İstanbul'a Güzelleme

Geçmişi insanlık tarihi kadar eskilere dayanan bir kent İstanbul; günümüze değin adına sayısız dizeler yazılmış. Semt semt binlerce kez dizelerle buluşmuş yaşlı kent. Üstüne bu kadar çok şiir yazılan pek az kent var yeryüzünde; günümüzün ünlü kentlerinden, aynı kuşakta yer alan Newyork ve Tokyo ile kıyaslandığında İstanbul, daha şanslı. Boğaz'ın iki yakasına kurulan, iki kıtayı birbirine, Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan, yüzyıllarca tarihin ünlü imparatorluklarına başkentlik yapan bir kent. Tarihte çağ kapatıp, çağ açan tek kent olma özelliği ile haklı olarak gururlanır İstanbul. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Destan Önü" dizeleri ile Tanrı nefesli sahillere güzelleme yazılır ve kent geçmişin karanlıklarından gün yüzüne çıkar:

 

İşte zamanın karanlığı, gece gibi,

Geçer bir gölge komadan.

İşte Tanrı nefesli sahiller,

İşte Bizans kopmuş Romadan.

Sakalları uzamış keşişler sırtında,

Bahar halinde bir yük

Sur örülmüş kıyılarda yokluğa taraf,

Taşlarla, kıskançlıkla ağır ve büyük…

Can ile ten susamış, susamış,

Geçmiş de nice güzeller aradan

Osmanlı Padişahı Sultan Mehmet,

Bir seher, kadırgalarını yürütmüş karadan.

Aşk ile döktüğü topları bir bir dizmiş.

Çevirmiş hülyanın her yanını.

Lale gibi, vermiş, bir akşam güneşinde,

Yiğit yeniçeri canını…

 

Surlar içine sıkışmış eski İstanbul, hem çok eski, hem çok rahat, yaşaması öyle tez ki; tarih çağları öncesinden gözünü geleceğe diken bu koca kenti, Sultan II. Mehmet, bir Mayıs sabahı Bizans'ın elinden çekip alınca, Osmanlı imparatorluk başkenti olmakla kalmamış, ortaçağ tarihine noktayı koymuş ve yeniçağın kapılarını ardına kadar açmış. Bu tarihten sonra Osmanlı divan şairleri İstanbul'a övgüler düzer olmuşlar ve bunu yaparken oldukça da abartılı davranmışlar. Nedim, 18. yüzyılda kaleme aldığı kasidesinde bu güzel kentin tek bir taşına, bir Acem ülkesini feda etmeye hazırdır ve onu evreni aydınlatan güneşle eşdeğer gösterir. Şöyle der:

 

Bu şehr-i Stanbul ki bi mislü behadır

Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.

Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında

Hurşid-i cihantab ile tartılsa sezadır

Bir kan-ı ni'amdır ki anın gevheri ikbal

Bir bağ-ı iremdir ki gülü izz ü uladır

Altında mı üstünde midir Cennet-i a'la

Elhak bu ne halet bu ne hoş ab ü hevadır.

Bir sefa bahşedelim gel şu dil-i na'şade

Gidelim serv-i revanım yürü Sadabad'e

İşte üç çifte kayık iskelede amade

Gidelim serv-i revanım Sadabad'e

Gülelim oynayalım kam alalım dünyadan

 

Bugün Boğaz'ın ve Haliç'in kıyılarında, yüzleri tül yaşmakla örtülü ceylan gözlü güzeller dolaşmadığı gibi su üzerinde sessizce kayan çifte kayıklar dan da eser yok. Gazeller, kahkahalar ve saz sesleri duyulmuyor artık. Ancak tur motorlarından oldukça yüksek perdeden çalınan arabesk ezgileri dinleyebilirsiniz. Boğaz sahilleri boyunca inci gibi dizilen yalıların ve gümüş kubbeli camilerin ardından ürkünç görüntüleriyle dev cüsseli gökdelenler yükseliyor. Zarif ahşap oymalarıyla masal diyarından çıkıp gelen ahşap evler ise çoktan yanıp kül oldular. Her büyük kent nesilden nesile mutlaka değişir ama İstanbul, bir başka değişiyor. Yeşilden griye dönen kuralsız ve acımasız bir değişim bu. Kent, her yönüyle; mimari yapısı, yaşam tarzı ve ulaşım anlayışıyla bozularak değişiyor. 1900'lü yılların başlarında Tevfik Fikret, "Sis" adlı şiiri ile İstanbul'daki siyasi yozlaşmayı oldukça ağır bir dille eleştiren ilk şairdir. Öyle ki, Tevfik Fikret, beyaz bir karanlık içinde kaybolan kentin bunu hak ettiği düşüncesindedir:

 

Sarmış yine afakını bir dud-i muannid,

Bir zulmet-i Beyza ki peya pey mütezayid

Tazyikinin altında silinmiş gibi eşbah,

Bir tozlu kesafetten ibaret bütün elvah;

Bir tozlu ve heybetli kesafet ki nazarlar

Dikkatle nüfuz eyleyemez gavrine, korkar.

