Güzel Atlar Ülkesi "Kapadokya"

Karakış tüm şiddetiyle sürüyordu. Hava yine çok soğuktu; gece kar birdenbire bastırmış, ovayı kuşatan dağların yamaçları,  yaylalar ve kırlar kalın beyaz bir yorganla örtülmüştü. İlgar Dağı'nın, Sivridağ'ın ve Keldağ'ının yükseklerini bembeyaz duman sarmıştı. Kura nehri buz tutmuş, Çıldır gölünün yüzeyi kalın bir buz tabakası ile kaplanmış, cam gibi morumsu parıldıyordu.  Yollar çoktan kapanmıştı; bundan sonra da kolay kolay açılmazdı. Sis, kar ve buz Anadolu'nun doğu ucundaki bu uzak toprakların ayrılmaz parçası, yöre insanının da kaderiydi.

Hikayemizin geçtiği Ardahan, Anadolu'nun en soğuk yerlerinden biridir ve burada kışlar çok ağır geçer. Her tarafı yüksek dağlarla çevrilmiş çanak biçimindeki Göle ovasında soğuyan, ağırlaşan hava aşağıya çökünce dondurucu bir sonsuzluk oluşur. Toprak örtüsü, bataklıklar, sular donar, adeta cama keser. Kışın en soğuk günlerinde ovayı kalın bir sis tabakası sarar sarmalar, adeta sisten bir deniz oluşur. Sis denizinin üstünde kuzeybatıdan gelen "Ardahan Yeli" soğuk soğuk eser.

Ülkenin içinde bulunduğu siyasi esintilerin oradan oraya savurduğu eğitim emekçisi iki insan; Sermin ve Belma, Ardahan'ın Damal ilçesine bağlı –hani yazları dağlarına Atatürk'ün gölgesinin düştüğü Damal- Posof karayolu üzerindeki Üçdere köyü İlköğretim okulunda öğretmendiler. İki insanın kaderleri bu köyde kesişmişti; önce Belma gelmişti köye ardından birkaç ay sonra da Sermin. Sermin İstanbul'dan gelmişti ve tarih öğretmeniydi; Belma ise İngilizce öğretmeniydi ve Nevşehirliydi. Her ikisi de yüksek lisans eğitimi almışlardı ama ülkede bir türlü dengeli ve akılcı politikalar geliştirilmediğinden ve eğitim işleri yap-boz şeklinde yürütüldüğünden; demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi kavramların yalnızca siyasilerin parlak söylemlerinin arasına serpiştirilmiş güzel sözcükler olduğundan olsa gerek bu uzak köye ilkokul öğretmeni olarak sürülmüşlerdi. İkisininde suçu bir öğretmen derneği olan "TÖB-DER"e üye olmak ve bazı protesto eylemlerine katılmaktı. Sermin'in ayrıca bir gazetede yayımlanan yazısı nedeniyle davası sürüyordu. Görevden el çektirilmemiş, ama ülkenin en uzak iline üstelik ilkokul öğretmeni olarak atanmış, Bakanlık Mucibi denilerek atama yapılırken bu durumun geçici olduğu söylenmişti. Bu nedenle Üçdere köyünde, merkezde bir ortaokul veya liseye alınmayı bekliyorlardı.

İki öğretmenin okul binasının hemen bitişiğindeki kerpiç duvarlı, köy evinin tek göz odasına yerleşeli tam dört yıl olmuştu. Sermin köye geldiği ilk gün, Belma'nın onu kırk yıllık dost gibi karşılayışını, evini paylaşmasını, yatağına beyaz dantelli çarşaflar serişini hiç unutmuyordu. Bundan sonra yaşamlarının dört yılı bu köyde geçecekti. Tek başlarına yalnız ve sessiz; hiçlik içinde bir dört yıl. Parlak düşlerinin dünyasında tek sığınakları yanlarında getirdikleri ve yollar açıldığında ilçeden satın aldıkları kitaplarıydı; bazı yayınevleri istedikleri kitapları geç de olsa posta yoluyla gönderiyorlardı.

