tuy

Su Perisi Sinope'nin Ülkesi

"Çok zamanlar önceydi; denizler daha derin, bulutlar daha beyaz, bağlar daha verimliydi. O mavi zamanlarda. Yine o günlerde tuzu mavi, suyu mavi, taşı mavi denizlerin kıyılarında denize bir yumruk gibi uzanan yarımadada, dağların arasında sessiz vadiler gizlenirdi. Orada herşey maviydi, deniz mavi, orman mavi, yağmur ve güneş maviydi. Toprak mavi, denizdeki balıklar, suda süzülen gemiler maviydi. Canlı cansız herşey, insanlar hatta geçip giden zaman bile maviydi."

Mine Soysal'ın "Mavi Zamanlar" adlı destansı öyküsüyle renklendirdiğimiz gezi yazımıza, bu kez Karadeniz kıyısından merhaba diyoruz. Sarp sınır kapısından, Istrancalara, falezlerin kıyısından, yaylalara ve ucu bulutlu sıra dağlara boynunu uzatan bu topraklarda durağımız Sinop. Yağmur bulutlarının, bitmeyen dalgaların izini sürerek, rüzgara karışan martı çığlıklarının ve sis düdüklerinin arasından süzülerek Karadeniz'de bir gezintiye çıkıyoruz. "Namaste", "Fas'ta Yolculuk" ve "Sarı Otobüs" adlı yapıtların yazarı Özcan Yurdalan, yolculuğa çıkmayı bakın nasıl betimliyor:

"Yolculuğa çıkmak başka bir hale geçmektir. Hele görülecek yerler, kullanılacak araçlar, geçirilecek zaman biraz ön bilgi, daha çok sezgi ve en fazla raslantıya bağlıysa, yollarda olmak, bağımlılık yaratan kötü alışkanlıklardan biri oluverir. İnsanın gövdesi, yatağına bir türlü yerleşemez; sırtı çanta ister. Keşfedilmemiş coğrafyalar artık yoktur. Ancak her iklimi, her gönül başka yaşar. Yolcu için yönler sekiz değil on tanedir. Dokuzuncusu ruhuna, onuncusu aklına gider ve yönlerden hangisini menzil tutarsa tutsun, ruhuyla aklına da yönelmiş demektir."

Biz de aklımıza giden yolu menzil tutup önce yörenin tarihine çeviriyoruz gözlerimizi. Grek dilinde "Deniz" anlamına gelen "Pontus" adı Antik çağda Kızılırmak nehrinin doğusunda kalan Karadeniz bölgesine ad olmuş. Bölgede insan yerleşiminin tarih öncesi dönemlere kadar indiği ve Sinop kentinin mö. 7. yüzyılda bölgeye gelen Yunanlı kolonistler tarafından kurulduğu biliniyor. Bu tarihi bilgi mitolojik bir söylence ile de süsleniyor. Şöyle ki:

"Tanrılar tanrısı Zeus, ırmak tanrısı Osopos'un güzel kızı su perisi Sinope'ye bir görüşte aşık olmuş. Su damlasından doğan; bir su damlası duruluğundaki Sinope, güzelliğiyle aklını başından almış Zeus'un. Tanrı Zeus bir sabah Sinope'yi görmeye ırmak kıyısına gitmiş. Sinope'nin kulağına, 'Olympos'un tahtından vazgeçersem bana gönlünün tahtını açar mısın' diye seslemiş. Ardından korku içinde kalan genç kıza Olimpos'un en güçlü tanrısı Zeus, her dileğini yerine getireceğine söz vermiş. Sinope de bakire kalmak dileğinde bulunmuş. Tanrıların babası bu isteği çaresiz kabul etmiş ve büyük bir aşkla bağlandığı güzel kızı getirip Karadeniz kıyısında Sinop sahiline bırakmış. Aradan binlerce yıl geçtiği halde Sinop'un çok güzel ve bakir kalmasının sırrı bu söylencede gizliymiş."

