kültürel etkinlikler
Kitap Seçki

 

tuy Sevgili Dostlar…

"Editörün Köşesi" adıyla açılan çekmeceden sizlere, belirli zaman aralıklarıyla değişmek üzere kültürel etkinlikler hakkında bilgilendirmeler yapacağız. "cekmecedenoykuler" adıyla kurulan sitenin tasarımını gerçekleştiren sevgili arkadaşım Yeşim Öktem ile birlikte, kitap sayfalarını çevirip, saklı deneyimleri eşeleyerek, sözlerin büyülü dünyasında gezintiye çıkacağız. Tarih, roman, öykü, şiir, deneme yazıları ile edebiyata dair seçkiler ve bu seçkilerden alıntıları beğeninize sunacağız. Sizleri başka bir zaman ve boyuta taşıyarak opera, bale, sinema, tiyatro gibi sanat dünyasının büyülü atmosferinde dolaştırırken müze, saray ve sanat merkezlerinde açılan çeşitli sergi ve etkinliklere davet edeceğiz.

Yararlı olacağımız umuduyla… Sevgiyle Kalın…

Nermin Özsel - Yeşim Öktem



Binboğalar Efsanesi

Büyük Usta Yaşar Kemal’i sevgi ve saygı ile uğurladık. Sevenleri ardından onun destansı yapıtlarından bölümler seslendirdiler ve deyişlerini ayakta alkışladılar. Şimdi O’nun vasiyetini yerine getirme, kitaplarını okuma zamanı. Yaşar Kemal’in kitaplarını okurken kahve yerine, Anadolu kırsalında yoksulun vazgeçilmez yemeği, bir bardak tarhana çorbası yanınızda hazır olsun. Üzerine bolca nane ve kekik dökmeyi unutmayın. Mis gibi koksun. Ben öyle yapıyorum; tadına doyulmuyor. İyi okumalar…

“Aladağ’ın ardında uzun bir koyak var. Koyak, baştan ayağa ormanlık; içinden yüzlerce pınar kaynıyor. Dört yanları naneli, pürenli, içleri çakıl taşlı, soğuk, aydınlık pınarlar. Pınarlardan su yerine aydınlık kaynıyor, oluklardan su yerine ışık şakırdıyor...Gökte yıldızlar durmadan oradan oraya akıyor, bazısı Aladağ’ın üstüne sağılıyordu. Aladağ’ın doruğu yıldız ışığından pırıl pırıldı. Her yıldız akışta Ceren’in yüreği hop ediyor, akan yıldız kayıp gidinceye kadar gözleriyle onu izliyordu. Yıldız yitip gidince de, büyük bir umutsuzluğa düşüyordu. Derken batıdan, iri, dönen, dönerken ışıkları savrulan bir yıldız çıktı, kaymaya başladı. Ceren’in yüreği ağzına geldi. Yıldız bir mavileşiyor, bir turuncuya çevriliyor, dönüyor, ışıklanıyor, savruluyor, göğü bir uçtan bir uca akıyordu. Derken doğudan birkaç yıldız birden koptu, ardından bir küme yıldız daha… Onlar da, her biri bir yerden, bir ışık ocağı gibi savuldular. Ceren’in yüreği ağzında, bir onu, bir onu izliyor. Yıldızların ışığı suya düştü. Kayaların ortasındaki Taşbuyduran pınarı taştı, kaynadı, köpürdü, yıldıza kesti. Gökyüzü de silme yıldıza kesti. Oradan oraya binlerce yıldız durmadan kaydılar, gökyüzü yıldızdan çalkanıyordu. Pınarın suyu yıldızdan taşmış çalkanıyordu. Binlerce yıldız gökte, ormanda, dağda, sularda birbirine girmiş kaynaşıyordu…”



tuyÇıplak Deniz Çıplak Ada; Bir Ada Hikayesi 4

Büyük Usta Yaşar Kemal, sarı sıcak insan sevgini, muhteşem doğa betimlemelerini, “İnce Memed” ile başlayan ve “Bir Ada Hikayesi” ile noktaladığın destansı yapıtlarını bize bıraktın gidiyorsun… Güle güle git… Gittiğin yerde ışıklar ve çiçekler içinde uyu… Seni sonsuz sevgi ve saygıyla uğurluyoruz…

