Gözyaşı Beldesine Benden Gidilir...

Kırmızı Çatılı Taş Ev;

Yüksek dağlarla çevrili vadiye gizlenen göl kıyısındaki bu küçük kasabaya geleli bir hafta oldu ama değişen bir şey olmadı. Buraya neden geldiğimi bilmiyorum. Boşlukta kaybolmuş gibiyim. Yaşamım konusunda hiçbir öngörüye sahip değilim. İşimi kaybettim; işsiz kalmanın ruhumda açtığı bir boşluk bu sanırım. İçimi oyan, canımı acıtan, buruk hüznün burgacından kurtulmak, bir yerlere kaçmak, daha doğrusu sığınmak, belki de bir şeylere tutunmak istiyorum. Hızlı çalışma temposu içinde her zaman özlemini duyduğum, istemediğim kadar boş zamanım var şimdi. Düşlediğim gibi uzun ve duygusal yazılar yazabilirim. Ancak beklentimin aksine henüz bir sayfa bile yazabilmiş değilim. Zaman uçup giderken, ay yerini durmaksızın güneşe bırakıyordu. Gözlerim belli bir noktaya takılı, masanın önünde hareketsiz ve sıkkın oturuyorum. Düşüncelerimi yazmam gereken konu üzerine yoğunlaştırmaya çalışıyorum; aslında işime olan sevgimin ve önceliğimin değerini bilmeyenleri yokluğumla baş başa bırakıp çekip gitmeme karşın, sürekli düşüncelerimin önüne geçen geride bıraktıklarım oluyor.

 

Müthiş sıkıntılı geçen bir geceden sonra şafak yeni söküyor ve güneşin tanrısal gücü, güzel şeylerle ve yıldızlarla birlikte yükseliyor. Nihayet gün doğdu; karanlık ova aydınlandı. Yer yer cilası soyulmuş ahşap masanın üstünde kağıt destelerim; bazıları buruşturulmuş, bazılarınınsa üzeri karalamalardan okunmaz durumda. Kitap desteleri ve dizüstü bilgisayarım yatağın köşesindeler. Gözlerimi masanın üzerinden pencereyi örten kısa tülün desenleri arasından dışarıya çeviriyorum.  Vadinin sisini sıyıran güneş ışınları, mürekkep lekeli kağıtların üzerinde geziniyor. İnsanlara her yerde doğruyu gösteren güneşin odaya dolan ilk ışıklarıyla birlikte yüreğimdeki umut yeniden belirir gibi oluyor.

 

Sabah vakti ufkun doğu yönünde, günün aydınlattığı sisle kaplı vadi ve vadiyi çepeçevre saran dağlar yükseliyor. Bu tablonun ortasında yer alan göl durgun sularıyla ayna gibi parıldıyor; üzerinde kırmızı küçük bir tekne belli belirsiz hareket ediyor. Çok uzaklarda göle ulaşmaya çalışan ırmak, sürünen bir yılan gibi yer yer parlak ve donuk ışıklarla ağaçlar arasında yol almaya çalışıyor. Uzakta, gölün kıyısına dik inen yüksek bir yamaç, ucunda kırılmış iri kayalardan oluşan buruna doğru uzanıyor. Yamacın ortasındaki yeşillikler arasında üzerini iki sevimli bacanın süslediği, dik kırmızı çatılı bir ev gözle pek güç seçiliyor. Ev mi, yoksa yeşillikler arasına gömülmüş bir yükselti mi, pek belli değil.

 

Karşımda ışıldayan bu güzellik ruhumda, az da olsa bir sevinç uyandırmadı değil. Hayalden yana olduğu gibi sözden yana da fena sayılmaz hatta zengin bile sayılabilirdim ama tablonun bana anlattıklarının binde birini bile betimlemek içimden gelmedi yine. Onun yerine vadi boyunca gölün kıyısını dolanarak kırmızı çatılı taş eve doğru bir keşif gezisi yapmak geldi içimden. "İzlenen bir film, okunan bir kitap insanın kaderini değiştiriyorsa, çok uzaklardan sevimli bacalarıyla bana gülümseyen kırmızı çatılı taş ev, kaderimi neden değiştirmesin ki" diyerek yola koyuluyorum.

 

Güneşin saçlarının kızgınlığını Balık takımyıldızının gölgesinde serinlettiği; gecelerin artık hemen hemen gündüzlere eşit olduğu ve kırağının toprağın üzerine,  ince beyaz bir örtü yaydığı, baharın ilk aylarıydı. Soğuk ve ağır taneli yağmur, şiddetinden birşey kaybetmeden yola çıktığımdan beri yağıyordu; sonsuza dek de yağacak gibi görünüyor, iri dolu taneleriyle birlikte dökülüyordu. Islanan toprakta yer yer su birikintileri oluşmaya başladı.  Çamurlu su brikintilerinin yanından ve şiddetli sağanağın içinden sessizce yürüyorum. Sarp yoldan aşağıya doğru inmeye başlıyorum. Dik yarın inilecek noktasına vardığımda, aşağıda gördüğüm manzara muhteşemdi; üzeri rengarenk çiçeklerle bezeli dikenli çalılıklar, dağın tepesinden kopup inen kayaların üzerinde, renkli öbekler oluşturuyordu. Sınırları çitlenbik ağaçlarıyla çizilmiş henüz renklenmeye başlamış ayçiçek ve lavanta tarlaları alabildiğine uzanıyor, bağlar vadinin yamaçlarına kadar sokuluyordu.

 
Gölün içini dolduran ve iki kıyıyı kucaklayan ucu beyaz mor çırpıntılar, gülümseyen çimenler, gerçeği hem gizleyen, hem müjdeleyen haberci belirtilerden başka bir şey değildi aslında. Bunlar olgunlaşmış kusursuz görsellerdi ama asıl kusur bende idi, çünkü gözlerim ve dilim yeteri kadar keskinleşmemişti. Dallarını gölün saydam sularına sarkıtarak desenler çizen ve yol boyunca bana eşlik eden ince söğüt yaprakları arasından suya doğru eğilerek, gözlerimi kusursuz aynalar haline getirmeye çalıştım. Bir an suyun aynasında kendi yansımamı seyrettim, ardından suyun çırpıntıları bana daha yüksek dalgalar gibi görünmeye başladı. Bu renkli dünya karşısında ruhumda oluşan ve içimi oyan derin girdaplar hafifler gibi oldu; birden içim ve gözlerim aydınlandı; kendimi mutlu hissettim. Yıkık taş köprüye geldiğim zaman tepenin eteğindeki o evin önüne ulaştığımı gördüm.

 

Sundurmanın Altında;

Kırmızı çatılı, zarif bacaları olan taş evin bahçe kapısı aralıktı. Üzerimden sular süzülürken ben de yarı aralık demir parmaklıklar arasından içeri süzüldüm. Sarmaşıkların sardığı sundurmanın altında ayakta dimdik duran zayıf bir ihtiyar, sırtını taş sütüna dayamış yağmuru izlemekteydi. Çağlar ötesinden bilgece bakan gözler, bana pek yabancı gelmedi. Beni görünce "Buyrun benimle birlikte bekleyin, Toscana vadisinin yağmurları ünlüdür ve biraz uzun sürer" dedi. Ona doğru ilerlerken "Vadinin bereketli toprakları da bunun en güzel göstergesi" dedim. Sundurmanın altına geldiğimde yaşlı adam ben "Durante Alighieri" diyerek elini uzattı; ben de "Gazeteci Çetin Sel" diye karşılık verdim.

 

Sundurmanın bir yanında yukarılara tırmanan altın rengindeki gülün tomurcuğuna takılan gözlerim genişliğe, yüksekliğe, uzaklığa, yakınlığa dalıp kaybolup gitti; altın sarısı kanatlarını çırparak uçuşan, sayısız yapraklarla bezeli çiçeklerin taç yapraklarının arasına girip çıkan su damlaları;  karşımda bin bir renkle yayılan bahar tablosunun bütünü içinde yaşlı adamı çağlar ötesinden anımsadım.  Bundan sonra zihnimde kalan anı kalıntılarını bir sis perdesin ardından anımsarken söyleyeceğim sözleri, daha anlamsız ve daha yetersiz kıldı. Zaman durdu sanki; ben mi çağlar ötesine gittim, yoksa zamanı ben mi sürükledim peşimden bilmiyorum. Baktıkça gitgide daha fazla güç kazanan gözlerimin önündeki görüntü gerçekleştikçe duygu ve düşüncelerim değişerek netleşiyordu. Etrafı taş duvarla ve ağaçlarla çevrili aydınlık yüzlü bu evin önünde Yaşlı Bilge ile böyle tanıştım.