Paylaştıkları küçük köy odasına kadın elinin değdiği mor çiçekli basma perdelerden ve çalışma masasının köşesine kondurulmuş bir demet leylaktan hemen anlaşılıyordu. Belma'nın yapma çiçekleri, çalışma masasının köşesinde pembe mor ışıldıyorlardı. Duvarları beyaz badanalı odayı aydınlık kılan yalnız leylaklar değildi; yere serili Avanos kiliminin morlu sarılı desenleri, duvardaki heybe ile uyumluydu. Odaya aydınlık veren karşılıklı sedirlerin üzerindeki uzun beyaz tüylü battaniyeler de dışarıdaki beyaz manzara ile uyum içindeydi. Ocaktan yükselen alevlerin titreşimleri, pencerenin önündeki Atatürk büstünün bronz parlaklığı ile köşedeki etejerin üzerinde yükselen kitap destelerinin arasında gidip gelen gölgeler oluşturuyordu.

Dışarda göz gözü görmüyordu; tipi hızını arttırmış, hoyrat rüzgarın savuruşuyla kamçılanan beyaz benekler çılgın gibi her yöne gidip geliyor, adeta hızlı tempoda dans ediyorlardı. Üçdere Köyünün yıkık durumdaki tarihi yapısı Karanlık Kale'nin duvarları görünmez olmuş, Çala Manastırı ise belli belirsiz bir tümsekten ibaret karlarla örtülmüştü. Beyaz dondurucu bir yel, geniş ıssız boşlukları ve derin uçurumların saydam güzelliğinin üzerinde dolaşıyordu. Gece erkenden karanlığını köyün üzerine sermişti. Gece karanlığında bir kuyruklu yıldızı anımsatan bu büyüleyici ve etkileyici savruluşlar çetin, güçlü ve ürkütücüydü.

Sermin ve Belma'nın yaşamın yalnızlığında paylaştıkları tek göz oda karanfil ve tarçın kokuyordu. Çıtırdaya tıslaya yanan ocağın iki yanındaki minderlere oturmuşlar, hem dizlerinin üzerindeki kitaplardan okuduklarını birbirleriyle paylaşıyorlar hem de sıcak şaraplarını yudumluyorlardı. Ocağa sürülmüş büyük bir bakır cezvede kaynayan Belma'nın tatil dönüşü valizine sıkıştırdığı Ürgüp şarabını içiyorlardı. Sermin, elindeki Stephane Mallerme'nin Mektupları'ndan başını kaldırdı; "Lirik dizelerdeki betimleyişe, yalın anlatıma ve içtenliğe bakar mısın?" dedi ve devam etti, "Dizeler şu anda bizim içinde bulunduğumuz duruma ne kadar da uyuyor:

El değmemiş dipdiri güzelim bugün
Sarhoş bir kanat vuruşuyla yırtar mı
Kırağıda unutulmuş bir katı gölün
Kalmış uçuşlar dolu saydam buzunu
Bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
Mağrur ama umutsuz kanat sıyıran
Yaşanacak yeri aramaz mı insan
Bastırınca kısır kışın sıkıntısı

Ders saatleri çocuklarla bir şekilde geçiyordu da hafta sonları uzadıkça uzuyor zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Geniş ıssız boşluklara, hiçlik ve mutlak beyazlık egemen oluyor, beyaz dondurucu yel her şeyi engelliyordu. Sesten ve renkten kısacası herşeyden arındırılıp yalnızlığa tutsak ediliyordu insan; aynı hapisanedeki gibi. Renkten yoksun, beyazlar içinde yavan bir görüntüydü bu. Çılgınca esmekte olan rüzgar, kışı daha acımasız kılıyordu. Üç aydır yollar kapalıydı ve durmadan kar yağıyordu. İnsanı köye tutsak eden kar bir o kadar daha yerden kalkmaz ve yollar açılmazdı.