“Neredeyse gün batacaktı. Oturduklarından bu yana hiç konuşmadılar. Bir kez olsun birbirilerinin yüzüne bile bakmadılar. Işıklara, çiçeklere, pınara, karşı dağlara, ötelere, denizin üstüne inmekte olan güneşe, kırmızı, sarı, yeşil, turuncu, sarıya kesmiş bulutların, ağaçların doruğunda parlayan yapraklara, üstlerinden küme küme geçen, renk renk uçan, çavarak inip kalkan kelebeklere dalmış gitmişlerdi. Sonra başlarını kaldırdılar birbirlerine, ardında da batmakta olan güneşe, pınarın dibine çökmüş ışığa, üstündeki kayada oynaşan ipiltilere baktılar, ayağa kalktılar, Kerim çam bardağı aldı, çardağa yürüdüler. Önce çardağa çıktılar, çardaktan denize, batan güneşe baktılar. Çardağın üstünde kolları yanlarına düşmüş kıpırdamadan yan yana öylece kaldılar. Neden sonradır ki Peri kıpırdadı, Kerim’e doğru bir adım attı gözlerini ona dikti, çatallaşmış bir sesle: ‘Bizi öldürecekler’ dedi…”



tuyDoğu’dan Uzakta

“Afrikalı Leo” ile tanıştıktan sonra tiryakisi oldum Amin Maalouf’un ve tüm kitaplarını büyük bir beğeni ile okudum. Beni en çok etkileyen  “Tanios Kayası” adlı yapıtı oldu. Bu yapıtında yazar Asya ve Akdeniz kültürlerinin söylencelerini büyük bir beceri ile betimleyip konunun içine serpiştiriyordu. Yazarın “Semerkant” adlı yapıtı ise tarih severlere bazı biyografilerle tarihi belgeleri roman tadında sunmaktaydı. Lübnan kökenli olan ve ülkesindeki iç savaştan sonra Fransa’ya yerleşen Maalouf, Paris’te gazetecilik ve yazarlık yapmaktadır.

 

Şu anda elimde olan Amin Maalouf’un son yapıtı “Doğu’dan Uzakta”;iç savaşın acımasızlığı içinde yaşamları paramparça olan ve her biri bir tarafa savrulan bir grup arkadaşın, terk ettikleri ülkelerine bir arkadaşlarının cenaze töreni nedeniyle dönüşlerini anlatmakta. Bir grup yakın dostun eve dönüş yolculuğunun ardından, birbirileriyle ve geçmişleriyle yüzleşmeleri, on altı günün sonunda, çarpıcı bir sonla noktalanmakta. Yapıttan kısa bir bölüm, iyi okumalar dileğiyle aşağıya alınmıştır:


“Kendi payıma hiçbir şeyden haberim olmadığını, hiçbir şeyden kuşkulanmadığımı, hiçbir şey sezinlemediğimi itiraf etmek zorunda kaldım. Yakın arkadaşlarımdan birinin, bir şairin, bir idealistin, bir çapkının elinde makineli tüfek, karşı mahalleyi taramak için gece milislerine katılmak isteyeceği düşüncesi, işin doğrusu aklımın ucundan bile geçmemişti… Gece boyunca başımın içinde isimler, sesler, gölgeler, yüzler sinir bozucu ateşböcekleri gibi uçuşup durdular. Yarı uyur yarı uyanık haldeydim ve bu nedenle, sahici hatıralar, düşlemlerle ve rüyalarla birbirine karıştı. Öyle ki uyandığımda aklım karmakarışıktı, hüküm verme yeteneğim zayıflamıştı… Buluşmalarımızın onda bıraktığı anıların da en az bendekiler kadar yoğun olduğunu, o benim için ışıltılı bir güneş ise, benim de onun için belki de bir güneş ışını olduğumu birdenbire anladım. Ne tuhaf bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Kendi hasretlerimin içine gömülü olduğum için, tanıdığım insanların hasretlerine nadiren dikkat ediyorum. Onların belleğimde iz bırakmaları bana doğal geliyor; ama benim de onların belleklerinde iz bırakmış olabileceğim düşüncesi beni şaşırtıyor. Geriye bu noktada tevazu mu, yoksa duyarsızlık mı gösterdiğimi bilmek kalıyor.”