 

Bana dönerek, "Ravenna'ya bağlı bu topraklarda ne arıyor sunuz?" diye sordu. Dikkatimi üzerinde toplayarak gözlerimi çevirip yaşlı bilgeye baktım. Gözlerinde gülümseyen öyle bir ışıltı vardı ki, beni hayrete düşürdü. Bir yazarın, "Yazı yazabilmek için yaşlıları, çocukları kısaca insanları dinlemeyi bilmelisiniz" diyen sözleri geldi aklıma; "Yazı yazabilmek için kendimi sürgün ettim. Size rastlamak, sizinle tanışmak benim için olağanüstü bir şans, kaderimi değiştirecek olan deneyimlerinizdir. Onlardan yararlanmak isterim" dedim. Yaşlı bilge "Benim anlattıklarımı ve kısa zaman içinde aralıksız ve tek düze söylemlerimi dinlemek için can attığınızı görüyorum. Yağmur altında benim küçük evimi izlerken gözden kaybedip yolunu şaşırır, açık denizde kaybolursun; sen iyisimi kendi kıyılarında gezin. Benim açıldığım denizi daha kimse aşamadı. Minerva nefesiyle beni sürüklüyor, Apollo bana yol gösteriyor, esin perisi beni samanyolunun ışıltılı aydınlığına taşıyor"dedi.

 

Duruşu ve sözleri ile insana güven veren bu insanın fikirleri benim anlama sınırlarımı aşıyordu. Sözlerini tam ve doğru olarak algıladığım söylenemezdi. Bunun farkına varan bilge, sonunda söylemini sevgiyle gizleyerek benim zekamın anlayacağı seviyeye inecek kadar gevşetti. "Yazmak için okumak gerekir" dedi. Zaman zaman okuduklarımın değeri konusunda şüpheye düşsem de iyi bir okur olduğumu sanıyordum ama yanıt veremedim. Sesi çok uzaklardan, çağlar ötesinden geliyor gibiydi ve ben büyülenmiş gibi konuşmak istiyor ama düşüncelerimi dile getiremiyordum.

 

Bir ara yavaşlayan yağmur yeniden şiddetlendi; sundurmanın kiremitlerini dövüyordu. Yaşlı adamla aramızda oluşan sessizliğin çaresizliği içinde, su damlalarının tınısına uyarak "Anadolu topraklarından buraya savruldum; ülkemde bu ara gerçekleri yazan gazetecilerin işine son vermek pek sıradan oldu. Ben de aynen Troyalı Aeneas gibi" diyerek ünlü Latin şairi Vergilius'den dizeler mırıldanmaya başladım:


"Ben, kaderin Troya dolaylarından kovduğu ve İtalya'ya, Livinium kıyılarına ilk gelen kahramanın ve askerlerin şarkısını söylüyorum. Bu kahraman kendi şehrini kurmak, tanrılarını Latium'a yerleştirmek için uğraşırken uzun süre savaşların yıkımlarından acı çekti. İşte, Latin soyunun yani atalarımız Albalıların, ayrıca eski Roma surlarının kökeni buraya dayanıyor."

 

Yaşlı bilge, "Benim gibi siz de Vergilius'u seviyorsunuz"dedi. "Sevmez olur muyum? Onun gibi yazmak için neler vermezdim" diye yanıt verdim ve ardından, "Benim yazma konusunda bazı ideallerim var; hem güzel, hem kalıcı ve de ölümsüz yazılar yazmak, zamana iz bırakmak istiyorum" dedim "Ve yazdıklarım mutlaka gerçekleri yansıtmalı" diye ekledim.

 

Yaşlı bilge,"Bu sohpet uzun süreceğe benziyor, buyurun içeride konuşalım" dedi. O önde ben arkasından yürüyerek taş evin mavi oymalı ahşap kapısından içeri girdik. İçeriye adım atmamızla alevin içinde bir kıvılcım nasıl görülür ve bir sesin içinde başka sesler nasıl fark edilirse, bu seslerden biri sabit kaldığı halde öteki nasıl perdeler üzerinde gezinirse, bir ışığın içinde başka ışıklar hızla uçuşarak döne döne hareket ederler ve fark edilirlerse öyle oldu. Bana güneş vurmuş bir pırlantayı andıran parlak, yoğun ve ışıklı bir bulut bizi içine alıyor gibi geldi.

 

Loş Çalışma Odasında;

Kepenkleri kapalı loş çalışma odasını titrek mum ışığı ile ocakta yanan odunların alevi aydınlatıyordu. Oymalı ahşap bir çalışma masası, üzerinde tüylü bir kalem ile kitaplar arasında "De Monarchia", "Vita nuova" ve "La Divina Commedia" ilk dikkatimi çekenler oldu. Masanın köşesinde yanan mum ışığının aydınlığında yaşlı bilgeyi inceledim; orta boyluydu ve hafifçe öne eğik yürüyordu. Yürüyüşü ağır ve vekarlıydı. Gayet sade ve yaşına uygun tarzda giyinmişti. Yakası fırfırlı iç gömleğinin üzerine giydiği bordo mantosu yere kadar iniyordu. Uzun yüzlü, gaga burunluydu. Gözleri küçük olmaktan çok iriydi. Çenesi kalın, alt dudağı üst dudağından uzundu.  Esmer tenli, kırlaşmış saçı ve sakalı bol ve kıvırcıktı. Yüzü daima mahzun ve düşünceli, bir o kadar çekingen, kuruntulu, içine kapanık, yalnızlığı ve sessizliği seven biri gibi görünüyordu. Bütün bu özelliklerin ötesinde nazik ve alçak gönüllü birine de benziyordu. Beni evine ve el yazmalarıyla dolu çalışma odasına davet ederken uzun zaman susmaktan sesi zayıflamış gibi geldi bana. Belki de fikri sorulmazsa susmayı tercih edenlerdendi ve fazla konuşmayı pek sevmiyordu. Fakat benimle ilgili doğru bir saptama ile söze başlayan o oldu:

 

 "Saygısızlık ederim korkusuyla soru sormaktan çekinen ve arzusunu içinde boğmaya çalışan bir kimseye benziyorsun. İdealine tutkulu biri olsaydın, sormak istediğin şeyi vakit geçirmeden çoktan sorardın. Beklemek yüzünden yüksek hedefine doğru yol almaktan alıkonulmayasın diye söylemekten çekindiğin düşünceni yanıtlayacağım.  Nedir öğrenmek istediklerin diye sormadan sana bildiklerimi anlatacağım. Çünkü ben zaman ve mekanın son bulduğu bir noktadayım. Benimle konuşurken bana gösterdiğin sevgi, saygı ve iyilikseverlik, güneşin elinden geldiğince açılan güle yaptığı gibi, benim de size olan güvenimi öylece arttırdı"dedi yaşlı bilge.

 

Karşılıklı koltuklara oturduk. Ocak içinde küllenen tepeleme kor, odaya hafif bir sıcaklık yayıyor, yüzüm alev alev yanıyordu. Bana ikram ettiği üzeri şövalye motifleriyle bezeli metal kupalarda, biraz buruk, biraz mayhoş tadı olan içkiyi yudumluyorduk. Müthiş bir belleğe sahip olan yaşlı bilge konuştuğu zaman konunun ruhuna en uygun şekilde söz söylemeyi çok iyi biliyordu. Ayrıntılara değinirken renkleri karıştırp iyi bir resim yapıyor gibi, söylemleriyle de duygusal bir müziğe güfteler yazıyor gibiydi:

 

"Arkasında yanan mumun alevini, gözüyle görmeden önce aynada gören bir kimse, camın kendisine gerçeği söyleyip söyleyemediğini anlamak için arkasını dönünce, camın bu gerçeğe şarkının notaya uyması gibi uyduğunu fark eder. Gerçeği gözleriyle görür. Gerçeği gören bütün insanların düşüncesi, her şeyden önce, severek ve isteyerek bir ideale yönelmek olmalıdır. Bu ideal ne kadar mükemmel olursa insan ruhunda o kadar denli kuvvetli bir ateş tutuşturur. Bunun ışığı öyle güçlüdür ki, diğer istekler yanında sönükleşir. Güçlü bir ışığın vurmasıyla uyandığımız zaman görme duyusu nasıl yavaşça aydınlığa doğru yönelir ve uyanan kimse düşünce yardımına yetişinceye kadar, aniden uyandırıldığı için kendini bilmediğinden, gördüğü şeyleri açıkça göremezse idealleri olmayanlar da aynen öğledir. İdealin ışığı gözlerindeki tozları bir anda süpürüp siler ve bu tutkuya doğru yönelen kişi çevresini eskisinden daha iyi seçebildiğini hayretler içinde kalarak görür. Tepesindeki dalları rüzgarın gücüyle eğilip bükülen bir ağaca benzeyen bu insan, ilkeleri sayesinde olgunlaşır ve tek başına ama dimdik ayakta kalmayı başarabilir. Bunu başarmak ve idealine ulaşmak için elindeki bütün yolları ve seçenekleri kullanmalıdır" dedi.