"Milli Eğitim bizi burada unuttu galiba!" dedi Belma. " Benim davam sonuçlanır ve cezam kesinleşirse beni içeri almak için mutlaka bulurlar. Yalnızca yolların açılmasını beklerler merak etme!" diye yanıt verdi Sermin. Moralini bozma! Bunca yıl dayandık bu kışı da atlatırız. Bozguna uğrayacak olursak, bir daha hiç başaramayız" "Ufak şeylerden zevk almalıyız, şimdi yaptığımız gibi" diye devam etti. Sermin.
"Burada geçen zamanı en iyi şekilde değerlendirmeliyiz; çok okuyarak, çok dinleyerek bilgi ve anı biriktirmeliyiz. Çocukları, kadınları ve köyün bilgelerini dinlemeliyiz Sessizce düşünmeli, sıkı çalışmalıyız" dedi.

Kapadokya yöresinde bir dönem turist rehberliği yapan Belma, elindeki kitabı yana bıraktı. Fotoğraflarla bezeli kitap Kapadokya'yı anlatıyordu. Üzerine birden hüzün çöktü; gözleri, ocakta yanan odunların devrilmesiyle oluşan kıvılcımlı titrek alevlere takılı kaldı. Biran duraksamalı bir çizgide oyalanır gibi kararsız kaldı ardından, "Ansızın unutulmuş bir günbatımı bulutunun yağmur sularını döküşünü, memleketimin mis gibi elma çiçeği kokan ağaçlarını, babamın kendi elleriyle diktiği; bağımızın kıyısını süsleyen kızıl güllerini özledim" dedi ve sürdürdü, "Bunları nice uçsuz bucaksız düşlerimin yalnızlığında kendime belki bin kez anlatmışımdır. Işıklar ve elma çiçekleri arasında yaşamımı sürdürmek istiyorum" dedi. "O kitabı elinden bırakamıyorsun, belki bin kez okumuşsundur. Sıcak şarap senin sıla hasretini körükledi sanırım" diye yanıt verdi Sermin, "Son derece şiirsel bir ifadeyle anlattın ama ne fark eder ki, burası da vatanımız Kapadokya da; üstelik her ikisinde de karasal iklim hüküm sürüyor, arada yalnızca on, on beş derecelik bir fark var, o kadar" dedi. "Bu kış değil! Adeta Sibirya soğuğu" dedi Belma. Ardından "Biliyorum, burası da vatanım; ülkemin neresinde görev verirlerse giderim. Ben mesleğimi seviyorum" dedi. "Ben de"diyerek arkadaşını onaylayan Sermin, elindeki kitaba yöneldi ve "Dizelerin içindeki kusursuz ve dağınık fısıltıları duyuyor musun?" dedi. Dokunaklı bir sesle sürdürdü okumayı:

Olgun sıcaklığıyla som altın saçlarında,
Kum üstünde güneşin uykulu ağırlığı
Ve sönen bir buhurdan o solgun yanağında,
Can yoldaşı içkiyle karışır gözyaşları
Bitmez durgunluğunda bu bembeyaz alevin
Korkulu öpüşlerin, üzgün söyletti sana,

Bakır kupasına biraz daha şarap koyan Belma, kaldığı yerden Kapadokya'yı özlemle anlatmayı sürdürdü:

"Kapadokya Hitit dilinde "Güzel Atlar Ülkesi" anlamına gelir. Hititler "Güzel atlar ülkesi" demişler ama benim memleketim bir masal ülkesidir. Kapadokya bu ilginç görüntüsünü volkanik yapısına borçludur. Yeryüzünün büyük ölçüde değişikliğe uğradığı jeolojik zamanlarda, Erciyes dağı ile Melendiz dağlarının en uç noktasında bulunan Hasan dağı aynı zamanda lav püskürmüştür. İki dağ arasındaki alan lav tabakası ile kaplanmıştır. Hasan dağının hemen eteklerinde bulunan Ihlara vadisi, lavlarla dolmuş ardından derin bir kanyon oluşmuş, içinden geçen Melendiz çayı erozyonu hızlandırarak, yatağını derinleştirmiştir. Yöre öyle değişik morfolojik şekiller barındırır ki içinde dünyada eşi benzeri yoktur. Bunlar, Peribacaları denilen özel aşınım biçimleridir. Rüzgar ve suyun aşınımı sonucu ortaya çıkan bu şekillere Kırgı Bayırı da denir. Peribacaları, volkanik sert kayaların yumuşak tüfle mücadelesi, rüzgarın ve suyun kayalar üstündeki dansından doğmuştur. Yumuşak tüf ufalanıp giderken üstünlük Andazit ve Bazalt'ta kalmıştır."

Sermin, "Peribacalarına Kırgı Bayırı dendiğini bilmiyordum"dedi. "Bence Kapadokya hakkında bilmediklerin çok" diyen Belma memleketine özlemini dillendirmeyi sürdürdü:

"Kapadokya'ya kar çok yakışır. Yörede karasal iklimin özelliklerini görürsünüz, aynen coğrafya kitaplarının tanımlandığı gibi yazlar sıcak ve kurak kışlar sert ve soğuk geçer fakat Kapadokya burası kadar soğuk olmaz. Yoğun kar yağışının yaşandığı dönemde kar, yarım metreyi bulur ve sıcaklık eksi derecelere iner ama kar örtüsü peribacalarının görüntüsünü daha bir gizemli hale getirir. Büyüleyici ve kusursuz bir etki yaratır kırgı bayırı üzerinde; tek yanı karlarla kaplı dev mantarlar, üç başlı devler, eşderhalar, anne, baba ve bebek peribacaları; manzara görülmeye değerdir."

Şurada burada tekdüze yinelenen bir pırıltı, tümüyle sönüp gitmeyen fakat ardından birden yükselen tınılarda fırtına, görkemli ve sonsuz gümbürtüyle camlara çarptı. Belma'yı memleketinin düşlerinden kısa bir süre için kopardı. Camdan dışarıya bakan Sermin "Kapadokya'nın görselliği hakkında bilmediklerim olabilir. Ama Damal'ı iyi biliyorum ve Mallerme'yi de seviyorum" diye sürdürdü. Ardından " Şimdi okuyacağım lirik dizelerdeki şiirselliğin yanı sıra fırtınanın korkunç gücünü hissediyor musun?" diye sordu:

Ermek ipekleşen gök maviliğe
Ki görür göllerde süzgünlüğünü,
Ve ölü sularda esen rüzgarla
Düşen yaprakların açtığı yola
Bir ışık halinde sürükler günü.

Gözlerini kıvılcımlanan alevlere dikip dalgın dalgın bakan Belma'nın Mallerme'nin dizelerinden pek etkilendiği söylenemezdi. Bu kez Sermin, Kapadokya tarihi üzerine söyleşmeyi denedi. Belma elindeki kitabı bırakıp dinlemeye Sermin de anlatmaya başladı:

"Anadolu tarih boyunca birçok uygarlığın beşiği olmuş. Dünyada eşsiz bir kültür mirasına ve zenginliğine sahiptir. Anadolu'nun ortasında Ihlara'yı da içine alan Kapadokya yöresi, Toroslardan, Karadeniz dağ dizisine kadar uzanır. Tarih öncesi Yenitaş Çağı'na kadar inen Kapadokya'nın en eski yerleşim merkezi Çatalhöyük'tür. Çatalhöyük, günümüzden dokuz bin yıl öncesine tarihlenir. Çatalhöyük'te yeryüzünün en eski manzara resmi olan duvar freskinde Hasan dağı volkanı çift konisi ile patlama halinde resmedilmiştir."

