dökülen uzun sarı saçlarıyla geline benziyordu. Genç kadının pencereye yaklaşıp perdeleri açmasıyla yattığı yerden onu izlemekte olan genç adamın yataktan fırlaması bir oldu. ‘Sen ne yaptığını sanıyorsun? Utanmasan camın önüne çırılçıplak soyunup çıkacaksın’ diyerek genç kadının kolundan çekerken yüzüne bir tokat patlattı. Bir anda neye uğradığını şaşıran genç kadın ‘Ama tüller örtülü, yalnızca keten perdeyi açtım. Üstelik yedinci kattayız’ diyebildi. İçinde bir şeyler kırıldı, koptu; yanağı ateş gibi yanarken, gözlerinden yaşlar boşandı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Bu daha evliliklerinin ilk günlerinde yediği ilk dayaktı.”

Kompartımanın penceresinden karanlık boşluğa ve camdaki yansımasına bakan genç kadının yanağı hala yanıyordu; süzülen gözyaşlarını, eliyle sildi. Tren, Eskişehir yol ayrımında makas değiştirdi. Görevli memur, elindeki fenerle işaret verdi. Bazı yolcular uyandılar. Tek tük kısa kesik konuşmalar duyuldu. Hareketlenen tekerlekler dönmeye başlayınca, sesler kesildi. Yolcular yeniden uykuya daldılar.

“Genç kadın, bütün gün mutfaktan çıkmamış, özenle çeşitli yemekler hazırlamıştı. Kocasının yaptıklarına pişman olup, aralarını düzeltmek için davet ettiği arkadaşlarına kendi evlerinde ilk kez yemek daveti veriyorlardı. Zeytinyağlı taze fasulyeyi, kenarları ince yaldızlı porselen kaba boşaltırken genç kadın ‘bir daha olmayacak, beni çok seviyor, kıskançlıktan yaptı. Bir daha olmayacak’ diyordu.”

Tren büyük bir gürültüyle tünele girince her yer karardı. Genç kadın bir şey görmez oldu. Kompartımanın ısınan havasından sıkılarak üzerini açtı. Tren tünelden çıkınca önündeki fileye takılı pet şişeden biraz su içti. Başını arkaya yaslayıp gözlerini kapattı.

“Yemek masasının beyaz fisto örtüsü üzerinde gümüş yaldızlı porselen tabaklar ve kristal şarap kadehleri, mum ışığında daha da güzel görünüyordu. Genç kadının hazırladığı fırında sebzeli tavuk ve çökelekli muska böreği, fakültede doçent olan eşinin arkadaşları ve eşleri tarafından çok beğenilmişti. Servis yaparken bir ara sıkılan genç kadın üzerindeki hırkasını çıkardı. Siyah ipek bluzunun üzerine dökülen sarı saçları ışıl ışıldı. Şarabın etkisiyle yanakları koyulaşmış, iri yeşil gözlerinin güzelliği daha bir ortaya çıkmıştı. Yemekten sonra herkes kahvelerini yudumlarken, suskunlaşan genç adam, içkisine devam etti.

Genç adam konukları geçirdikten sonra masayı toplamaya başlayan karısının karşısına dikip bağırmaya başladı. ‘Sen ne biçim kadınsın? Elin adamlarının önünde soyunup ne kadar ateşli olduğunu mu göstermek istedin.’ Ev kadını olarak ilk sınavının ve gecenin güzel geçtiği düşüncesiyle övgü bekleyen genç kadın, ‘içkilisin saçmalıyorsun’ diyerek kocasına döndüğünde kocasının gözündeki gözlükleri çıkarıp komodinin üzerine koyduğunu gördü, ardından yüzüne inen yumrukla yere yuvarlandı. Elini sızlayan ağzına götürdü; patlayan dudağından kan damlıyordu. Yerden kalkmaya çalışırken, karnına yediği şiddetli tekmeyle iki büklüm oldu. Yumruklarını halıya gömüp ağlamaya başladı. Çaresiz, boğulurcasına saatlerce ağladı. Yemek masasının mumu sönüp her yer karardığında genç kadın içine çekerek hala ağlıyordu.”    

