Evliya Çelebi'nin izinde

İSTANBUL'UN CAMİLERİ
"Yüz Tarihi Camii"






Kentlerin Kraliçesi İstanbul…

"İstanbul güzeldir, fakat onun garipliği, güzelliğinden fazladır. İnsan bu kentte ne yapacağını şaşırır, arzular birbiri üstüne yığılır ve zaman kaybolur gider. insan hem bütün ömrünü bu kentte geçirmek ister, hem de çantalarını kaptığı gibi hemen ertesi gün o'ndan uzaklaşmak ister"

Edmondo De Amicis

Bir zamanlar üç kıtanın payitahtı ve yirmi kadar ülkenin kraliçesi, iki ummanın ve iki cihanın efendisinin mukaddes kenti, bir tarafı karaya, iki tarafı denize bakan, İslam dünyasının "Ümmi Dünya" Dünya'nın anası kabul ettiği bir kent İstanbul. Sabah şafağıyla birlikte ilk gün yüzüne çıkan, gece karanlığında gümüş ışıklar saçan, minareler kenti İstanbul'un, dünyanın en güzel yerine kurulduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktur. Kente girişte günümüzde gökdelenlerin bozmaya çalıştığı, minareleriyle Sarayburnu sırtlarından o muhteşem silüet karşılar sizi. Denize bakan Marmara sahilleri surlarıyla önünüzde uzanır. Surların üzerinden upuzun fildişi kuleler gibi bir sürü parlak külahlı minare yükselir göğe. Sırasıyla pembe Ayasofya'nın yanında altı minareli Sultan Ahmet, on kubbeli Süleymaniye, minarelerinin aksi denize vuran Yeni cami ve daha ötelerde Fatih ve Yavuz Selim camileri görünürler. Anadolu tarafındaysa Kızkulesi'nin ardından Üsküdar camileri tepeler üzerinde inci gibi dizilirler. Süt renginde ve gümüş parlaklığında şeffaf göğün altında kentin silüeti belirginleşirken, minarelerin uzun beyaz gölgeleri safir renkli denizin üzerine düşer; gümüş kubbeler parıldar. Dünyanın bu en güzel manzarasında, birbirine karışan hayalle gerçeğin sınırını, kuğu görünümlü boğaz vapurlarının keskin düdüğü çizer.

Bütün bu güzellikleri tuhaf bir düzensizlik ve karışıklıkla birlikte içinde barındıran; yaşlı bir kraliçeye benzeyen İstanbul'un eski ve büyük camilerine yapacağımız gezide yalnız değiliz. 17. yüzyılın en büyük Türk gezgini olan Evliya Çelebi, bizimle birlikte olacak. Geçmişten günümüze köprü kurmamızda bize yol gösterecek. Medrese ve Enderun'da öğrenim görmüş olan Evliya Çelebi, 1630'da başlayan, 1682'de ölümüyle Mısır'da son bulan; aralıksız elli yıl süren gezilerinin İstanbul Camileri ile ilgili bölümünü bizlere masal tadında anlatacak. Kendisinin naklettiğine göre Çelebi bir gece rüyasında Hazreti Muhammed'i görmüş: "Şefaat ya Resulallah" diyecekken heyecandan " Seyahat ya Resulallah" deyivermiş ve böylece gezilerine başlamıştır. Osmanlı imparatorluğunu gezdiği gibi Avrupa'da da birçok yer görmüş olan Evliya Çelebi, gezdiği ve gördüğü ülkelerin tarihi, coğrafyası, sanatı, söylenceleri, folkloru ve gelenekleri hakkında bilgi verir, dil özelliklerini anlatır. Anlattığı masalların, olmayacak hikâyelerin yanı sıra bu bilgilerin verilmesi eseri değerli kılmış, bir kaynak eser durumuna yükselmesini sağlamıştır. Evliya'nın üslup oyunlarına hiç özenmeyen dili, yaşadığı çağa göre son derece açık, duru ve fantastiktir. Bir kültür haritası niteliğini taşıyan "Evliya Çelebi Seyahatnamesi" on ciltlik büyük bir eserdir. Seyahatname'nin birinci cildi, İstanbul'un tarihi ve kültürel yapısı ile kentin camilerine ayrılmıştır.