"Anadolu'nun ilk yazılı tabletleri Kapadokya yöresinde mö.2000'lerde Kültepe'de Kaneş Karumu'nda bulunduğunu biliyor musun?" diye sordu Belma; Sermin, "Ben tarihçiyim bilmez olur muyum!" diye yanıt verdi. Ve Kapadokya tarihi ile ilgili bilgilerini art arda sıraladı:

"Anadolu'nun ilk siyasi birliği olan Hitit İmparatorluğu, bu topraklar üzerinde kurulmuştur. Yöredeki ilk yeraltı kentleri Hititler döneminde yapılmıştır. Hititler, düşman istilasından korunmak için kolay yontulabilen volkanik kayaları oyarak yer altı kentleri, kaya evleri, tapınak ve mezarlar yapmaya başlamışlardır. Hititlerin mö.1200'de yıkılmaları sonrasında Anadolu'da hegemonya kuran Friglerin en büyük tanrıçası Kybele için de kaya tapınağı ile kaya mezarları yapılmıştır. Anadolu'yu batıdan doğuya geçen İlkçağ'ın en önemli tacaret merkezi "Kral Yolu" da bu topraklardan geçer. Bu topraklardan pek çok istilacı kavim gelip geçmiş; uzun yıllar, Pers, Hellenizm ve Roma imparatoluklarının egemenliklerine tanık olmuştur."

Kapadokya kitabını yeniden karıştırmaya başlayan Belma, "Sanırım Kapadokya en hareketli ve gizemli dönemini Hıristiyanlığın yayılma yıllarında yaşamış" diyerek söze katıldı ve sürdürdü: "

"Tek tanrılı dini kabul edenler, kayaları oyarak o kadar çok sığınak ve kilise oluşturmuşlar ki, saymakla bitmez; Hıristiyanlık serbest kaldıktan sonra da kilise yapımını sürdürmüşler. Önce İslam Arap akınları ardından, Bizans tarihinde yüz yıl süren ikona savaşları, Kapadokya'ki gizli tapınakların ve yer altı barınaklarının sayısını çoğaltmış, bölge halkı korunmak için yeraltında yeni yerleşim yerlerine sığınmak zorunda kalmış, Derinkuyu ve Kaymaklı yer altı kentleri bu dönemde oluşmuş. Ayrıca çok sayıda kaya kilisesi ve manastır yapılmıştır. Öyle ki, Kapadokya yöresinde üç yüz altmış beş kilisenin varlığından söz edilir ki, bu her gün bir kilisede ibadeti simgeler. Bu kiliseler çoğunlukla 'Katakomp' denilen Yunan haçı planlı planlıdır ve dört payanda üzerine yükselirler. Dikdörtgen planlı 'Bazilika' denilen kiliseler de yapılmıştır"diyen Belma bakır cezveyi ocaktan çıkardı ve kalan son şarabı iki kupaya paylaştırdı. Sözlerine kaldığı yerden devam etti:

"Hangi birini anlatsam ki, kiliselerin en ünlüleri Meryem Ana Kilisesi, Saklı Kilise, Karanlık Kilise ile Tokalı, Elmalı, Çarıklı, Yılanlı, Karanlık, Ağaçaltı, Sümbüllü, Kokar, Direkli, Kırk Damaltı, Eğritaş kiliseleri ve her birinin farklı bir hikayesi vardır. Göreme ve Zelve yerleşimleri, kiliseleriyle birer açık hava müzesidir. Belisırma ve Yaprakhisar'a doğru uzanan Ihlara vadisinde yüz beş kilise ile yaklaşık beş bin yerleşim biriminin varlığından söz edilir. Ihlara Vadisi boyunca kiliselerin en güzelleri sıralanır. Aslında saklanır demek daha doğru olur. Bu kiliseler vadinin içinde adeta kaybolurlar. Yaklaşık beş yüz basamakla Melendiz suyu kenarına inerek, vadi duvarlarına gizlenmiş olan bu kiliselerin; Yılanlı, Ağaçaltı, Sümbüllü, Kokar, Kırk Damaltı ve Bahattin Samanlığı kiliselerinin kapılarını aralar, kulağınıza fısıldanan hikayelerin gizemini çözmeye çalışırsınız."