tuy
"Anılarım/Kayzer Dönemi Weimar Cumhuriyeti Atatürk Türkiye'si"
Sevgili dostlar, bugün sizlere tanıtmak istediğim bir anı kitabı; "Anılarım" Alman Yahudi'si bilim insanı Profesör Ernst Hirsch'e ait. Hitler döneminde sosyal hakları elinden alınarak kendisi ülke dışına, ailesi toplama kamplarına sürülen Profesör Ernst Hirsch,  uzun bir mücadeleden sonra pek çok soydaşı ve meslektaşı gibi Türkiye'ye gelir. Bu sırada uyguladığı geleneksel hoşgörü politikasıyla Türkiye,  Alman Nazi rejiminden kaçan Yahudi bilginlerin sığınağı olmuştur. Türkiye'nin bilim insanlarına gereksinimi vardır; onlarında sığınacak bir ülkeye. Pek çok Yahudi bilim insanı,  Türk üniversitelerine öğretim üyesi olarak kabul edilirler. Bu bilim insanları,  bilimsel ve akademik çalışmalarıyla Türkiye'de hukuk ve eğitim devriminin yaşama geçirilmesi ve gelişmesine, hepsi birer bilim insanı olan çok sayıda öğrencinin yetişmesine katkı sağlarlar.

Hukuk profesörü olan Ernst Hirsch 1933 yılında Almanya'dan ayrılarak 1933-1943 yılları arasında on yıl İstanbul Hukuk Fakültesi'nde, 1943-1952 yıllarında da Ankara Hukuk Fakültesi'nde davetli öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Türkçe öğrenen ve derslerini Türkçe veren Profesör Ernst Hirsch'ın "Anılarım/Kayzer Dönemi Weimar Cumhuriyeti Atatürk Türkiye'si" adlı yapıtı Atatürk Türkiye'sinin ilk otuz yılına görüş ve gözlemleriyle ışık tutmaktadır. Üniversitedeki çalışmalarını sürdürürken, Anadolu'da gezilere de çıkan Profesör Ernst Hirsch'in Antakya gezisi izlenimlerinden kısa bir alıntı dönemin arkeolojik kazı çalışmaları hakkında bilgi vermektedir:

"Defne ağaçlarıyla, servilerle, çağlayanlarla bezenmiş çayırlarda yürüyordum. Antik çağda Apollo'ya adanmış kutsal bir korulukmuş burası. Efsaneye göre Apollo'nun sevgisini istemeyip ondan kaçan su perisi Daphne'yi burada, bir defne ağacına çevirmiş Apollon. Bugün Türkçede bu ağaca defne denmesi bu nedenledir! Bu latif manzaralı tepede Romalılar devrinde (mö.64-m.260) arası Antakya'da üslenmiş olan Roma garnizonunun subayları ve eyalet üst düzey yöneticileri villalar yaptırmışlar, ben oradayken bu villaların bulunduğu yerde kazı yapılıyordu. Gün ışığına çıkarılan o harikulade, eşsiz güzellikteki yer ve duvar mozaiklerine bakmaya doyamıyordum. Mozaikler Defne'de çayırların üstünde olduğu gibi, dağınık bulundukları yerde, bugün bulundukları Antakya müzesindeki sıkışık durumlarına nazaran çok daha derin bir etki uyandırıyorlardı insanın üstünde…"

Profesör Hircsch'in anılarında kendisinin davetli olduğu Dolmabahçe Sarayı'ndaki Cumhuriyet Bayramı balosunun yeri çok özeldir; profesör o geceyi gururla şöyle anlatmaktadır:

"Davet muazzam büyüklükteki taht salonundaydı. Salonun yüksek pencereleri, altı yüz metre uzunluğundaki rıhtıma bakıyordu. Mermer rıhtım, ışıl ışıl bezenmişti. Ve işte ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, aşağılık ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkilerden kovulan, evini, yurdunu terk edip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, dünyanın bir ucundaki Türkiye'de, nice billurlarla, mermerler, somaki taşı, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldayan, nice değerli mobilyayla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekanda, ülkenin bin seçkininden sayılan, saygıdeğer Alman profesörü sıfatıyla bulunmaktayım."