 

Koca Ağacın Gölgesinde;

Beni sarmalayan söylemlerin yumuşaklığı karşısında yapraklar nasıl bir bir dökülür ve sonunda hepsi yere serilirse, kendimi öyle zayıf,  yetersiz ve yorgun hissediyordum. Bir ara ocaktan yükselen alevlerin aydınlığında ışıklar içinde kaldığımı sandım. Yaşlı bilge sözlerini tatlı bir sesle söylüyordu. Sanırım yağmurun dinmesi üzerine -belki de beni canlandırmak için- dışarıya çıkmamızı önerdi. Birlikte çiçeklerle sarmaşıkların birbirine girdiği bahçeye çıktık. Burası vadiyi tepeden gören bir taraçaydı ve tabanın bir bölümü silme mozaik kaplıydı. Çimenliğin aydınlık ve yüksekçe köşesinde, dallarıyla çevresini saran koca ağacın gölgesindeki mermer bahçe kanepesine yanyana oturduk. "Çevrenizde gördüğünüz güzellikler, doğanın bereket ve sanatına göre ayarlanmıştır. Sanat dediğimiz şey de doğayı taklitten başka bir şey değildir. Sizin sanatınız da doğayı yakından izlemeyi gerektirir" dedi.


Üstadın söyledikleri, gayet açık ve netti. Gerçekleri çok güzel belirtiyordu. Benim bu gerçekler üzerinde konuşabilmem için derin derin düşünmem gerekiyordu. O konuştukça kendimi daha çaresiz hissediyor ve doğru soruları bulma konusunda zayıf kaldığımı düşünüyordum. "Kişi idealine ulaşmak için gerçeklerin izini sürer ve bu uğurda bütün yolları denerken, erdemlerin başı olan sevgi ve doğruluk yolundan asla ayrılmamalıdır değil mi?" diye sordum. Bana verdiği yanıt biraz anlaşılmazdı ve anladım ki, yaşlı bilge ben ne sorarsam sorayım o söylemek istediklerini söylüyordu:

 

"Ben güzelim Arno nehrinin kıyısında büyük Florance kentinde doğup büyüdüm. Ancak yıllardır burada bulunuyorum. Bitip tükenmek bilmeyen acılarla dolup taşan yaşamım önce beni güzel tepelere, dağların doruklarına taşıdı, ardından sonsuz göğe bakmayı ve yıldızdan yıldıza sıçramayı öğretti. Biriktirdiğim bilgi hazinem bana gerçeğin ürkek ve çekingen dostu olmayı, yazdığım kitaplarım ve bu kitaplarda yer alan dizelerim ise altın bir aynadan yansıyan göz kamaştırıcı güneş ışınları gibi onurla parıldamayı öğrettiler" dedi ve ardından gözlerimin içine bakarak bana bir dizi öğüt sıraladı:

 

" İşsiz kaldığın için onurun kırılmış ve yazmakta zorlandığın için de kendini yetersiz ve sıkıntılı hissediyorsun. Başarılı olmak için bu duyguları bir kenara bırakarak,  yazılarını araştırmalarınla desteklemeli ve her türlü yalanı bir kenara koyarak gördüklerini olduğu gibi anlatmalısın.  Vicdanın asla karanlıklar içinde kalmamalı. Senin sözlerin, tadına ilk bakıldığı zaman kekremsi gelse bile, sindirilince arkasında bir hayat bırakan besin değerinde olmalıdır. Senin haykırman, en yüksek tepelere kuvvetle çarpan rüzgar gibi olmalıdır ki bu, hiç te küçümsenecek bir onur değildir."

 

"Can kulağı ile dinlediğim sözleriniz beynime hızla inen bir yumruk gibi kazındı. Gevşek davranıldığında darbenin daha şiddetli olduğunun ve sahip olduğum elimdeki diğer değerlerin yok olmaması için önlem almam gerektiğini de biliyorum. Gizli detayları gün yüzüne çıkarmayı ve bunları okurlarımla paylaşmayı da çok seviyorum" dedim. Yaşlı bilge yanıtını hemen verdi:

 

"Gerçeği yakalamak isteyen fakat bu işin acemisi olan bir kimse, sahili boşuna bırakıp engin denizlere açılmamalıdır. Nereye gittiklerini bilmeden yürüyenler yanlışın peşine takılıp kaybolup giderler. Veya gemileri başlangıçta denizde dosdoğru ve hızla yol alırken tam hedefe yaklaşmışken aniden batabilir. İhanetle yüklenen gemi ağırlaşarak denizin dibini boylar. Tersi de olabilir, yüzüne bakılmayıp bütün kış kurumuş ve yabanileşmiş görünen gül ağacının bahar gelince üstünün güllerle donanması gibi."

 

Bu kez boş bulunup düşüncelerimi birden söyleyiverdim. "Doğru sandığım yanlışın peşine takılmak istemem! İkinci örneğiniz; yabanileşmiş gül ağacının güllerle donanması ne kadar güzel ve yerinde bir benzetme oldu" dedim.

 

 "Ben bir zamanlar sakin ömrümü sürdürdüğüm kentte, yaşım daha olgunlaşmadan bile yolumu şaşırmadım. Şu anda da her şeyi arkamda bıraktım. Başı yukarda yıldızları izleyenler er veya geç şerefli limana ulaşırlar. Buruk üvez ağaçlarının arasında tatlı incirin meyva veremediği gibi, yüreği kötülüklerle dolu kıskanç insanların, yetenek ve becerilerinden ötürü sana düşman olacakları ve önüne bazı engeller koyacakları da kesindir. Siyasi amaçlı düzmece yolsuzluk suçlamalarıyla Floransa'dan sürülen ve ardından ölüme mahkum edilen ben, doğduğum topraklara bir daha dönemedim. Sürgün döneminde Verona, Padova'dan sonra şimdi de gördüğün gibi Ravenna'dayım. Doğduğum ve vatanım olan kente yaklaştıkça aslında ondan uzaklaşıyorum. Beni sürgüne göndererek cezalandıran adalet, çektiğim azabı arttırmak için, para cezası ödemem karşılığında ülkeme dönebileceğimi söylüyor. Suçsuzluğum kabul edilmedikçe ülkeme dönemem. Ancak sürgün hayatı beni olgunlaştırdı; yaşama daha eleştirel gözle bakmama ve en güzel yapıtlarımı yaratmama yol açtı " dedi. Yaşlı bilge kırgın fakat bir o kadar da onurla uzaklara daldı.

 

Batmakta olan güneş, gölün üzerini parlak pembe parıltılarla renklendirirken göğün renklerine bürünmüş mavi tepelikli bir kuş yavrularını yuvada bırakarak yem bulmak için yapraklar arasından havalandı. Bir bülbül su şıkırtısına benzer bir sesle tatlı tatlı şakıdı. Eşi görülmemiş bir baharla süslü iki sahil arasında yalap yalap yanan bir nehri andıran ışık seli yayılıyordu. Gölden kuvvetli kıvılcımlar yükseliyor, altın içine kakılmış yakutlar gibi, gelip dört bir yandan çiçeklere konuyordu. Sonra çiçeklerin kokusuyla sarhoş olmuşçasına, tekrar o muhteşem durgun suya dalıyordu.

 

"Olgunlaşmak,  yaşama eleştirel gözle bakmak ve en güzel yapıtlara imza atmak; o zaman sürgün işe yarıyor, ben kendimi sürgün etmekle olumlu sonuca doğru bir adım atmış sayılırım" dedim. Başını sallayarak "evet" diye söze başladı ve devam etti:

 

"Olağanüstü zamanların büyük acıları insanları olgunlaştırır, iyilik ve doğruluk duygularını harekete geçirir. Aslında insanlara ilham veren kendi öz dramıdır. Bir takım uydurma suçlarla mahkum edilerek ülke dışında yaşamaya zorlanan ben asla ülkem Floransa'ya dönmeyeceğim. Başka bir yerde olmakla güneşin ve yıldızların ışığını izlemek mümkün değil mi sanıyorlar? Doğduğum kente başı önümde dönmediğim, daha doğrusu halkın önüne yüzüm kızarmış olarak çıkmadığım sürece, gök kubbenin neresinde olursam olayım,  gerçekleri pek ala düşünebilir, yazabilir, güzel ve iyi işler yapabilirim."