Söylenceler bir yana tarihi gerçekler, mö. 4. yy başlarında Karadeniz kıyılarında I. Mithridates Ktistes tarafından Pontus Krallığının kurulduğunu söylüyor. Tarihi kayıtlara göre, mö. 302-64 yılları arasında yaşayan bu devletin ilk başkenti İris nehri üzerindeki Ameseia kenti imiş. Burada dört Pontus kralına ait kaya mezarları bulunmuş. mö.183'te kral Pharnakes, devletin merkezini Sinope'ye taşımış. Bu sırada kıyıdaki Yunan kolonileri de Pontus devletine bağlanmış. Pontus Krallığı, Selevkos hanedanının çöküşünden sonra bölgenin önemli siyasi güçlerinden biri olmuş ve Anadolu'nun büyük bir bölümü ile Makedonya'ya ve Kırım'a egemen olmuş. Önceleri Romalılarla iyi geçinen Pontus Krallığı, 6. Mithridates döneminde "Mithridates Savaşları" olarak tarihe geçen Roma savaşlarına girişmiş. Kral Mithridates'in müthiş yaşam öyküsü Anadolu tarihinin bilinmeyenleri arasında gizli.

Altmış yıl kadar tahta kalan 6. Mithriadates Aupator Dionysos döneminde, Pontus'un sınırları ve gücü genişlemiş. 6. Mithradates Aupator tarihte "Büyük" adını hak eden ender liderlerden biriymiş. Altmış yıllık hükümdarlığının kırk yılını Roma ile çarpışarak geçirmiş. Güçlü bir bedene ve yüksek bir zekaya sahip olan kral, Roma'nın en amansız düşmanı olarak tarihe geçmiş. Mithridates, gençliğinde avcılık yapmış, iyi silah kullanbilen, cesaretli ve bilgili bir kralmış. Babasının suikast sonucu ölümünden sonra ülke yönetimini ele geçiren annesi Laodike tarafından zehirlenme korkusu onun zehir bilimci olmasını sağlamış. Yedi yıl Pontus dağlarında yaşayan Mithriadates, yabani bitkilerden elde ettiği zehiri üzerinde deneyerek kendi adıyla anılan panzehiri bulmuş. mö. 120'de iktidarı ele geçirdikten sonra annesini, kral olan kardeşi Khretos'u, eşlerini, kız kardeşini, oğullarından ve kızlarından bazılarını öldürtmüş. Saray entrikaları ve ihanetler onu oldukça acımasız yapmış; öldürdükleri arasında Kappadokia ve Bithynia kralları da varmış.

Öte yandan sarayının kapılarını bilginlere açan Kral Mithradates, çok dil biliyor ve değişik uluslardan oluşan halkına, askerlerine kendi dillerinde seslenip, onları başarıyla yönetiyormuş. Çok geçmeden Galatia ve Paflagonia'nın bir kısmını ele geçirmiş. Bithynia kralını tahtından indirdikten sonra Romalılara karşı savaşa başlamış. Geç dönem Roma Cumhuriyeti'nin savaşçı generallerinden Marius, Sulla ve Pompeius komutasındaki Roma ordularını bozguna uğratmış. Mithradates, mö. 88'de, seksen bin kişinin öldüğü savaşı kazanarak Asya kralı olmuş ve Pergamon'a yerleşmiş. Ardından adalara saldırmış ve Atina'yı işgal etmiş. Elli yıla yakın Romalıların Anadolu'ya girmelerini engel olmuş.

Roma ordularına karşı uzun süren savaşlar sonunda Kral Mithradates, güçten düşmüş ve yenilmeye başlamış. mö. 74'de önce Ermenistan'a damadı Tigranes'in yanına ardından Kırım'a sığınmış. Ordusunu yenileyip tekrar Roma'nın karşısına çıkmış. Ancak mö. 66'da Fırat üzerinde Pompeius tarafından kesin yenilgiye uğratılmış. Bu sırada oğlu Pharnakes de boş durmuyormuş, Romalılarla işbirliği içinde babasına başkaldırmış. Roma ordularına karşı yaptığı son savaşı kaybeden Mithradates, önce eşini ve kızlarını, ardından kendisini zehirlemiş. Ancak vücudunun bağışıklığı nedeniyle zehir etki etmeyince İskitli korumasına kendisini öldürmesini emretmiş. mö.63'de Romalılarca tahta çıkarılan oğlu Pharnakes, değerli armağanlarla birlikte babasının cesedini Roma generali Pompeius'a göndermiş. Kaynaklar, Pompeius'un bu savaşçı kralın cesedini gömülmek üzere ülkesine geri gönderdiğini ve İskender'den sonra gelen kralların en büyüğü olan Mithraadates'in, doğduğu Sinope kentine gömüldüğünü; Roma'ya sağ teslim olmayan Pontus kralının, bizzat Pompeus tarafından yaptırılan görkemli bir anıt mezarda yattığı bilgilerini de kaydediyor.