İyi okumalar…

 

t1 Beyaz Zambaklar Ülkesinde…
Bu kez sizlere sunduğum "Kitap seçki", Grigoriy Petrov'un "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" adlı yapıtı. Kitap yoksulluğa, olanaksızlıklara ve elverişsiz ülke koşullarına karşın, birkaç aydının önderliğinde askerden din adamlarına, profesörden öğretmenlere, doktorlardan iş adamlarına, her meslek ve gruptan insanın omuz omuza bir dayanışma içinde Finlandiya'yı geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini tüm insanlığa örnek olacak biçimde anlatmaktadır. İlk kez Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ile Türkçeye çevrilen bu yapıt yine Atatürk'ün emriyle askeri okullar programına konmuştur. Beyaz Zambaklar Ülkesinde'n kısa bir alıntı:

"Ülkelerin dağılması ya da milletlerin refah ve denge çerçevesi içinde bir yaşam sürmeleri yalnızca devlet için çalışan krallara, milletvekillerine ya da bakanlara bağlı değildir. Bunlar her vatandaşı ilgilendiren sorunlardır. Bay veya bayan, genç veya yaşlı, kentli veya köylü, kas gücüyle veya beyin gücüyle çalışsın, herkes bu sorunları düşünmelidir. Ülkelerin kuvvetli ya da güçsüz olması, milletlerin ilerlemesi ya da gerilemesi yalnızca devlet yönetiminde bulunanların adil ya da işe yaramaz olmasına bağlı değildir.

Gerek iyi gerekse kötü, kahraman veya cani ne olursa olsun devletin yöneticisi her zaman için halkın canından bir candır. Onlar, halkın ruhunun aynasıdır. Onlar, halkın var ettiği kişilerdir. Halk nasılsa onlar da öyledir. Eskiden beri söylenen hep şudur: Her millet layık olduğu şekilde yönetilir ve layık olduğu yöneticilere sahiptir…

Milletlerin tarihini kim yönlendirir? Devleti ve bütün insanları ilgilendiren gelişmeler kim tarafından idare edilir? Farklı bireyler tarafından mı? Yoksa İngiliz düşünür Thomas Carlyle'nin söylediği gibi, yalnızca kahramanlar tarafından mı? Veya Rus düşünür Tolstoy'un savunduğu gibi bütün halkın hedefleri, fırtınalı ruhları veya pasifliği sayesinde mi?

'Karamanlar' adlı kitabın yazarı olan Carlyle, bir kahramanın yetişme tarzı ve aldığı kültürden söz ediyor. Halk yığınlarının birer çamur yığını olduğunu ve heykeltıraş olmadan öyle kalacaklarını söylüyor. Ne zamanki meydana bir sanatkar, bir büyük insan, kahraman çıkıncaya kadar; Sezar, Napolyon, Büyük Pedro, Sokrates, Hz. Muhammed bu çamur ya da balçık yığınını eline alarak ona çeşitli şekiller verdiler. İnsanlardan, kitlelerden istedikleri şeyi yarattılar. Asya bozkırlarında milyonlarca Moğol'u bir araya toplayan Cengiz Han, Çin, Hindistan, İran ve Eski Rusya'yı hükümdarlığı altına aldı… Carlyle'ye göre halkların ve hatta tüm insanlığın tarihini yönlendiren sağlam ruh ve zekaya sahip kişilerdir. Yani kahramanlar: Ramses'ler, Romülüs'ler, Luther'ler Bismark'lar vs.

Ancak Tolstoy bunun tersini iddia ediyordu. Tolstoy'a göre olaylara yön veren, renk ve can veren kişiler tek tek şahıslar yani Napolyon'lar değil halk yığınlarıdır. Carlyle ise şöyle diyor, Halk yığınları yerde çürümeye yüz tutmuş saman gibidir; ya yanıp kül olacaklardır ya da gübre olacaklardır. Büyük insanlar ise gökten düşen ve o samanı tutuşturan şimşeklerdir."

Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde

 

t2 Kon-Tiki; Pasifik'te 100 Gün…
Eski çağlarda insanlar salla okyanuslara açılmış olabilirler mi? Okyanuslar üzerinde esen rüzgarlar ve akıntıların yönleri buna izin verir mi? Şimdi Okyanusların, Büyük Coğrafya keşiflerinden önce aşıldığını kanıtlamak için zorlu bir yolculuğa çıkmaya var mısınız? O zaman mutlaka, Thor Heyerdahl'ın "Kon-Tiki/Pasifik'te 100 Gün" adlı yapıtını okumalısınız. "Okyanuslar halkları ve kültürleri birbirinden ayırmak için değil, suları bütünleştirmek için vardır" diyen Thor Heyedahl, Kon Tiki adındaki sallarıyla bir devrim yaratacak, gözü kara bir yolculuğa çıktılar. Heyerdahl, Polinezya'da yaşayanların geçmişte balsa sallarla buraya gelmiş Güney Amerika yerlileri olduğunu kanıtlamak istiyordu. Bunun için 8000 kilometrelik imkansız gibi görünen bir yolculuğa çıktı. İlk kez 1948'de yayımlanan ve 20'nci yüzyılın en çok satan kitapları arasına giren, bu yolculuğun inanılmaz öyküsünden bazı bölümler aşağıya alınmıştır:

"İnsan bir papağan ve ahşap bir tekneyle denizlere açılırsa önünde sonunda bir sabah kendini okyanusun ortasında, belki biraz fazla dinlenmiş bir şekilde uyanıp derin düşüncelere dalmış bulması kaçınılmazdır. Ben de böyle bir sabah oturdum, nemden ıslanmış seyir defterine yazmaya başladım.

17 Mayıs. Deniz ağır. Rüzgar iyi. Bugün aşçı benim, güvertede yedi uçan balık, tavanda bir mürekkepbalığı ve Torstein'in uyku tulumunda bilmediğim bir balık buldum... Burada kalemim durdu, yine aynı düşünce takılmıştı aklıma: Aslına bakılırsa garip bir on yedi mayıstı. Peki, kendimi böylesine özel bir durumda-tepemde gökyüzü, altımda deniz- bulmama götüren olaylar nasıl başlamıştı? O özel akşam daha önce sık sık yaptığımız gibi kumsalda, ay ışığının altında, önümüzde uzanan okyanusa karşı oturuyorduk. İçimiz macera duygusuyla dopdoluydu, canlı gözlerle çevremize bakıyor, tek bir izlenimin bile gözümüzden kaçmasına izin vermiyorduk. Burnumuza bir tek çangılın ve tuzlu denizin kokusu doluyordu, yaprakların ve palmiyelerin arasından hışırtıyla esen rüzgarı dinliyorduk. Dosdoğru okyanustan gelen, suyun dibindeki kumları da yanına katarak kıyının yuvarlak çakılları arasında köpüklerle parçalanıp dağılan dev dalgaların gümbürtüsü başka bütün sesleri bastırıyordu düzenli aralarla. Okyanusun suyu, güçlerini toplayarak yeni bir saldırıya hazırlanmak üzere bilinmez bir koya doğru geri çekilip de her şey sakinleşmeden önce milyonlarca ışıklı çakıl parçası hışırtılar, pıtırtılar çıkararak yuvarlanıyordu... Tepemizden geçen bulutlara, ay ışığıyla aydınlanmış dalgalı denize bakıyor, önümüzde çömelmiş, yaktığımız küçük ateşin sönmeye yüz tutmuş korlarını seyreden yarı çıplak, yaşlı bir adamı dinliyorduk.

"Tiki," dedi ihtiyar sakin bir sesle, "Hem tanrıydı hem şefti. Şimdi yaşadığımız adalara atalarımı getiren Tiki'ydi. Ondan önce uzaklarda, denizin arkasında büyük bir toprakta yaşıyorduk." Korların kararmasını engellemek için bir sopayla karıştırdı. İhtiyardı, oturmuş düşünüyordu. Geçmişte yaşıyordu, bütün bağlarıyla geçmişe sımsıkı bağlıydı. Atalarına ve onların tanrılar döneminde yaptıkları şeylere tapıyordu. Onlarla buluşmayı sabırsızlıkla bekliyordu. İhtiyar Tei Tetua, Fatuhiva'nın doğu kıyısındaki soyu kabilelerin sağ kalan son üyesiydi. Kaç yaşında olduğunu bilmiyordu ama buruşuk, ağaç kabuğu renginde, kösele gibi sertleşmiş derisi sanki yüz yıldır güneşten ve rüzgardan kurumuşa benziyordu. Bu adalarda yaşayanlar arasında atalarının Polinezyalıların büyük tanrı-şefi, güneşin oğlu Tiki'yle ilgili olarak anlattıklarını hala hatırlayan ve bunlara hala inanan tek tük insandan biri olduğu kesindi. O gece küçük kulübemizdeki yatağımıza yattığımızda Tei Tetua'nın Tiki'yle ve adada yaşayanların geldikleri o unutulmuş topraklar topraklarla ilgili olarak anlattıkları uzaklardan gelen daalga homurtularının eşliğinde beynimde dönüp duruyordu... Belki de bütün her şey böyle başlamıştı. Her ne olursa olsun biz altı kişiyi ve yeşil papağanı bir teknenin üzerinde Güney Amerika açıklarına sürükleyen bir dizi olayın başlangıcı buydu.