“Çalışmalısın. Sen yüksek öğrenimini, bütün gün eve kapanıp bulaşık, çamaşır yıkamak için yapmadın. Evlendiğinden beri içine kapanıp ürkek biri olup çıktın. Çok az dışarıya çıkıyorsun. Hatta hiç çıkmıyorsun. Eskisi gibi giyinip, kendine de bakmıyorsun. Yoksa sen mutlu değil misin? Eşinle aran nasıl? Konuş benimle lütfen, susma. Kadın dediğin kendine güvenmeli, kendi ayakları üzerinde durabilmek için de çalışmalı. Sen sürekli ev işi yapmaktan sıkılmıyor musun? Ülkenin bu çok öğretmene gereksinimi varken, sen mesleğini yapmıyor, kendini eve kapatıyorsun. Hafta sonları bizi gruba katıl. Gelecek hafta sana da bilet alırım; operaya gideriz. O gün genç kadın fakülteden arkadaşına, hayal kırıklığına uğradığını, mutsuz olduğunu kocasının çalışmayı bırak yalnız sokağa çıkmasına bile izin vermediğini, tüm hareketlerinin kontrol altında olduğunu, dayak yediğini, onurunun kırıldığını ve çıkış yolu bulamadığını söyleyemedi; korkuyordu…”

Her dayaktan sonra, genç kadın O’na bir şans daha tanıyordu. ‘Beni çok seviyor, gözünden bile kıskanıyor. Ben de hareketlerimde daha dikkatli olmalıyım. Artık genç kız değilim, evli bir kadınım’ diyor hareketlerini kontrol altına almaya çalışıyordu. Ancak ne kadar dikkatli olursa olsun, şiddet beklenmedik bir anda ve akıl almaz bir şekilde onu buluyordu. Şaşkın, titrek ve ürkekti; kendine olan güveni hepten yok olmuştu. Canını yakan kısır döngüden çıkamayacak gibi görünüyordu.

Her dayaktan sonra da genç adam siniri geçince, yaptıklarına pişman oluyor, karısına çiçek ve türlü hediyeler alarak kendini affettirmeyi başarıyordu. Dayak sonrası armağanları ve aşk seansları sıradanlaşmaya başlamıştı. Önceleri gözlerindeki parıltıları sevgi ve aşk belirtisi olarak algılayan genç kadın, o bakışlardan ürker olmuştu. Eş, dost ve arkadaş toplantılarını kaldırmışlardı, artık ne gidiyorlar ne de konuk kabul ediyorlardı. Bu durum şiddet krizlerinin arasını açmış biraz seyreltmiş görünüyordu.

Gün ağarmaya başlamıştı. Mavi tren, Sivrihisar’ı geçmiş, Polatlı’ya doğru yol alıyordu. Dağların ardındaki morluk eflatuna dönerken, yüksek yamaçların arasındaki üçgen boşluktan önce kızılımsı aydınlık ardından, usulca güneşin ucu göründü. Genç kadın gözlerini açtı; saatine baktı. Trenin Ankara’ya ulaşmasına az kalmıştı. Genç kadın uyuyunca rahatlıyor, olayları az da olsa unutuyordu. Uyku unutmanın en güzel ilacıydı. Güneş ışınlarının yüzüne gelmesini engellemek için perdeyi çekti ve gözlerini kapadı.