 

"Muhteşem bir düşünce" dedim ve Ortaçağ ile Rönesans arasına sıkışan bu düşünce insanı için sözlerimi övgüyle sürdürdüm. "Siz yaratıcı hayal gücünüz ve derin gerçekçi bakışınızla, tüm çağların en evrensel kişiliğisiniz. Sözcükleri sizin gibi ustaca kullanan bir yazar az bulunur. Sizin ölümsüz aşkınız Beatrice Portinari ile geçmiş ve geleceğe yaptığınız destansı yolculuğun üzerine daha iyisi henüz yazılamadı. Dilerim isminiz yeryüzünde, insanların belleklerinden hiç silinmeyecek, yapıtlarınız nice yıllar yaşayacak" dedim. Benim övgümün bir değeri olmasa da sözlerim yaşlı bilgeyi mutlu etti sanırım.  Gururla ayağa kalktı, "Bana reva gördükleri sürgünü ben kendim için şeref sayıyorum; aydınlanan bir ufuk gibi aynı parlaklıkta daha nice yeni ışıkların belirmeye başladığı asla unutulmamalıdır" dedi ve bu sözlerinin ardından ölümsüz yapıtının Cennet'in Ay Gökü adını verdiği bölümden küçük bir bölümü ezbere okumaya başladı:

 

"Güneş vurmuş bir pırlantayı andıran parlak, kalın, katı ve cilalı bir bulut bana, bizi sarıyor gibi geliyordu. Su, yarılmadan bir ışık şeridini nasıl içine alırsa, ezeli inci de öylece bizi içine aldı… Beatrice yüzüme aşk saçan öyle tanrısal gözlerle baktı ki, görme gücüm yenilerek geri çekildi. Ben, gözlerim önümde, kendimden geçer gibi oldum."

 

Durgun ve temiz bir suda yaşayan balıklar, suya atılanların yiyecek olduğunu anlayarak nasıl hareketlenirlerse, ben de binden fazla ışığın bize doğru öyle koşuşturduklarını gördüm. Yaşlı bilge sözlerini sürdürürken, yıldızlar ışıldamaya, yanıp sönmeye ve gülümsemeye başladılar. Bu yıldızlar sanki şan ve şeref için çalışmış, iyiliklerle bezenmişlerdi. Yaşlı bilge:

 

"Arzular yol gösterip de böyle bir hedefe yöneldiler mi, gerçek arzu ışınlarını göğe doğru yükseltir. Fakat değerimizin karşılığını ölçebilmek de bizim sevincimizin bir parçasıdır. Çünkü ne ektikse onu biçeriz. Yaşam arzularımız asla fenalıklara ve kötülüklere doğru yönelmemelidir. Yeryüzünde nasıl başka başka seslerden tatlı bir ahenk çıkarsa, bizim hayatımızda da tıpkı öyle oluyor. Değişik kademelerdeki arzularımız, yüreğimizde renkli bir ahenk yaratıyor" dedi ve sahip olduğum değerler hakkında beni uyarmaktan çekinmedi:

 

"Senin çocukça düşüncelerine gülümseyişime şaşma sakın" dedi ve devam etti. "Sanırım onlar gerçeğe doğru hala emin adımlarla gidemiyor ve her zaman olduğu gibi seni boş yere şuraya buraya dolaştırıp duruyorlar. Gördüğün gibi ben hayal değil gerçeğim. Onların isteklerine boyun eğmediğim için uzaklaştırıldım; burada sürgünde bulunuyorum, sen ise kendini isteyerek yalnızlığa sürgün etmişsin; idealine ulaşmak için tuttuğun yolun doğruluğu konusunda tereddütlerim var" dedi.

 

Uzun bir duraksamadan sonra "Ateşli bir aşkın iradeyi yok edişi gibi ruhum  umutsuzluk içinde eriyip yok mu oluyor? Zamanını konuşmak yerine dilini tutarak susmayı ve sabretmeyi öğrenmek için harcayan biri miyim ben? Yoksa korkak mıyım? İnandığım pek çok şeyin neden gizli kalmasını istiyorum ve düşüncelerimi açıkça söyleyemiyorum da kendime saklıyorum? Bir şeyin yalnız adını bilen, başkası göstermeden esasının ne olduğuna akıl erdiremeyenlerden miyim?" diye sorgulamaya başlayınca yaşlı bilge:  

 

 "Karanlık ormandan yeryüzü cennetine çıkmak zordur. Ancak senin elinin tersiyle silip, kaldırıp attığın değerler için uğrunda canlarını verecek onlarca kişi olduğu gerçeğini de unutmamalısın. Bütün dünyayı aydınlatan gün ışığını bizim yarım küremize indiğinde ve gökyüzünü sayısız ışıkla aydınlattığında diğer yarım kürenin karanlıklar içinde kaldığını da unutmamalısın. Camdan, içini kaplayan renk nasıl saydam bir görüntü verirse, içini kemiren şüphe de öylece dışarı vursun. İyi bir melodiye usta bir kemancının tellerini titreştirerek eşlik etmesi bestenin değerini arttırdığı gibi betimlemede de kırpışan kirpiklerin içinden yapılan gözlemleri mantığınla harmanlaman çok değerlidir. Sözlerin son şeklini alarak dudaklarından dökülsün. Bunu yaptığın zaman üzerine güneş ışığı vurmuş altın rengindeki merdivenle, yeryüzünün en yüksek dağına ulaşır, gözlerinin erişemeyeği bir yüksekliğe kadar uzanırsın. Yeterki sözlerini gönülden söyle."

"Yaşamak için ekmeğini dilim dilim dilenen yaşlı bir adamın nasıl yüce bir kalbe sahip olduğunu kim bilebilir ki" dedim ve ardından sözlerimi bir soru ile sürdürdüm. "Çok yaşamak mı, çok gezmek mi, çok okumak mı, yoksa çok çalışmak mı? Sizce bunlardan hangisi kişiyi olgunlaştırıp, hedefine daha hızlı ulaştırır? Yoksa hepsi mi?"

 

"Senin soruna doyurucu bir yanıt verebileceğimi sanmıyorum. Öğrenmek istediğin şey, en derin uçurumların dibine gömülmüştür. Yeryüzünde bazı şeyler dumanla karartılır. Sen, göğe çıkmak için kuvvet veren güzellikler ve başının çevresinde halka olan çelengin hangi çiçeklerden örüldüğünü öğrenmek istiyorsun. Onu ancak sen gerçek kılabilirsin. Bunun için bütün ötekileri, iyileri ve kötüleri ile tanımak, sözlerini öğrenmek, yollarını izlemek gerektiğini bilmelisin.  Bence sen önce kim olduğunu sorgulamaya başla; iç sesini dinle. Başını kaldır ve dik yürü ki, kendine olan güvenin artsın. Bu olgunlaşmanın birinci şartıdır. Olgunlukla bilgiçliği de birbirinden ayır, karıştırma. Bilgiç görünmek hevesinde olan öyle çok insan var ki yeryüzünde, kendilerini göstermek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Sen onlardan olma; bırak onlar seni keşfedip ışığından aydınlanmanın yollarını arasınlar. Sen bu arada insanları, olayları ve doğayı gözlemeyi sürdürmelisin. Göz kapaklarını kaldırıp kirpiklerinin aralığından öyle bir görmelisin ki, suyun iki kıyısındaki yamaçlar çimenlerle, çiçeklerle bezenip süslensin, gerçek yüzlerini gizleyen insanların da maskeleri büsbütün açılsın" diyerek soruma kesin olmayan ve belirsizliklerle dolu yanıt verdi bilge.

 

Yüksek bir yeteneğe sahip olmanın ve isteklerin doğrultusunda düzenli bir yaşam ortamında çalışmanın insanı mutlaka daha yukarılara taşıyacağı düşüncesindeydim. Çünkü isteklerin yönlendirdiği iradenin, her şeyin kendisine doğru yöneldiği ucu bucağı olmayan engin bir deniz olduğuna inanıyordum. Bu nedenle daha yukarılarda bir yerlerde olmayı istedim ve bunun için çok çalıştım. Ama bu durum bana burasını layık görenin iradesine uymadı. İyilikten çok kötülüğe alışkın bir takım insanlar, benim irademi kırıp, yaşamını zora sokmak için çalıştılar. Bu düşüncelerimi yaşlı bilge ile paylaştım. O bana şöyle dedi:

 

"Haklı olarak sen de adaletli bir şekilde yaşadıklarının öcünü almak isiyorsun. Şaşmaz görüşüm bana böyle düşündüğünü söylüyor. Seni bu şüpheden kurtaracağım. İyi dinle, sözlerim sana büyük bir gerçeği armağan edecektir. İnsanoğlu bir sürü güzel yetenekle donatılmıştır. Bunlardan biri eksilecek olsa asaleti elinden gider. İyiliğin ışığı ile aydınlanamaz olur. Kendi hatası yüzünden oluşan boşluk doldurulmadıkça eski olgunluğuna asla kavuşamaz" dedi ve bir zamanlar bir eşikten geçerek ulaştığı Akheron nehrinin ötesindeki cehennem kapısının üstünde, siyah harflerle yazılı sözleri okumaya başladı bana:

 

"Gözyaşı beldesine benden gidilir, cehennemlikler arasına benden gidilir. Adalet rehber olmuştur ulu yaradanıma; ben ilahi kudretin, rabbani hikmetin ve ilk aşkın eseriyim. Benden evvel yaratılan hiçbir şey yoktur ki, ebedi olmasın, ben de ebediyen varım. Ey buradan içeri girenler, bırakınız her türlü ümidi.