Maşa ile korları eşeleyen Sermin, ocağa iki kütük daha attı. Üşümeye başlamıştı. Beyaz battaniyelerden birini üzerine örttü. Bizans sanatı üzerine sertifikası vardı. "Her biri içinde pek çok giz barındıran ve 'Kapodokya Ekolü' olarak adlandırılan freskleri ben anlatmak istiyorum' dedi. Usul usul masal anlatır gibi yüzyıllardır kilise duvarlarını süsleyen dini desenleri betimlemeye başladı:

"Kayaların üzerinde renkler ve desenlerin, ilkel fakat yumuşak çizgilerle şekillenerek muhteşem tablolar oluşturması hayret vericidir. Kilise duvarlarını süsleyen boyalı resimlerin tüm konuları İncil'den alınmıştır. Bu fresklerde İncil sanki kiliselerin tavan duvarlarına resmedilmiştir. Kilisenin kubbe merkezinde Tanrı ve İsa'yı sembolize eden figürler, kubbe ve apsiste İsa, Meryem ve melekler yer alır. Kemer, tonoz ve apsis kubbelerinde İsa'nın doğumu hayatı ile ilgili konular, daha aşağı mekanlarda havariler, İncil yazanlar, peygamberler ve din adamları betimlenmiştir. Resimler arasında kalan boşluklar, rengarenk bitki resimleri ve geometrik desenlerle doldurulmuştur. Fresklerde kullanılan bazı simgelerden kuş, Kudüs'ün ruhunu, balık, bereketi ve Hırıstiyanlığın yayılışını anlatır. Genç İsa, çoban olarak, havarileri ise on iki kuzu ile simgelenir. Bu resim stiline 'Kapadokya Ekolü' denir. Bu resimler, kendine özgü özellikler gösterir; çizimler gözünüze kaba ve ilkel görünebilir fakat betimlenen insanların yüzlerindeki gurur ve duruşlarındaki asalet çekicidir. Bu görseller içinde beni en çok etkileyen, Tokalı kilisesinin çivit mavisi desenleriyle, Sünbüllü kilisesinde Meryemin üzerine örtülen yorganın sünbül desenleri oldu."

Sermin, fırtınanın keskin savruluşlarının oluşturduğu fon müziği eşliğinde, "Geçmişten günümüze ulaşan ve bizi düşler dünyasına götüren ağırlıksız, saydam ve bir o kadar görkemli görüntüler bir yanda, diğer yanda Mallerme'nin irili ufaklı yıldızlar gibi pırıltılı; umutlu, coşkulu ve bir o kadar yalın anlatımlı dizeleri" diyerek okumaya başladı:

Bir ıssız geceden gök maviliğe
Beyaz bir fıskiye hıçkırır gibi,
Ruhum yükseliyor en sessiz ana,
Kınalı bir yüzün beneklediği
Alnına ve melek bakışlarına.

"Çok güzel" dedi Belma, "Dizeler muhteşem. Parlak sarı, pembe, açık yeşil, gri renkleri, pürüzsüz yüzeyleri ve dalga dalga eğriler çizen damarları ile Kapdokya'nın göz alıcı oniks mermeri kadar güzel. Saçak örgülerine hayran kaldığım, nefis renklerle bezeli kilimleri ve halıları kadar güzel. Adı üzerinde Kızılırmağın kırmızı çamuru ile yoğrulan, renklerini ve şekillerini Eskiçağ'dan beri koruyan Avanos'un çömlekleri kadar güzel"dedi.

"Yaptığın benzetmeye ve kurduğun bağlantıya hayranım" dedi Sermin.