İstanbul'un yedi tepesini süsleyen camileri birlikte gezeceğimiz ünlü gezgin hakkında sizleri kısaca bilgilendirdikten sonra Çelebi ile birlikte düştük İstanbul yollarına yoksa, daldık İstanbul trafiğine mi desek daha doğru olur bilemem neyse… Elimizde Evliya'nın "Seyahatnamesi" ile birlikte birer birer İstanbul camilerini ziyaret etmek üzere yola koyulduk. Ben önce Evliya çelebi'ye saygı ve sevgimden onun rüyasında " Şefaat ya Resullullah" yerine "Seyahat ya Resullullah" dediği Ahi Çelebi Camii'nden başlamak ve İstanbul Camilerini semtlere göre gruplandırmak istedim. Ama daha sonra, alfabetik sıraya göre gezmemizin uygun, olacağına karar verdim. Ayrıca Osmanlı mimari tarzları ve süsleme sanatları hakkında okuyucuyu bilgilendirmenin de doğru olacağı düşüncesiyle bu konuları içeren kısa bir bilgi ile kısa bir sözlüğü çalışmanın sonuna eklemeyi uygun buldum. İstanbul camilerini anlamak ve onları çeşitli yapı mozayiği içinde nereye oturtmamız gerektiğini bilmemiz açısından yararlı olacağı kanısındayım.

Bu açıklamadan sonra İmparatorluk başkentinin yedi tepesine kurulmuş dini mimari örneklerinin şaheserleri olan, "İstanbul Camileri"ni anlatmaya geçebiliriz. İstanbul camilerinin gerçek sayısı çok daha yüksek; Diyanet İşleri Başkanlığı'nın verdiği bilgiye göre Türkiye genelinde seksen iki bine yakın camiden, yaklaşık üç bin kadarı İstanbul'da bulunuyor. Bu nedenle biz, Bizans imparatorluk dönemi kiliselerinden camiye çevrilmiş olanlarla Selatin camileri başta olmak üzere yüz tarihi camii ile sınırladık araştırmamızı. Mimar Sinan yapılarını mutlaka aldık ve alfabetik sıraya koyduğumuz; Abbas Ağa Cami ile başlayıp Zeynep Sultan Cami ile son bulan bu çalışmaya, yapıları bina edenler yani yaptıranlar ve mimarları hakkında da kısa bilgileri de ekledik.

Camilerini incelemek üzere İstanbul'u gezerken bir başka gezgin, Evliya Çelebi'den iki yüz yıl sonra Osmanlı başkentine bir gezi yapan Edmondo De Amicis'i de unutmadık. İtalyan yazar "İstanbul" adlı yapıtıyla zaman zaman gezimizde bize eşlik etti. Sanki İstanbul Camilerini iki gezgin ile birlikte gezdik; onların gördükleriyle naçizane kendi görüşlerimizi, yapıların yüzyıllar öncesi durumlarıyla günümüzdeki hallerini dilimiz döndüğünce size anlatmaya çalıştık. Yapıtımızı daha şiirsel kılmak için de İstanbul'a ve camilere adanmış dizelerle süsledik. Yedi tepeli İstanbul'un cami ve minarelerine hergün "Bir Başka Tepeden" baktık. Gördük ki İstanbul, külliyeleri ki içinde darülhadisler, şahıslara mahsus servetlerin muhafaza edildiği emanetler, kütüphaneler, medreseler, tıp medreseleri, sıbyan mektepleri, hanlar, imaretler, darüşşifalar, kervansaraylar, hamamlar bulunur; bir dağın eteğine toplanmış gibi büyük mabedin etrafına toplanmış ve dev gibi ağaçların gölgelediği misafirperver ve hayırsever bir kent.

Gece çökünce, yıldızlarla alevlenmiş gökyüzü, Marmara sularına iner. Parlak ay, kentin kubbelerini gümüş rengine boyarken, uzun sur duvarlarının içine gölgeler düşüren servi ve çınar ağaçlarının uçlarını aydınlatır. Kuleler, minarelerin gümüş külahları, alemler, tunç kapılar, aralardan parıldayan yaldızlı parmaklıklar ve birbiri ardına sönen küçük pencereleri ile kocaman kent uykuya dalar. Şimdi Edmondo De Amicis gibi bütün bu bulanık hayaller ve karmaşık kent dokusu içinde, koca sahnlarda, secdeye kapanıp dua edenlerin meydana getirdiği uzun safların ortasında bir zerre gibi kaybolmuş, kubbe pencelerinden süzülen ışıktan gözlerimiz kamaşmış, çini ve hat ışıltılardan şaşkına dönmüş, yapıların ululuğundan sersemlemiş bir halde ilerliyelim. Minarelerin birbirine karıştığı, filpaye, sütun ve kubbelerin sonu gelmez sıralar halinde uzandığı, bitmez tükenmez kalabalığın arasından sıyrılarak, alfabetik sıraya göre aşağıdaki şekilde listelediğimiz; her birinin bir güzelliği veya bir söylencesi ya da kendine özgü bir ayrıcalığı olan İstanbul camilerini birer birer yazmaya başlamanın zamanı. Çünkü Tanrı'nın bütün nimetlerinden nasibini almış olan bu kentte, en büyük ve anıtsal yapılar ancak Tanrı için yapılmıştır.

Nermin Özsel

site kullanım koşulları
sonra>