Lakin sana layık bu derin sütre-yi muzlim!

Layık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezalim!

Ey köhne Bizans, ey koca fertut-ı musahhir

Ey bin kocadan arta kalan bive-yi bakir;

Örtün, evet, ey haile, örtün evet ey şehr;

Örtün ve müebbed uyu, ey facire-yi dehr…

 

Tevfik Fikret'in aksine Yahya Kemal'in İstanbul'u, karanlıklar içinde parıldar. Şair kentin hüznüne, ferahlığına, kışına, yazına her şeyine hayrandır ve ondan ayrılmayı hiç düşünmez. Yedi tepe üzerinde yükselen kentin, her bir ilçesine, semtine övgüler sıralar. Hergün bir başka tepeden bakar İstanbul'a ve İstanbul kentine olan sevdası usta şairin dizelerinde yaşam bulur:

 

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul,

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,

Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada

Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

 

Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü seven Yahya Kemal'in İstanbul'un gezmediği, sevmediği hiçbir semti yoktur. Bir bakarsınız karanlıkta kalan bir tepeden fakir Üsküdar'da, bir bakarsınız Kanlıca'dadır. "Eylül Sonu" adlı şiirinde Kanlıca dolaylarında gezinirken ince, zarif ve yalın deyişlerle İstanbul sevgisini mırıldanır dizelerinde:

 

Günler kısaldı, Kanlıca'nın ihtiyarları

Bir, bir hatırlamakta geçen sonbaharları…

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa

Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa

İçtik bu nadir içkiyi yıllarca, kanmadık,

Bir böyle zevkle tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;

Lakin vatandan ayrılışın ıztırabı zor.

Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

 

Çağdaş şiirin oluşum yıllarında pek güzel anılmasa da İstanbul, eski kartpollardaki gibi güzel ve alımlıdır. İstanbul'un yedi tepesine, her bir semtine sularına, kuşlarına, kuğu misali vapurlarına elinde olmadan sevdalanır insan. Bir kez havasını soludu mu, bir daha kopamaz bu kentten. Her köşesinde bir anı biriktirir. Anılar batan güneşin renklerine bürünür de daha bir güzelleşir ve içe dokunur. Yahya Kemal gibi Bedri Rahmi Eyüboğlu da İstanbul sevdalısıdır; bu kocamış kent için Dağlarca gibi destan yazar, masal anlatır; elinde bir sepet kınalı yapıncakla Şehzadebaşı'nı Kapalıçarşı'yı, Kızkulesi'ni, Galatakulesi'ni semt semt dolanır durur. Dev memesinde cüceler emziren acayip memleketin tepelerinden birinde Yahya Kemal'e, bir diğerinde Orhan Veli'ye rastlar, Burgaz adasında Sait Faik'le söyleşir ve göğe yükselen dev kubbelerin altında Mimar Sinan'la buluşur ve masalını anlatmayı sürdürür:

 

İstanbul deyince aklıma martı gelir

Yarısı gümüş yarısı köpük

Yarısı balık, yarısı kuş                                                                        

İstanbul deyince aklıma masal gelir

Bir varmış bir yokmuş

İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir

Anadolu'da toprak damlı bir evde

Gülcemal üstüne türküler söylenir

Süt akar cümle musluklarından

Direklerinde güller tomuruklanır

Anadolu'da toprak damlı bir evde çocukluğum

Gülcemalle gider İstanbul'a

Gülcemalle gelir

 