 

"Gözyaşı beldesine benden gidilir."Bu dizeler yaşlı bilgenin yaşamının özü gibiydi. Sözlerine şöyle devam etti:

 

 "Alplerin eteğinde Tyrol üzerinde adına Benaco denilen bir göl vardır.  Çok sayıda kaynaktan çıkan sular, dağlar arasından kendine yol bulduktan ve yeşil çayırlar arasından geçip ovayı suladıktan sonra, gelip bu göle dökülür. Benaco bu sularla dolar. Bu topraklarla Rhone nehrinin Sotgue ile karıştıktan sonra suladığı sol kıyı ve Tronto ile Verde ırmaklarının denize döküldükleri yerden başlayarak Bari, Gaeta ve Catona'nın sınırlandırdıkları Ausonia burnu beni bir vakitler senyörü olayım diye bekliyordu. Bütün toprakların tacı alnımda parıldamaya başlamıştı ki, her şey değişti. Şimdi ise gördüğün gibi buradayım!"

 

"Doğru bildiğiniz yoldan şaşmazdınız. Dostu ile dost, düşmanı ile düşman olmasını bilen bir karakteriniz vardı. İnsanların ikiyüzlülüğüne tahammül edemezdiniz. Ne kadar büyük olursa olsun kaderin önüne çıkardığı güçlükleri cesaretle göğüs germesini, onları yenmek için savaşmasını çok iyi bildiniz. Sürgün hayatının yoksulluklarına sabırla katlandınız, her türlü sefaletle karşılaştınız ama asla alçalmadınız, dik duran alnınız asla yere eğilmedi. Uzun sürgün yaşamı sizde derin düşünme fırsatını verdi. Sanırım zamanla ruhunuzu kemiren şüphelerden, kalbinizi burkan acılardan sıyrılmayı da bildiniz; sonunda yarattığınız yapıtlarla kurtuluş kapıları önünüzde ardına kadar açıldı ve bütün bunları güçlü iradenizle başardınız" dedim. "Belki öyledir, belki değildir, ama sözlerinizin içinde gerçekler de yok değil" diyerek sözlerini sürdürdü:

 

"Kötü iradeyi doğuran hırs ve tamah ise daima doğruyu arzulayan sonsuz aşkın meyvesi de iyi iradedir. Gerçi irade insanların kalbinde güzel çiçekler açtırır, ama ne var ki, sürekli yağan yağmurların da gerçek çiçekleri yozlaştırıdığını unutmamak lazım. Ayrıca irade baskı altına da alınabilir. Baskı altında kalan irade, baskıyı yapana boyun eğmek istemezse o zaman zor kullanılır. Çünkü güçlü irade isterse bükülmez zor karşısında, sağlam kalır, kuvvet karşısında ise az da olsa bükülür fakat serbest kaldıklarında, zorla uzaklaştırıldığı yola tekrar geri döner. Ancak iradenin böyle demir gibisine zor rastlanır. Eğer söylediklerimi kavradınsa, seni ilerde sık sık rahatsız edecek olan şüpheleri yok ettim demektir"diyerek yaşlı bilge, sözlerinin sonunda konuyu benim üzerime çevirmeyi bildi.


Bir zamanlar kalbimi aşkıyla ısıtmış olan çalışma ve yazma isteği, bana gerçeğin yüzünü gösterdi. Ben sağlam irade ile inatçılık arasındaki yanlışımı düzeltiğimi ve buna inandığımı itiraf etmek için başımı kaldırdığımda birden vazgeçtim.   Bana öyle bir bakışla baktı ki, yüzünün çizgilerinde, saydam, derin, duru ve silik bir yansıma ilişti gözüme. Beyaz bir ten üzerindeki inci tanesinin belli belirsiz görünmesi gibiydi. Bu görüntü benim hatadan hataya düşmeme neden oldu ve itiraf edeceğim şeyleri unuttum. Sonunda şöyle dedim:

 

"Saygıdeğer bilge, sözleriniz beni öyle sarıyor, öyle duygulandırıyor ki, size karşı duyduğum saygının derinliğinden mantığım çaresiz kalıyor. Görme gücüm aydınlanmakla birlikte sizin düşüncelerinize yanıt verme konusunda çok zayıf kaldığımı hissediyorum. Ve karanlık gördüğüm bir başka gerçeğe dair size soru sormaya çekiniyorum. Ancak şunu iyice anlıyorum ki, her gerçeğin kaynağı olan gerçekle aydınlanmadıkça, zekamız asla yatışmıyor. Ona en kısa zamanda erişmeliyiz ki, arzularımız boşuna çırpınıp durmasın. Kalbimiz sözlerimizden ayrılmasın"

 

"Endişeleriniz yersiz. Doğruyu söylüyorsunuz; bu arzular, gerçeğin dibinde bir filiz gibi, şüphe doğuruyor. Bizi bir tepeden diğer tepeye sürüp doruğa ulaştıran da bizim yaradılışımızdan gelen bu dürtülerdir. Gerçekler karşısında kişinin görme gücünün mükemelleşmesi, zekanın her geçen gün daha aydınlık bir ışıkla parıldamasına neden olur. İnsan mükemmelliğine en çok yakışan da, isteme yetisidir. Ancak zekası olan yaratıklar isteme yetisine sahiptirler. Bu nedenle yeterki sen iste; kötü anıları sil ve yüzünü parlak olan tarafa döndür. Sana gösterilen şeye düşünceni aç ve gördüklerini belleğine kazı." Görme gücümü mükemmelleştirmeye, yüzümü ve düşüncelerimi aydınlık tarafa yöneltmeye odaklanmışken, yaşlı bigeden gelen yeni bir soru ile sarsıldım. Bilge şöyle diyordu:

 

"Bu dünyada kimi hukukçudur, kimi hekimlik yapar, kimi din adamlığının peşinde koşar, kimi zor kullanarak veya yalan dolanla iktidar koltuğunda oturur, kimi çalıp çırpar, kimi ticaretle uğraşır; kimi şehvani zevklere gırtlağına kadar batmış durumdadır, kimi tembellik ve miskinlik içinde yüzerken ben bütün bunlardan arınmış olarak şerefle dolanıyorum. Burada benim yanımda duru suya yansımış güneş şeridi gibi parlayan şu ışığın içindeki ruhun kim olduğunu öğrenmek istiyorsan bil ki orada, kötülerin yaptığı gölgenin son bulduğu gökte ışığın en üst derecesinde parıldayan ve huzur içinde dinlenen bir ruh var. Burada oturmuş senin fikirlerinin ve içini şüpheyle kemiren düşüncelerinin sebebini keşfetmeye çalışıyorum. Ya sen ne yapıyorsun ve ne yapmak istiyorsun? Önceliğinin ne olduğunu sorguladın mı hiç?"


Bilgenin susması ve yüzünün değişmesi karşısında, benim yeni sorular sormaya hazırlanan doymak bilmez düşüncelerim de susmak zorunda kaldı. Sormak yerine onun sorusuna yanıt vermeye çalıştım:

 

"Bazan bir ülkenin büründüğü görülen taze yapraklarını açtırmak için tatlı sabah meltemlerinin estiği yerlerde, güneşin uzun süren bir yolculuğa çıktığı, bir ara insanlardan tamamen saklanarak ayın arkasına gizlendiği, dalgalarla dövülen toprakların uzağında karanlıkların çöktüğü, kötülerin iş başına geçtiği gibi bazen ben de karamsar olurum. Zekayı, sanatı, yeteneği istediğim kadar yardıma çağırayım, ruhumu canlandırmaya yine de muvaffak olamam. Fakat iyi bir şeylerin olabileceğine inanırım ve onu görmeyi arzu ederim. Hiçbir göz, güneş ışığından daha parlak bir ışık görmemişse de zaman zaman hayal gücümün ne kadar yükseklere ulaşabildiğine şaşar kalırım.  Şimdi engin denizlerde yolumu bulup kayığımı gerçek hedefine götürecek bir yazar olacağımı düşünüyorum ve kendime "Bu ben olabilir miyim?" diye soruyorum. Sevinçli bir dans gibi, nazik ışıkların yaptığı birbirlerine gönderdikleri parıltılar gibi, şenlikli şarkılar gibi ve gözlerimin mutlulukla açılıp kapanması ile kirpiklerimin titreşmesi gibi ruhumda bir şeyler duyabildiğim için mutluyum" dedim. Bütün bu sözleri söyleyebildiğim için biraz şaşkın biraz da gururluydum. Yaşlı bilge de sanırım son söylemimden etkilendi; umutlu gibiydi. Belki de bana öyle geldi. Sonra şöyle dedi:

 

"Değil mi ki gerçek aşkla tutuşan ve sonradan sevdikçe yoğunlaşarak artan yazma isteği, sende parıldayarak seni kimsenin çıkmadan aşağı inmediği başarı merdivenlerinden yukarı çıkarıyor; korkma. Susuzluğunu yatıştırmak için senden şişesindeki şarabı esirgeyen kimse, senin okyanusta özgürce yelken açtığını asla anlamayacaktır; aldırma. Akla kara asla değişmez. Düşüncen doğrudur veya yanlıştır. Ancak düşünmeden düşünceni belli etme. Söz söylerken de, yazarken de kendinden emin ve korkusuz ol. Amacın neyse onu açıkla, bunu yaparken sesin tutkulu ve neşeli olsun. Çünkü zeka ve tutku, ikisi de aynı ağırlığa sahiptir. Hiçbir kıyaslama bu eşitliği bozamaz. Bu eşitliği ancak başını mücevher gibi süsleyen zekanın kanatlarını açarak sen bozabilirsin."