Peru'daki İnka efsaneleri güneş kral Kon-Tiki'nin İnkaların "koca kulaklar" adını taktığı beyaz, sakallı insanlardan oluşan bir halkı yönettiğini, bu insanların kulaklarının sonradan uzatılarak omuzlarına kadar indiğini anlatır. İnkalar And dağlarında terk edilmiş dev heykelleri Kon-Tiki'nin "koca kulaklar"ını diktiğini, sonra da kendi türlerinden insanların Titicaca Gölü'ndeki bir adada onları savaşta yendiğini, öldürüldüklerini ya da kaçmaya zorlandıklarını vurguluyorlardı. Yani: Kon Tiki'nin "koca kulakları" Peru'dan batıya doğru gidip kaybolmuşlardı, taştan devasa heykeller yapma konusunda zengin tecrübeleri vardı ve Tiki'nin beyaz "uzun kulaklar"ı Paskalya Adası'na doğudan gelmişlerdi, tam aynı sanat konusunda çok ustaydılar ve çok geçmeden de kusursuz işler yapmaya başlamışlardı, öyle ki küçük Paskalya Adası'nda adadaki ustaca heykellere götürebilecek bir gelişmenin tek bir izi bile yoktu.

Salın üzerinde, yıldızlı gökyüzünün altında oturmuş Paskalya Adası'nın tuhaf tarihini anlamaya çalışıyorduk, oysa kendi salımız bizi doğruca Polinezya'nın kalbine götürdüğü için bu adanın haritadaki adından daha fazlasını görmeyecektik. Ama Paskalya Adası, doğunun izleriyle öylesine dolu ki yalnızca adı bile üzerine bir işaret iğnesi koymaya yeter. Tepemizde dev bir pusula gibi duran ve doğudan batıya doğru dönen yıldızlı gökyüzünün yanı sıra tam tepelerinde duran yıldızların onlara her zaman ne kadar kuzeyde ya da ne kadar güneyde olduklarını anlattığını da biliyorlardı. Polinezyalılar Amerika'ya en yakın adaları araştırıp buralara yerleştiklerinde kimi adalar arasında nesiller boyu süren bağlılıklar vardı. Sözlü tarih bilgilerinin anlattığına göre Tahitili Şefler yüz deniz mili kuzeyde ve epey bir doğudaki Hawai'yi ziyaret ettiklerinde kürekçiler önce güneşe ve yıldızlara bakarak kuzeye dönüp tepelerindeki yıldızlar Hawai ile aynı enleme geldiklerini gösterinceye kadar ilerliyorlardı. Sonra dik açı yaparak dönüp bulutlardan ya da bir kuştan takımadalara yaklaştıklarını anlayana kadar doğru batıya gidiyorlardı. Polinezyalılar bu müthiş astronomi bilgilerini ve şaşırtıcı ölçüde ayrıntılı hesaplarla dolu takvimlerini nereden almışlardı? Batıdaki Melanezya ya da Malay halkından almadıkları kesindi. Ama Amerika'daki Azteklere, Mayalara ve İnkalara o şaşırtıcı kültürü öğretmiş olan aynı yitik uygarlığın insanları, sakallı, beyaz adamlar, buna benzer ilginç bir takvim geliştirmişlerdi ve o sıralarda Avrupa'dan kimsenin tanımadığı böyle astronomik bilgilere sahiptiler. Kıtanın Pasifik Okyanusu'na doğru kıvrıldığı Peru'da bugün bile çöl kumlarının arasında çok eskilerden kalma bir astronomi gözlemevi vardır. Taşları yontup dev heykeller yapan, piramitler diken, tatlı patates ve kabak yetiştiren aynı gizemli uygarlığın arkasında bıraktıklarından bir de budur.

Daha önce Polinezya'ya gitmiştim. Oslo Üniversitesi'nden çıkma taze bir zoologdum ve yan bilim dalım coğrafyaydı. Polinezyalıların arasında onlardan biri olarak bir yıl geçirmiş, rüzgarları ve fırtınaları tanımayı öğrenmiştim. Bir zamanlar su altı volkanlarından fışkıran lavların denizin dibinden yukarılara doğru yükselmesiyle oluşmuş olan bu adalara uzak kıtaların hayvanlarının ve bitkilerinin nasıl yayıldığını incelemek için gitmiştim oraya. Yanımda topladıklarımla üniversiteye geri döndüğümde bir düşüncem vardı: Alize rüzgarı ve Humboldt akıntısı Peru ile Polinezya arasında denizden bir ulaşım bağlantısı gibi uzanıyordu ve ilk insanları da bunlar taşımıştı. Onlarla birlikte sadık yol arkadaşları köpek ve denizlerin üzerinden yalnız başlarına buraya kadar uçamayacak olan bir dizi güney Amerika tarımsal bitkisi gelmişti. Biyolog olarak eğitilmiştim, ortak tarım bitkisi türleri benim için bağlantının olduğu konusunda parmak izlerinden daha sağlam bir kanıttı."