Şairler, kentin her bir köşesinin güzelliklerini dillendiren dizeler yaza dursun aslında bir paşalar kentidir İstanbul.  Siz hiç şairlerin adıyla anılan ilçeler duydunuz mu? Belki, bir iki çıkmaz sokağa adları verilmiştir, o kadar. Şairlerin, yazarların adına adım başında birer küçük kültür merkezi mi açılmış, meydanlara heykelleri, büstleri mi dikilmiş, unutulmasınlar diye adları taşlara, pirinç levhalara mı kazınmıştır? Hiçbiri yapılmamıştır; kocamış kent bu konuda biraz vefasızdır. Şairler yerine paşalara değer veren kentin pek çok semti yüzyıllardır Osmanlı paşalarının adıyla anılır. Koca Mustafa Paşa, Mahmut Paşa, Kasım Paşa, Piyale Paşa, Gazi Osman Paşa, Cerrah Paşa, Haydar Paşa, Bayram Paşa, Davut Paşa, Hasan Paşa ya da Şemsi Paşa gibi… Sırası gelince farklı kültürlerin beşiği, bir dünya kenti diye adlandırılan, fakat bir opera binasından yoksun olan kent, bu kültür ve sanat fakiri haliyle, kendisine övgüler düzen şairlere de haksızlık etmiş olur. Ve o kadar paşanın arasında doğal olarak Orhan Veli kendisini pek garip hisseder ve kederlenir. Orhan Veli'nin İstanbul sevdası biraz buruk, hüzünlü ve içtendir. Şair, uğradığı haksızlığı bir kenara itip, gizemli ve bir o kadar çekici olan bu kenti her şeyiyle; denizi, balıkları, sesleri, kokuları, meyhaneleri, cıvıl cıvıl insanları hatta kaldırımları ve yaşanmış aşklarıyla sever, sevgisini de dizelerle dillendirir:

 

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı

Önce hafiften bir rüzgar esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı…

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Serin serin Kapalıçarşı,

Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa, Güvercin dolu avlular.

Çekiç sesleri geliyor doklardan

Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

 

Yahya Kemal her gün bir başka tepeden bakarken İstanbul'a, Ümit Yaşar Oğuzcan ise bir başka türlü düşler İstanbul'u; daha yeşil, daha mavi, herşeyi ile daha güzel… Kentin bütün yıldızlarını gökyüzünden siler de yerine sevgilisinin gözlerini koyar. Artık İstanbul aydınlık, pırıl pırıl ve süslü bahçeleriyle daha bir alımlı görünür gözüne. Şair, bundan sonra kentin semtlerini anlatmaya ve her sokağına satır satır şiir yazmaya başlar:

 

İstanbul deniz deniz sevdiğim

Bir çakır mavi

Bir camgöbeği tuzlu su

Üstünde irili ufaklı tekneler

Kayıklar, yelkenliler, mavnalar

Kalleştir denizleri İstanbul'un sevdiğim

İstanbul kadar

İstanbul şarkı şarkı sevdiğim

Üsküdara gidersin hava güneşli

Beklersin ada sahillerinde yağmur yağar

Her dakika depreştirir derdini

Köhne gramofonlar, eski plaklar…

İstanbul, her yönüyle durmadan değişir;  tepelerine yayılan gecekondular kentin rengini griye boyarken,  bozuk mimari yapısı ile birlikte büyüdükçe büyür. Kocamış kent kollarını açıp, iki kıtayı kucaklar. Köyden kente doğru yaşanan yoğun göç dalgası eski İstanbul'un beyefendilerini tüketir ve yaşam tarzı her gün biraz daha fakirleşir ve arabeskleşirken,  kentin ulaşım anlayışı da bozularak değişir; korkunç trafik sorunu ile birlikte otobüsler varlıklarını sürdürürken, tramvaylar ve antenleri ikide birde çıkan troleybüslerin yerini metro ve metrobüsler, Şirket-i Hayriye vapurlarının yerini de deniz otobüsleri ve motorlar alır. Galata köprüsünün pabucu ise çoktan dama atılmıştır. Çevre yolları ile zaten az olan yeşil alanlar hepten yok edilerek, Boğaz'ın üzerine kondurulan üçüncü köprü neredeyse bitti bitecektir. Hızla değişen İstanbul'un eski hallerini özleyen şairler vardır. Özdemir Asaf,  yıldızları, mehtabı, çamlar altında geçen güzel günleri hüzünle anar ve kendini Boğaz gezintisine çıkmaktan alıkoyamaz:

Vapurlar değil, Boğaz'dan geçen;

Boğaz'dan yalılar geçiyor,

Toplamış buralardan eteklerini...

Dairesine çekilen bir saraylı gibi

Yalılar gelmiyen alemlerine gidiyor

Bırakıp bu sessiz gecelerini.

Deniz kenarında denizsiz kalmış yalılar.

Ortaklığı ayrılmış kıt'aların

Anadolu günden güne Rumeli'ye küsmüş...