 

Bilgenin bu sözleri karşısında çevremde nur saçan sevincim, ipeğe bürünmüş bir böcek gibi beni sarmaladı. Ne diyeceğimi bilemedim. Ama o beni şaşırtmayı sürdürüyordu ve kendinden son derece emin olarak:

 

"Beni haklı olarak sevdin, çünkü ben sana bilgi ve tecrübelerimi aktardım. Evvelce arkanda olan şey şimdi önünde serili duruyor. Senden hoşlandığımı bilesin diye sırtına giymen için sana bir manto armağan etmek istiyorum. Zeka ışığı benliğinin çevresinde bu giysi ile ışıldasın. Bu ışık yüreğine sıcaklık versin, her daim içini ve duygularını ısıtsın. Gözlerin, sıcak ve ışıltılı baksın. O zaman kendini yeterince güçlü hissedersin ve içindeki cevher açığa çıkar" dedi ve pelerin gibi beni saran mavi bir mantoyu omuzlarıma koydu ve ardından "Yağmur durdu; birlikte vadi boyunca bir yürüyüş yapmayı arzu eder misiniz?"diye sordu. Yürüyüş için avludan çıkmak üzere hareketlenirken, herşey gözlerime büsbütün güzel göründü.

 

Uzun Yürüyüş Boyunca;

O önde, ben arkasında iki yandan sınırlarını yabani otların çizdiği dar patikadan inerken, "Sözlerinizle bana konuşma cesareti verdiniz. Övgünüz beni yükseklere çıkardı; olduğumdan daha üstün kıldı. Omuzlarıma koyduğunuz manto sorumluluğumu bir kat daha çoğalttı. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Ruhum, çağıldayan ırmakların neşesiyle doldu" dedim. Alevin içindeki közler, rüzgarın etkisiyle nasıl tutuşup yanarsa içten gelen, tatlı ve okşayıcı bir dille söylenen bu sözler karşısında yüreğim öylece şenlendi.

 

Çevremizi saran göz kamaştırıcı ışık oyunlarının yarattığı eşsiz manzarayı betimleme konusunda insanın dili çaresiz kalıyordu. Hayranlığımı sezen yaşlı bilge, "Muhteşem manzara karşısında seni tutuşturan ve gördüklerini anlatmak için zorlayan yüksek arzu ne kadar şiddetlenirse benim o kadar hoşuma gidiyor. Fakat bu büyük istek sönmeden çoğalarak sürmeli" dedi içimden geçen duyguları okurcasına.

 

Yakındaki ırmaktan havalanan kuşlar, yedikleri yemden ötürü şenlik yapıyormuş gibi bir araya gelip bir eğriler çizdiler. Gün batımı içinde mutlu ruhlar gibi uçuşarak önce şakıyor, söyledikleri şarkının ritmine ayak uyduruyor ve daha sonra biraz duralıyor ve susuyorlardı. Kuş cıvıltılarının arasında; duyulur duyulmaz bir sesle "Bizi sarıp sarmalayan ortam her zaman böyle göz kamaştırıcı olmayabilir. İstemediğimiz durumlarla karşılaştığımızda yolumuzu nasıl bulmalıyız? Farklı yollara saparak mı? Sizin adımlarınızı doğru yoldan çıkardığınız oldu mu?"diye sordum. Soru pek hoşuna gitmemiş olacak ki, önce duraladı; ardından konuyu biraz merkezinden uzaklaştırarak konuşmayı sürdürdü:

 

"Pusu kurup seni bekleyen tuzaklar her zaman olabilir. Yine de kimseye karşı kin ve düşmanlık beslemem, beslemeni de istemem. Onların ettiklerini görecek kadar daha uzun yıllar yaşamanı dilerim. Ben eski surların çevrelediği bu küçük kasabada rahat ve huzur içinde yaşıyorum. İçinde aile yaşamayan evlere burada pek rastlanmıyor, bu nedenle seviyorum burayı. Alçak insanlar tarafından adım kirletilmeye çalışılır ve adaletsiz ülkemden kapı dışarı edilirken, burada yaşayan halk, yürek sızlatan hüznüme ortak olup bana kucak açtılar. Huzur ve güven içinde yaşıyorum başka ne isterim ki! Şunun şurasında ne kaldı ki, ömür denilen kaftan hergün biraz daha kısalıyor, zira zaman makasıyla, durmaksızın ömürden kırpıyor."

 

Akşam olurken yeni doğan yıldızlar nasıl gökte belli belirsiz bir halde ışıldamaya başlar ve görünüşleri gerçek mi değil mi diye insanı şüpheye düşürürse ben de orada   belirsizlik içinde titreşen hoş tınılar dinler gibi öylece kaldım. Sorduğuma pişman oldum; soru sorma arzumu içime gömdüm.


Akşam olmaya, hava kararmaya başlamıştı. Mart akşamı havayı iyiden iyiye serinletmişti. Ruhu korku, kaygı ve kuşkulardan arındırıp, kırılan kuvvet ve cesareti yeniden toplama zamanıydı. Kestirmeden gittiğimiz o güzel tepeden iniyorduk. Akşamın serinliğiyle çiçekler bükülmeye ve kapanmaya başlamıştı. İkinci hendeğin üzerindeki köprüyü geçince ıssız yamaçta yolumuzun üstündeki kayalara oturup bir süre dinlendik. Ben soracağım soruyu daha tasarlamadan yaşlı bilge konuşmaya başladı:

 

"Dünyayı kuşatan o denizden sonra suların döküldüğü en büyük vadi, karşılıklı duran sahiller arasında, güneşin gidişine karşı öylesine uzanır ki, evvelce ufuk olan yeri meridyen dairesi yapar. Ben bu vadinin Ebro nehri kıyısında doğdum. Ben bu gökün adıyla anıldığım gibi bu topraklar da benim adımla anılırdı. Turpino ırmağı ile ubaldo tepesinden akan su arasındaki yüksek dağdan aşağı verimli bir yamaç iner. Yamacın arkasında Nocera ve Gualdo şelaleleri çok yüksek bir yardan bolca gözyaşı dökerler. Bu suların ardından yükselen güneş erdemin habercisi gibidir. Görüyorsun talihin karşına işine elvermeyen bir baht çıkarırsa tıpkı kendi toprağından başka yere ekilen bir tohum gibi başarısıszlığa uğrarsın ve eğer tersi olursa dört başı mamur olursun. Adımlarını doğru yoldan çıkarmayasın" dedi.

 

Biraz önceki sorumun yanıtını geleceğin talih ve baht dengesi içinde belirsiz bir şekilde almıştım. Farklı yönlerden esen rüzgarın serinlettiği,  lacivert ve bir o kadar aydınlık bir gecede esinti,  ağaçların yapraklarını sık ve geniş sığırcık sürülerini önüne katmış göl kıyısından sürükler gibi dalgalandırıyordu. 

 

Göksel Evrenin İzinde;

Yaşlı bilge "Vakit gece yarısını çoktan geçti. Şimdi gel beni izle, birlikte gözyüzünü inceleyelim. Herşey göksel evrende gizli" dedi. Balık takımyıldızı ufukta yükselirken, Büyükayı burcu bütünüyle kuzeybatı yönünde yayılmıştı. Gece mavisi gökyüzü ne kadar ışıklı, sakin ve gizemliydi.