t3 Brahma'nın Oğlu…
Bu haftaki kitabımız Hermann Hesse'in "Sidarta" adlı yapıtı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapıtları Naziler tarafından yakılan Hesse, 1946'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Doğu edebiyatına yatkın olan yazarın yapıtlarında insancıllığı, barışseverliği ve insan yaşamını irdeleyen felsefesinin öne çıktığını görürsünüz. Hesse, Sidarta adlı yapıtında son derece yalın bir dille olağanüstü bir öyküyü anlatır bize; çeşitli sınavlardan geçtikten, türlü acılara katlanıp, türlü zevkleri tattıktan sonra insan olmayı, insanları sevmeyi öğrenen bir insanın öyküsüdür, Brahma'nın oğlunun öyküsüdür bu:

"Evin gölgesinde, ırmak kıyısının güneşinde, sandallar arasında, söğütlerin, incir ağacının gölgesinde arkadaşı Brahman oğlu Govinda'yla birlikte büyüdü Siderta, Brahman'ın yakışıklı oğlu, yavru şahin. Işıl ışıl omuzlarını güneş yakıp kararttı ırmak kıyısında, suda banyo yaparken, kutsal suyla yunup arınmalarda, kutsal kurban törenlerinde. Siyah gözlerinin içine gölgeler yürüdü mangu koruluğunda, oğlan çocuklarının oyunlarında, annesinin şarkılarında kutsal kurban törenlerinde, bilgin babasından aldığı derslerde, bilge kişilerin söyleşilerinde. Hanidir bilge kişilerin söyleşilerine katılıyordu Siderta, Govinda'yla tartışma sanatını talim ediyor, Govinda'yla meditasyon konusunda araştırmalar yapıyordu. Şimdiden öğrenmişti Om'u, bu sözler sözünü sessizce söylemesini, her nefes alışta onu kendi içine, her nefes verişte sessizce kendi dışına konuşmasını bütün ruhuyla, alnı berrak düşüncelerin parlaklığıyla çevrilmiş. Şimdiden varlığının derinliklerinde Atman'ı duymayı öğrenmişti, yok edilemez, evrenle kaynaşmış.

Siderta pek çok şey öğrendi Samanaların yanında, kendisini ben'den uzaklaştıran pek çok yolu yürümesini öğrendi. Acılara katlanarak gönüllü ıstırap, açlık, susuzluk ve yorgunluk çekip bunları yenerek nefsini öldürme yolunda yürüdü. Meditasyonla, tüm imge ve düşünceleri kafasından uzaklaştırarak benliğini öldürme yolunda yürüdü. Bu yollar ve daha başkaları üzerinde yürümesini öğrendi, kendi ben'ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce ben'sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar ben'den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp ben'e getiriyordu. İsterse Siderta binlerce kez ben'den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta eğleşsin, sonunda yine ben'e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti saati gelince yine kendini bulmaktan kaçamıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden ben oluyor, Siderta oluyor ve yeniden çevrimin çilesini hissediyordu.

Siderta ile Govinda kente kadar izlediler Buda'yı. Bir süre sonra kentten çıkıp geldiğini gördüler. Buda'nın, çevresini kuşatmış öğrencilerinin arasında yemeğini yediğini –yediği şeyle bir kuş bile doymazdı- yemeğin ardından mangu ağaçlarının gölgesine yollandığını gördüler. Akşamleyin sıcaklık biraz azalarak konaklama yerine canlılık gelip herkes bir araya toplandığında, Buda'nın vaazını dinlediler. Sesini işittiler Buda'nın ve sesi de kusursuzdu, kusursuz bir dinginlik içindeydi, huzurla dolup taşıyordu. Acılardan konuşmaktaydı Gotama, acıların kaynağından ve onların nasıl yok edileceğinden söz etmekteydi. Sakin konuşması durgun ve berrak bir su gibi akıyordu. Istıraptı yaşam, ıstırapla doluydu dünya, ama ıstıraptan kurtulmanın yolu keşfedilmişti: Buda'nın yolundan giden, esenliğe kavuşmaktaydı.