Zehir bilimci olan Mithradates, Roma askerlerini zehirleyerek tarihte ilk kimyasal savaşı gerçekleştiren kişi olmuştur. Günümüzde Kral Mithridates'ın başkenti Sinop'taki sarayının ve mezarının ortaya çıkarılması için arkeolojik kazılar sürdürülmektedir. Kazılar tamamlanıp Kral Mithridates'ın sarayı, mezarı ve dört metrelik olduğu rivayet edilen altın heykeli gün yüzüne çıkarıldığında Anadolu arkeolojisinin Çatalhöyük ve Göbeklitepe'den sonra Sinop kenti ile müthiş bir sıçrama yapacağı kesindir.

Bugün Sinop kenti girişinde sizi, Kral Mithridates'dan yaklaşık iki yüz elli yıl önce yaşamış olan elinde feneriyle yaşlı bilge Diogenes ve köpeği karşılıyor. İyon filozofu Diogenes de Kral Mithridates gibi Sinop doğumlu ama sarraflık yapan babasıyla birlikte kalp para bastıkları için ülkeden kovulmuşlar. Diogenes Atina'da kendisine sığınacak yer ararken Antistenes'in kurduğu "Knizm Felsefesi" ile basit ve sade bir yaşamın savunucularından olmuş.

Güçlü bir kişiliğe sahip olan Diogenes, ustaca konuşur ve sözlerini alaycı nüktelerle süslerdi; ona göre refah, nezaket, güzel sanatlar ve bilim cezalandırılmaları gereken fazlalıklardı. Güzellik, zenginlik, onur, asalet iğrenilecek değerlerdi. Din ve kanunlar da politikanın icatlarıydı. Sade yaşam felsefesinin dozunu kaçıran Diogenes'in düşünceleri zamanla kendisine "köpek" adını verecek kadar aşırı bir şekil aldı. Diogenes'e bir isteği olup olmadığını soran Büyük İskender, onun meşhur olan şu sözleri ile şaşırdı; "Gölge etme başka ihsan istemem." Antipater'in verdiği paltoyu da kabul etmeyen Diogenes'in bir keşkül, bir sopa ile Atina'da Jupiter tapınağının kemeri altında fıçı içinde uyuduğu, yalınayak, gündüz vakti elinde bir fenerle dolaşarak, soranlara, "İnsan arıyorum" diye yanıt verdiği söylenir. Aşağılık, başıboş bir yaşamın olduğu kadar ince, dokunaklı ve nükteli özgür bir kişiliğin temsilcisi olan filozofa sahip çıkan Sinoplular kent girişine pek de güzel olmayan bir heykelini dikmişler.

Sinop kentinin en görkemli mimari yapısı, kentin adıyla özdeş olan zindanı; oldukça ağır bir hüznü içinde barındıran zindan, kentin en eski yapısı. Aslında zindan olarak kullanılan kale, yaklaşık dört bin yıl önce bölgede yaşayan Gaskalılar tarafından yapılmış. Daha sonra bölgeye sırasıyla egemen olan Grek, Pontus, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar tarafından korunmuş, güçlendirilmiş veya eklerle genişletilmiş. Sinop'un 1214 yılında Selçuklular tarafından alınışından hemen sonra sultan izzettin Keykavus kaleye kuzey-güney yönünde paralel bir sur ekleyerek iç kale oluşturmuş. Sur üzerine savaşa katılan komutanların adının verildiği her biri yirmi iki metre yüksekliğinde beş adet burç oturtulmuş. Selçuklular zamanında yapı tersane olarak da kullanılmış. Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belge ise 16. yüzyıl sonlarına 1568 yılına dayanmaktadır. İç kalenin zindana dönüşmesi 19. yüzyıl sonlarında; daha sonraları yapıya çocuk hapishanesi olarak kullanılmak üzere bir bina eklenmiş. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde Sinop'u anlatırken renkli ve oldukça abartılı üslubuyla zindandan şöyle bahsetmekte;


"Büyük ve korkunç bir kaledir. Üç yüz demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından on adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar."