 

"Genç dostum, benimle beraber gözlerini kaldır göksel evrene bak. Bakışlarını asla ayırmayarak büyük bir sevgi ile ve içten bak. Dünyanın her yerinden, her akşam aynı aya bakıyoruz. Birlikte doğuyor ve batıyoruz. Gökyüzünün ve yeryüzünün düzenini ve bu muhteşem sanatın gücünü hayranlıkla seyret" dedi. Ve Cennet'in Sabit Yıldızlar Gökü adlı bölümü okumaya başladı:

 

"Bulutsuz bir gökte ay, tam dolun olduğu zaman Trivia gökün dört bir bucağını süsleyen ezeli periler arasında nasıl parıldarsa, ben de binlerce meşalenin üstünde bir Güneş gördüm ki, bizimkinin üstümüzdekileri aydınlatması gibi, o da onların hepsini birden nura garkediyordu. Kuvvetli parıltının ortasında, o ışığın fışkırdığı Cevher görünüyordu, öyle parlaktı ki gözlerim dayanamadı, bakamadım."

                                                             

Gökyüzüne bakınca yanar odunları birbirine çarpmakla nasıl sayısız kıvılcım çıkarırsa, gökte binlerce ışığın savrulduğunu gördüm. Onları tutuşturan gücün verdiği düzene göre bu ışıklar az veya çok yükseklere çıktı ve sonra her biri kendine ayrılan yerde durdu. Bu görkemli güzellik karşısında resim yapmanın rehbere gereksinimi yoktu. Görsel şölen kendi kendisinin rehberiydi. Yuvalara şeklini veren yaratma gücünün kaynağı yine kendisi olduğu gibi. Apaçık görülen ve gökü bir elmas parçası gibi bezeyen meteor yağmuru, parıl parıl yanan ne kadar da çok mücevher olduğunu gösterdi bana. O anda beyazlık içine yayılmış irili ufaklı yıldızlı ışıklar, galaksinin sonsuz derinliğinden bana ulaşıyordu. Işık zerrecikleri göz kamaştırıcı bir şekilde bazen şimşek gibi parıldayarak, tepeden aşağılara süzülüyor, bazen uzunlu kısalı düz ve eğriler çizerek, ışık şeridi halinde hızla yeryüzüne ulaşıyor, gözlerimi kamaştırıyordu. Ben sonsuz gökyüzünden üzerime dökülen meteor yağmurunu hayranlıkla seyrederken, o, konuşmasını sürdürdü:

 

"Benim gördüğüm şeyi iyice anlamak istiyorsan eğer, gökyüzünün ayrı ayrı yerlerinde, havanın olanca yoğunluğunu yenecek bir parlaklıkla ışıldayan on beş yıldızı hayalinde canlandır ve ben anlatırken bu hayali sağlam bir kaya üzerine oturtarak sakla; hiç kaybolmadan gece gündüz kendisine yeten Büyükayıyı gözünün önüne getir. Bütün bu yıldızların gökte benzer şekillerde dizildiklerini ve ışınlarını birbiri üzerine gönderdiklerini hayal et. Aslında yeryüzünde her zaman gördüğümüz manzara bu değildir ama sen her zaman öyle olmasını hayal edebilirsin. Bunu hayal etmekten seni kimse alıkoyamaz."

 

Yaşlı bilgenin beni kendimden geçiren sözlerinin hepsini ne anlayabilmiş, ne de hayal edebilmiştim. Ama bu sözler benim için sanki yüksek övgü niteliği taşıyormuş, uzaklardan bir yerlerden kulağıma çalınıyor, "Diriliyorsun", "Yeniden nefes alıyorsun" sözleri kulağıma fısıldanıyordu. Kendi kendime sessizce "Neden olmasın" dedim. Yaşlı bilgenin "Bazan durgun ve bulutsuz gökte, o ana kadar kıpırtısız duran gözlerin dikkatini üzerine çeken bir uçar yıldız görülür. Kümeden ayrılan bu yıldız süzülerek sonsuzluk içinde elmas gibi bir şerit çizer" dediğini işittim. Bütün bu söylemleri üzerime aldım; bunlar benim için olağanüstü gerçeklerdi. Yaşlı bilge konuşmasını bir takım uyarılarla sürdürdü:

 

"Düşlerini özgür bırak salıver, yazma tutkunun ateşi dışarıya çıksın ve çıkarken ruhunu olduğu gibi yansıtsın. Sözlerin, bildiğimiz şeyleri bize daha iyi betimlesin. Korkmadan ve aralıksız yazmalısın. Bütün çağlar gözünün önünde serili ve susuzluğunu söylemek cesaretini gösterirsen kadehine mutlaka içecek bir şeyler koyacaklarını unutmamalısın. Bunlar sana söylenenlerin açıklamasıdır. Ancak korkmadan yaz derken bazı tehlikeleri de göz ardı etmemelisin derim. Aslında yazdıkları nedeniyle İnsanı ölümünden sonra bile rahat bırakmazlar. Özellikle din adamlarının öfkesini üzerine çekmeye gör.  Kilisenin ileri gelenlerine hiç bir düşüncenizi beğendiremezsiniz. Yapıtınız hemen yasak kitaplar listesine girer ve tüm kopyaları yakılararak yok edilir. Bunları göze almalısın" dedi.

 

"Yalnız din adamları mı?" dedim. "Aynı dar düşünce yapısına sahip siyasilerin de onlardan pek farkı yok. Üstelik yalnız kitapları da değil, günümüzde insanları da yakıyorlar. Bu konuda Ortaçağ'dan Yakınçağ'a değişen pek fazla bir şey olmadı" diye yanıt verdim.

 

Acıları gözlerinden okunan yaşlı bilgenin bana hüzün veren sevgili yüzü belleğime kazındı. Rüzgarsız kış günü lapa lapa yağan kar gibi sözler ağzından tane tane, sakin fakat bir o kadar da soğuk dökülüyordu. Yüzü öyle yumuşak görünüyordu ki, doğruluktan ayrılmayan bir insanın yüzünden farksızdı. Cesaretimi toplayarak şöyle dedim:

 

" Size karşı olan büyük minnettarlığımı sözlerimle duyuracağım. Gelecek hakkındaki bana yabancı olmayan sözlerinizi belleğime kaydediyor ve saklıyorum. Dilerim ruhunuz daha uzun yıllar bedeninizi taşısın ve ününüz sizden sonra yüzyıllar boyu sürüp gitsin. Benim kaderim düşünmek ve yazmak eylemiyle sınırlıysa, yapılan haksızlıkların hesabını sormadan boyun eğmeye hazırım; bu konuda vicdanım rahat. Ancak bundan böyle gözlerimi derin karanlıkların sırlarını çözmek için aydınlık enginlere çevireceğimden şüpheniz olmasın."  Sözlerim üzerine yaşlı bilgenin gözleri kısa bir pırıltı ile aydınlandı.

 

"Bazan yaşadığınız olağanüstü mutlu anı anlatmayı bir kenara bırakırız" diye söze başladı ve devam etti. "Bu ruhun her türlü arzudan sıyrıldığı, sonsuz mutluluğun ışıldayan gözlerinizde parladığı andır. Bunda amaç kendi sözlerinize güveniniz olmadığından değildir, fakat bir başkası gideceği yolu göstermezse bellek yalnız başına geri dönemez de ondan. Ne kadar büyük olursa olsun mutluluğun bu anla sınırlı olmadığının daha nice mutlu anların seni beklediğinin bilincinde olmalısınız. Mutlu olduğun bir anın sevinci içinde çizdiğin güzel bir betimleme kanatları açık bir melek gibi karşında durur; gözbebeğinde canlanan bu güzellik güneşin tutuşturduğu bir yakut parçasını veya ışığın kehribar veya billurun içine girer girmez parıldamasını andırır. Işığın süzülmesiyle, parıldaması bir olur. Bu betimlemeyi şimdiye değin hiçbir ses söylememiş, hiçbir mürekkep yazmamış hiçbir hayalgücü tasarlamamıştır; bu senin eserindir" dedi. Ben de:

 

"Aşkla dolu ruhlardan saçılan ışıkların, sevinçle, dilimizdeki harfleri çizdiklerini görüyorum. Bir insan iyilik ederek daha büyük zevkler duymakla erdeminin günden güne arttığını nasıl fark ederse, ben de yazı yazarak mucizenin bir kat daha parladığını görüyorum. İçinde yaşadığım toplumun, okurlarımın öylece genişlemiş olduğunu anlıyorum. Yüzümü topluma döndüğüm zaman, içinde bulunduğum halkanın rengi değişiyor. Kömürün karası, şafak vaktinin kırmızılığı içinde yavaşça silinerek turuncuya, pembeye, mora dönüşüyor. Zamanla beni çevreleyen renk değişirken düşüncelerimin enginleştiğini ve kalemimin güçlendiğini hissediyorum" dedim.