Bugün biz değiliz bakan yalılara;

Yalılar boynu eğik bize bakıyor

Biz değiliz sarkan hatıralara…

Göğüs gererek dalgalara

Yalılar bir hayal için denize sarkıyor

Yalılar bize bakıyor, denize bakıyor.

 

Cahit Sıtkı Tarancı İstanbul denince birbahar sarhoşluğu içine girer. Şimdilerde -doğal gaz geldi geleli- pek tütmeyen bacalarına hayran olacak kadar sever, bu eski kenti. İstanbul'un göklerini süsleyen serçe, güvercin derken sonunda süt beyaz bir İstanbul martısı olur; bulutlara yükselir ve gemilere yol gösterir:

 

Hayranım bu şehrin bacalarına

İrili ufaklı hep bir ağızdan.

Nasıl derinden bu gökyüzüne doğru

Bir türkü söylüyorlar öyle sessiz!

 Dumanın daim olsun güzel baca!
Yuvası saçakta kalan kırlangıç,
Yavrusu dallara emanet serçe,
Derken camiler üstünde güvercin
Minareler katından geçiyorum
Gökyüzü mahallesi İstanbul'un

İstanbul'un geçmişten günümüze ulaşan mermer çeşmeleri ve sebilleri artık akmaz olmuş, kurnaları çalınmış, çeşmelerin yalakları çöp ve pislik dolmuştur.Camilerin o güzelim çinilerinden bazıları ise yerinden sökülmüştür. Çinilerinden bazıları çalınsa da, göğe kalem gibi boynunu uzatan, zarif minareleri ve muhteşem kubbeleriyle camiler, İstanbul'un en güzel süsleriolmayı sürdürmektedir. Oktay Rıfat kentin siluetini gümüş pırıltılarla renklendiren, camilerilerine, her daim duacıları bulunan türbelerine, çeşme, sebil ve şadırvanlarına duyduğu hayranlığını dizelere sığdırmaya çalışır:

 

İstanbul'un üstüne güneş doğdu,
Çıktı silkinerek gecenin içinden,
Kız gibi minareleriyle Süleymaniye,
Sultanahmet, Sultan selim, Fatih camileri.
Türbeler, çeşmeler, sebiller
Aldılar aydınlıkta yerlerini.
Şakımaya başladı bülbül gibi
Bağdat köşkünün çinileri;
Hepsi de alın teri,
Hepsi de el emeği.
Bir yaprak düştü döne döne şadırvana;
Bir kumru su içti şadırvandan.
Üsküdar'ın fakir evleri göründü uzaktan
En arkada Çamlıca tepeleri.

 

Adına şiirler yazılan bir zamanların mutluluk kenti İstanbul akşama ulaşan bir gün gibi sona eriyor; eski şiirleri, eski aşkları ve eski güzellikleri birlikte götürerek. Herşey değişiyor. Duygularımız, düşüncelerimiz değişiyor yaşlanıyoruz. Ancak bu kocamış kent,  insan yaşamından daha hızlı değişiyor. Ne kadar hızla değişirse değişsin İstanbul bir tanrı, bir tabu, bir giz, tarih güzeli, güneş ve sular mucizesi, sonsuz bir kent. Minareleri, meydanları, iskeleden kalkan vapurların keskin düdüğü, serin esen Boğaz rüzgarı, mavi sular üstünde bembeyaz Kızkulesi, balık kokan rıhtımları, denizi, göğü, martıları ve susamlı çıtır simitleri ile anılarınızda yaşayacak olan kocaman bir kent. Büyüdüğü toprakların her köşesinde anılar saklayan, İstanbul'a duyduğu sevgi ve özlemini hasret dolu dizelerle çok uzaklardan dillendiren bir şair, kentin her bir taşını öpüp başına koyacak kadar sevdalı İstanbul'a; Ziya Osman Saba'nın dizeleriyle "İstanbul'a Güzelleme" sona eriyor:

 

Önümde, açık kollarıyla boğaz,

Çengelköy'den aktarma Rumelihisarı.

İstanbul, İstanbul'um benim,

Kadıköy'ü, Üsküdar'ı...

Gün olur, Köprü ortasında durur

Anarım, Adalar'da çamların uykusunu.

Gün olur, Beyoğlu'nu özler içim,

Koklamak isterim Tünel'in kokusunu…

Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,

Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.

Ey doğup yaşadığım yerde her taşını

Öpüp başıma koymak istediğim şehir.

 

                                                                                             Nermin Özsel

 

sonra ›
‹ önce