Günümüzde müze olarak gezilen yapının kapısına asılan sarı levhanın üzerinde, zindana kapatılan azılı katillerin listesi yer alıyor. Şöyle bir de not düşülmüş: "Birinci Dünya Savaşı sırasında azılı katillerden düşmana karşı çete harbi yapmak üzere bir alay kurulmuş ve bu mahkumlar Yakup Cemil'in emrinde Sinoptan ayrılmıştır." Kuşkusuz mahkumların hepsi azılı katiller değildir. Cezaevinde çok sayıda edebiyatçı, siyaset adamı ve subay yatmıştır. Kırım Hanı Devlet Giray, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Ruhi Su, Burhan Felek, Zekeriya Sertel listede yer alan isimlerden bazılarıdır. Sinop zindanı özellikle 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında çok sayıda siyasi tutukluya evsahipliği yapmış ve burada yatanlarca yazılan pek çok yapıta da esin kaynağı olmuştur. Denizin sesini duyup, mavisini göremeyen Sabahattin Ali'nin aşağıdaki dizeleri pek ünlüdür;

Dışarda deli dalgalar,

Gelir duvarları yalar,

Beni bu sesler oyalar,

Aldırma gönül aldırma.

Sinop Cezaevi'nin sur duvarlarıyla çevrili kocaman geniş bir avlusu var. Avluya girdiğinizde taş duvarları, kemerleri ve kuleleriyle tarihi doku sizi etkiliyor. Hele taş duvarların, kemerlerin, pencere pervazlarının arasından sarkan öbek öbek çiçekler, duvarların boz zeminini renklendirirken aslanağzı, şebboy, papatya ve katırtırnağı demetleri burada yatanların anısına çok özel görüntüler ve öyküler sunuyor size. Çiçek demetleri, sarmaşık ve incir ağaçlarının yeşiline dolanıyor.

Cezaevi'nin avlusundan içeriye adımınızı attığınız anda bu büyülü tarihi doku bozuluyor. Çiçek kokularının yerini rutubet kokusu alıyor, basık, kirli, loş ve kasvetli koridorlar, ürküntü veren koğuşlar, paslı zincirleriyle kapkara tecrit odaları korkunç bir görüntü oluşturuyor. Demir parmaklıklar, koğuş odalarının küçük pencereleri, kirli duvarlara kazınmış isimler, tarihler ve dizeler, çarpık pencerelerin kırık camlarından dallarını içeriye uzatan incir ağaçları, sizde nefes almak için yapıyı bir an önce terk edip kaçma isteği uyandırıyor. Zindanın üzerinizde oluşturduğu ağır baskıdan kurtulmak için hızla sahile inip çay bahçelerinden birinde, sıcacık nokul ve bir bardak çay eşliğinde derin bir nefes alma ihtiyacı duyuyorsunuz. Önünüzde uzanan Karadeniz'in uzak ufkunu izlerken Sinop'ta doğan ve doğduğu topraklarda iz bırakanlar birer birer önünüzden geçiyor. Kurtuluş Savaşı'nın kahraman komutanlarından Kemalettin Sami'yi, siyaset ve hukuk adamı Yusuf Kemal Tengirşenk'i saygıyla selamlıyorsunuz. Uzaklardan, Mustafa Kemal'in amansız düşmanı Doktor Rıza Nur görünüyor. Ardından Balatlar kilisesinde sürdürülen kazı çalışmalarını, şimdiye dek yaşamı hakkında pek bir şey bilmediğiniz için kendinizi suçladığınız, Kral VI. Mithridates'in mezarının ve altın heykelinin bulunduğunu hayal ediyor; yakışıklı kralı at üzerinde düşlüyorsunuz.

İkinci çayı yudumlarken yavaşça gözlerinizi kapatıyor, kuzeyden gelen esintinin ferahlığını içinizde hissediyorsunuz. Karadeniz kıyılarının, Anadolu'nun kuzey ucunu belirleyen Sinop fenerinin, denizlerimizin tek fiyortuna sahip Hamsilos koyunun, Sisdüdüğü tepesinin ve Karakum plajının güzellikleri, film şeridi gibi geçiyor gözlerinizin önünden. Denize bir yumruk gibi uzanan yarımadanın kıyılarını, Şahin tepesinden veya tekne ile denizden belleğinize yerleştirirken, iskelede balık tutan koyu siyah gölgeler oltalarını uzaklara fırlatıyor. Batmakta olan güneş, suyun üzerindeki çırpıntıları açıklı koyulu gölgelere, lacivert, mor ve gümüş ışıltılara boyarken, dalgalar, sonsuz gitgellerle, zindanın eteklerindeki kayaları ve sur duvarlarını okşamayı sürdürüyor. Klasik müzik tadında dalgaların sesini dinliyorsunuz…

Nermin Özsel

sonra >
site kullanım koşulları