 

"Bunu başardığın zaman kaynağının bol suyunu göstererek taştan taşa inen duru bir ırmağın şırıltısını işitir gibi olursun. Bir ses, nasıl gitarın sapından içine giren havada, flütün deliğinde tınılar şeklini alırsa, hayalgücün de fısıltılı sözler şeklinde öylece yükselir. Bunlar kendi içinden gelen şarkının sesi, yüreğinin yazdığı sözlerdir.  Bazan havada öte öte uçan tarla kuşu, ötüşünün son nağmeleriyle kendinden geçer ve nasıl susarsa, gün gelir sen de öyle yazacak şey bulamaz susarsın. Yazamazsın; ancak bu yeteneğinin kaybolduğu anlamına gelmez. Beklemelisin. Martılar nasıl gün ağarırken, üşüyen tüylerini ısıtmak için içgüdüleriyle havalanırlar ve sonra kimi gider ve bir daha geri dönmez, kimi uçtuğu yere gelir, kimi de havada olduğu yerde döner durursa sen de kendi sevincine bürünerek çeşitli seçenekler sun kendine. Seni yöneten düşünceyi emrine amade et ve kendi gücünün üstüne çıkmaya çalış".

 

Birlikte eve dönerken önümüzde küçük köy korusu, tepelerden göl kıyısına kadar, koruluğun bitiminde aralanmış bir bulutun içinden süzülen ay ışığıyla gölgelenen çiçekli bir çayırlık uzanıyordu. Gölün iki sahili arasında yükselen kayalar yer yer sivri çıkıntılar meydana getiriyordu. Bir yandan başımızın üzerindeki göksel evreni hayranlıkla izlerken diğer yandan kayalıkların yükseklerinden yeryüzünü kuşbakışı seyrediyorduk.

 

"Ben adaleti sevdiğim için burada tek başıma fakat onur içinde yaşıyorum; övülüyorum. İşin tuhafı kötüler de beni övüyorlar ama hiçbiri gösterdiğim yolda yürüyemiyorlar. Şunu iyi bilin ki, benim sürgün edilmemin sebebi, sadece konulan sınırı aşmış olmam değildir. Ülkemde kalmayı çok arzu etmeme rağmen bu bana yasaklandı. Ama konuşmak insanların özünde bulunan bir yetenektir. Şu veya bu şekilde konuşmak konusunda doğa sizi özgür bırakmıştır. Benim konuştuğum dil akıl ve mantığa dayandığı gibi gerçekleri yansıtan yalın ve akıcı bir dildir. Söylemlerim herkes tarafından gayet iyi anlaşılmıştır. Sonra neler oldu da her şey değişti diye şaşmamalıdır. Çünkü insanların görenekleri, gelenekleri yapraklar gibidir, çeşitli esintiler etkisinde biri gelir, bir diğeri gider. Bir baştan bir başa gökyüzü ve içindeki bulutların, sabah ve akşam güneşin gücüyle aynı renge bürünmesi gibi; Oğlak'ın boynuzu güneş göküne değince donmuş buhar parçaları yeryüzüne kar kristalleri şeklinde düşüp her yanı beyaza boyaması gibi, bu düzen ezelden beri hep böyledir, değişmez" diyerek uzun uzun konuştu.

 

Kaynağını ormandan alan küçük bir ırmak, temiz duru sularını kayalıklardan kumluğa doğru taşıyordu.  Suyun sarp bir kayalığın aşağısında çıkardığı gürültü arı kovanının uğultusunu andırıyordu. Şelalenin müthiş şarıltısı bir ara birbirimizi duymamızı engelledi. Irmak boyunca yürüyüşümüzü sürdürdük. Irmaktan yükselen buhar kayalıkları karanlık pusun arkasına gizlerken, gökten inmekte olan yıldız yağmuru bizi aydınlatıyor, yol gösteriyordu. Köprüyü geçtik ve taşlı yol boyunca ilerledik. Hem yürüyor hem de konuşmayı sürdürüyorduk. Yola çıktığımızda doğan yıldızlar batıyordu. Gökyüzünde, o güzelim gece mavisi gök kubbenin altında kurumaya başlayan göl kıyısı boyunca bir kavis çizerek, sonunda kırmızı çatılı taş evin önüne geldik ve durduk. Yaşlı bilge:

 

"Birlikte geçirdiğimiz zaman içinde, sorularınız, bana olan saygınız, güveniniz ve hayranlığınız şüphesiz beni çok mutlu etti. Ve ben çalışmalarınızda size yol göstermekten mutlu oldum. İşittiği şeylerden faydalanmasını bilen bir kimse, dinlediğini iyi dinlemiş demektir. Ancak bu gün daha fazla birşey söylemem mümkün değil" diyerek bana arkasını dönüp evine doğru uzaklaştı. Yürüyüşü kaybeden değil kazanan biri gibi onurlu ve güven içinde fakat yorgundu. Kırmızı çatılı evin kapısında güneş ışığını gölgeliyen parıltılı yıldızlar içinde kayboldu; gitti.

 

Anlaşılmaz Sona Doğru

Gök gürlemesine benzer gürültülü sesler duyuyordum; karanlık gökyüzünden soğuk, ağır taneli yağmur yağıyor, iri damlalar rüzgarla birlikte camlara vuruyordu. Aynı anda kapılar kısa kısa vuruluyor, sessizce açılıp kapanıyordu. Motel sahibi Bayan Rose'un sesini duyar gibi oldum; ardından yüzüme doğru uzanan birinin ilaç kokan nefesini hissettim ve gözlerimi açtım.

 

"Bir haftadır kendinizde değildiniz. Ateşler içinde yandınız ve sayıklayıp durdunuz." dedi kasaba doktoru olduğunu sonradan öğrendiğim kişi.  "Bizi korkuttunuz. Ateşinizi bir türlü düşüremedik. Sel ve çamur yolları kapattığından sizi hastaneye de götüremedik. Sizi taş ustası Dante'nin evinin önünde çamurlar içinde yatarken Çoban Vergilius bulmuş, bana haber verdiler" dedi. Bu arada Bayan Rose  içeri girdi. Elinde bir paket vardı. Paketi önce bana doğru uzatır gibi yaptı; sonra vazgeçip başucumdaki sehpanın üzerine koydu. Bu özel ulakla adıma gönderilmiş bir paketti ve oldukça ağır görünüyordu. Yatağın içinde oturmaya çalışırken üzerimdeki mavi manto yere kaydı.  O kadar halsizdim ki, rüyada gibi yavaş hareketlerle paketi açtım. Üç ciltlik kitabın üzerinde "La Divina Commedia" yazıyordu. Koyu bordo deri kapakların üzeri altın yaldızla, iç parşömen sayfaları renkli çiçeklerle bezeliydi. Latince el yazmasına benim için iyi dilekler yazılmış ve imzalanmıştı. Elim titreyerek ilk cildin kapağını açtım benim için Yaşlı bilge şöyle diyordu:

 

"Genç dostum;

Senin için kutsal olan yapıtının içeriğinde, ruhundaki bütün sevgi, duygu ve düşünceleri toplamak uğruna harcadığın çaba, ömrünün geriye kalan kısmını bomboş bir hale getirmesin. Hiçbir yapıt, maddi yaşamın en küçük yollarından tutunuz da, vicdanın en yüksek keşiflerine dek, kin ve garazları, sevgi ve beğenişleri, iyi ile fena yanları ve ateşli tutkuları böylesine geniş böylesine anlatılması ve anlaşılması güç konuları birleştirmiş olsa bile… Kitabımı yaprak yaprak inceleyerek, 'Ben neysem yine oyum' deyişinin yazıldığı sayfayı yerli yerinde bulacağını çok iyi biliyorum…"

                                                                              Dante Alighieri

                                                                                                                                                        

Hastalığımın üzerinden bir ay geçti; artık iyiyim. Gün doğmadan uyandım. Mart sabahı sisli, soğuk ve rüzgarlı; gece karanlığı yarımküreyi henüz terk etmeden masamın başına oturdum; bilgisayarımı açtım. Yaşlı bilgenin sesiyle "Gözyaşı beldesine benden gidiler, sonsuz acıya benden gidilir. Her türlü korku ve kaygıyı bırakmalısın akıl denilen bir nimete sahipsin" diyerek yazmaya başladım. Bana çağlar ötesinden elini uzatan, "Uyuşukluğu, tembelliği yenmek zamanıdır. Kuştüyü şilte üzerine oturmakla, yorgan altında yatmakla başarı sağlayamaz, olumlu bir sonuca ulaşamazsın. Hayatını hiçbir şey kazanmadan tüketen bir kimsenin arkasında bıraktığı iz, havadaki dumandan, sudaki köpükten farksızdır. Sözlerimi iyi anladınsa onlardan yararlanmasını bil; ayağa kalk, cesaretini ve gayretini eline al" diyen sözleri kulaklarımda, mavi mantom askılıkta, "La Divina Commedia" masamın üzerinde…  

                                                                              

 

                                                                                
ana sayfa >
< önce