“Fakültenin her yıl yapılan geleneksel mezuniyet balosuna öğretim üyeleri eşleriyle birlikte katılmışlardı. O gece genç kadın Boticelli’nin Venüs’ün Doğuşu tablosundaki Venüs kadar güzeldi. İnce vücudunun  saran, siyah askılı bir tuvalet giymiş, saçlarını sırt dekoltesi üzerine dalga dalga bırakmıştı. Genç adam da siyah smokinlerinin içinde kendinden emin ve çok yakışıklı görünüyordu.  Kokteyl için bahçesi deniz kıyısı boyunca meşalelerle ışıklandırılmış olan tarihi yapının geniş merdivenlerinden inerken genç adam eşinin kolunu hafifçe tutarak kendine çekmiş ve kulağına çok güzel olduğunu fısıldamıştı. Genç kadın o gece, kocası ile dans ederken, yüzünün yarısını örten ipek saçlarını arkaya atarken, kristal kadehlerde şampanya içerken çok mutluydu. Ama bu mutluluğun her an bozulacağı korkusuyla arada, artarda kadehleri boşaltan eşinin yüzünü ürkek bakışlarla inceliyor, “Acaba hatalı bir hareketim oldu mu” diye endişeleniyordu. Her zaman bu geceki gibi mutlu olabilmeyi diledi içinden. Başını, sarayın altın varaklarla bezeli, yüksek tavanlarına kaldırıp dua etti. Gece saraydan ayrıldıklarında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Genç adam suskunlaşmış, yol boyunca hiç konuşmamıştı. Genç kadının da alışkın olmadığı şampanyadan başı ağırlaşmış, uykusu gelmişti. Başın, eşinin omuzlarına yasladığında genç adam oralı olmadı.

Evlerinin kapısından içeri girer girmez, daha ayakkabılarından önce gözlüklerini çıkaran genç adam bağırmaya başladı; hiddetten yüzü mosmor, sıkılı yumruklarıyla saldırıya hazırdı. ‘Sen ne biçim kadınsın? Gece boyunca saçını düzeltip, başını kaldırıp işaret verdin; elin adamlarıyla gizlice selamlaştın. Anlamadım mı sanıyorsun, sen beni aptal mı sanıyorsun?’diyerek genç kadını saçlarından yakaladığı gibi sürüklemeye başladı. Genç kadının, kendini korumaya çalışırken yüzüne yediği yumruklardan burnundan kan boşandı. Yerlerde tekmelenen genç kadının çığlıkları gecenin karanlığına karıştı. ‘Artık hiç kimseye saçını düzelterek selam veremeyeceksin’ diyen genç adam, çalışma odasından getirdiği makasla, eline doladığı altın sarısı uzun saçları, kökünden koyun kırkar gibi kesmeye başladı. Genç kadının kesilen saçları, burnundan akan kanlara bulaştı; yapış yapış oldu.”

Genç kadın ertesi gün, telefon edip yardım istediği, arkadaşı tarafından hastaneye kaldırıldı. Günlerce hastanede yattı, psikolojik tedavi gördü. Boşanma davası ile avukat ve arkadaşı ilgilendiler. Dava süresince arkadaşının teyzesinin evinde saklandı. Genç kadın tek celsede boşandığı eşini, o korkunç geceden sonra bir daha görmedi.

Tren, keskin bir düdük çalarak Ankara garına girdi. Kendilerini karşılamaya gelenleri görmek için yolcular önce pencere önlerine doluştular. Valiz, çanta, palto ve paketlerini toplayanlar, çocuklarının elinden çekiştirenlerle kompartıman hareketlendi. Genç kadın kısa saçlarını parmaklarıyla düzeltti. Saçlarının uzayıp eski halini alması zaman istiyordu. Başkentin ilçelerinden birine lise tarih öğretmeni olarak atanmıştı. Bundan sonra geçen zaman, onun kaderini belirleyecekti. Mantosunu giydi; seyahat çantasını ve valizini alıp merdivenlere yöneldi; kendinden emin adımlarla Ankara garının kalabalığına karıştı. O, ülkede aynı kaderi paylaşan yığınlarca kadından yalnızca biriydi. Rasat tepe üzerinden yükselen güneş, Anıtkabir’in görkemli sütunlarını, Aslanlı yolu ve genç kadının geleceğini aydınlatıyordu.
sonra >
< önce