Belma, derin bir iç çekerek "Nevşehir ile ilgili pek çok şeyi özledim. Ben aslında bu özlemi dillendiriyorum" dedi ve sözlerini "Çamurla oynamayı özledim" diye sürdürdü. "Nevşehir Lewis'ı adını taktıkları şalvarı ayağıma geçirip ve çarkın başına geçip kendime özel şekiller yaratmayı, kısaca çömlek yapmayı özledim. Uçhisar'ın tepesine çıkıp Göreme Vadisi'ni kuşbakışı izlemeyi; güneşin vadiyi gökkuşağının tüm renklerine boyayarak batışını izlemeyi özledim. En güzel günbatımının Uçhisar'dan görüldüğünü biliyor muydun?" diye sordu. Sermin, "Ben se güneşin en güzel günbatımını, Boğaz'ın sularını ve göğünü altın yaldızlara bulayarak İstanbul'da yaşandığını sanıyordum; yanılışım. Meğer güneş en güzel Nevşehir üzerinden batıyormuş" diyerel arkadaşına sevgiyle gülümsedi. Belma özlemlerini sıralamayı sürdürdü. "Ürgüp ve Göreme'nin bağlarını, meyvelerini, meyvelerin depolandığı, babamın soğuk hava deposu olarak kullandığı mağaralarını bile özledim. Benim çocukluğum bu mağaralarda saklambaç oynayarak geçti" dedi.

Sermin, "Bir tek memleketinin şarabını özlememişsin! Haklısın, çünkü daha yeni içtik bitirdik" dedi. Belma "Şarabı değil ama üzüm yemeyi çok özledim. Ben başına oturunca bir sepet üzümü yerim" dedi. Sesi iyice buğulanmıştı.

Sermin, "Bence abartıyorsun! Her yemeğin içine hatta taze fasulyeye bile kocaman bir biber attığın gibi bunu da abartıyorsun! Bir sepet üzüm bir günde yenir mi? Bizim oralarda üzüm sepetle değil, salkımla yenir. Hatta salkımdan küçük bir çıngıl koparılarak yenir" dedi.

Birden sessizlik oldu; Ardahan yelinin ve Belma'nın sesi duyulmaz oldu. Belma uyumuş, geceye nokta koymuştu; fırtına da kesilmişti. Arkadaşının üzerini örterken Sermin, Mallerme'den sessizce ve anlamlı dizeler mırıldandı:

Bütün o canım düşleri bir anda
Bu güzellik bozduğu an bakınız
Artık ne bir çiçek yanaklarda
Ne de bir ölçüsüz elmas gözlerde
Hiçbirşey yok uyandığınızda.

Sermin, ocağın içini maşa ile toparladı; sabaha kadar odanın ılık kalması için korların üzerini külle örttü. Özlem ve sevgi ile örülü gece bir daha yaşanmamak üzere sona ermiş, camlar pervazlarından başlayarak buzlanmaya, elma çiçekleriyle bezeli gerçek buzlu cama, saydam kristallere dönüşmeye başlamıştı. Isı iyice düşmüş olmalıydı. Sermin yatağına uzandı; odanın sessizliğinde dava aklına gelince sıkıntılı bir ürperti çöktü üzerine; davanın sonuçlandığını ve tutuklama kararını uygulamak için yolların açılmasını beklediklerini bilmiyordu. Kendilerine gelecekteki yaşamın neler hazırladığını bilmedikleri gibi. Ama ilerideki yaşamlarının bir döneminde geriye dönüp baktıklarında mutlaka bu geceyi sevgiyle anımsayacaklardı. Sermin son dizeleri okuyarak kitabını ve gözlerini kapattı:

Bütün hazları tattım, kitapları okudum,
Ah, kandırmadı; kaçmak kurtulmak istiyorum.
Bir başka köpükle gök arasındaki kuşlar
Orada şimdi kimbilir ne kadar sarhoşlar!
Deniz çekiyor deniz, kim tutabilir beni;
Gözlerde aksi yanan o eski bahçeler mi?
Geceler! Mahzun ışığı mı yoksa yoksa lambanın,
Beyaz kağıda vurur, korkar dokunamazsın;


Nermin Özsel


sonra ›
‹ önce