Yumuşak, ama kararlı bir sesle konuşuyordu ulu kişi, dört temel kuralı anlatıyor, izlenecek sekiz yoldan bahsediyordu, öğretmenlerin alışılmış yöntemini sabırla izliyor, örnekler getiriyor, yinelemelere başvuruyordu; sesi, dinleyenlerin üzerinde aydınlık ve çığırtkanlıktan uzak süzülüyordu bir ışık gibi, yıldızlarla döşenmiş bir gökyüzü gibi. Buda –gece olmuştu artık- konuşmasına son verir vermez, hacılardan bazısı öne çıktı, kendilerini de cemaatin içine almasını istediler ulu kişiden, Buda'nın öğretisine sığındılar. Gotoma da: "Öğretinin ne olduğunu işittiniz," dedi. "Öğreti müjdelendi size. Gelin kutsallık içinde yürüyün, tüm acılara son verin!" sözleriyle onları cemaati içine kabul etti.

Hermann Hesse, Sidarta




t4 Kutsal Ağaç…
Yaşar Kemal'in bunca yapıtı içinde neden "Höyükteki Nar Ağacı" diye sormayın; ben çok sevdim. Bu yapıt Yaşar Kemal'in İstanbul'a gelmeden Kadirli'de yazdığı son kısa romanıdır. Yazar'ın kendi söylemiyle yalın, sade ve taze diliyle, doğa-insan ilişkilerini en iyi şekilde betimlediği yapıttır. Yaşar Kemal hacmi küçük fakat içeriği son derece çarpıcı olan bu kısa romanında, 1950 sonrası Çukurova'ya traktörün gelmesiyle işsiz kalan yarıcıların ve mevsimlik işçilerin, sıtmanın daha da ağırlaştırdığı acınası yaşamlarına ışık tutmaktadır. Size bu şiirsel yapıttan kısa bir alıntı sunuyorum:

"Sarı, mor açmış, insan boyu, her birisi bir ağaç gibi sığırkuyruklarının, gene birer ağaç gibi, pembe, mor, som mavi, kırmızı el büyüklüğündeki hatmilerin, göbeğe kadar pıtırakların, dize çıkan firezlerin arasından hendekleri inip çıkarak, ağzına kadar suyla dolu çeltik arklarını atlayarak, öğleye doğru Anavarza'nın altına ulaştılar. Sıcak kızdırmış, yolların tozları fırın külüne dönmüştü. Anavarza kayalıkları, önünden akan Ceyhan ırmağının vurduğu ipiltilere boğulmuş, binbir biçim ışık oyunlarında gözleri kamaştırıyordu. Irmak burada durgun, bir ışık seli gibi ovayı doldurmuş akıyordu. Suyun yarından, bir sel oyuğunun içinden yürürlerken uzaklardan yemyeşil, yeşili bir anda insanı serinleten bir bostan gördüler…

Çok kutsal ağaç vardı şu Çukurova'da. Buradan denize kadar nar ağacı ormanıydı Çukurova. Yaz bahar aylarında bir al çiçekler açardı narlar, toprak buradan Ayas'a kadar apal kesilir, deniz gibi dalgalanırdı. Kara yılanlar sevişirdi nar çiçeklerinin altında, ocaktaki demir gibi kıpkızıl olarak… Hiç ağaç kalmadı ovada, bütün ağaçları kökten söktüler. Şimdi ne nar, ne meşe, ne karaçalı, ne çam, hiçbir ağaç kalmadı Çukurova'da, yok. Şu ovada kutsal hiç bir şey kalmadı ki nar ağacı kalsın. Zaten öyle kutsal bir nar ağacı da yoktu. Ne ki iyi, ne ki güzel, ne ki insanca, başını aldı da çekildi gitti uzaklara. Öyle bir nar ağacı olmuş olsaydı ovada, çoktan kökünü kömecini, yaprağını dalını torlar toplar çekilir giderdi başka yerlere, başka dünyalara. Öyle bir nar ağacı yok. Olsa da şifa dağıtamaz, sizin derdinize derman olamaz."

Yaşar Kemal, Höyükteki Nar Ağacı




t5 Tanrı Her Şeydir…
Rus devrimcisi ve anarşist düşünürlerin ilk temsilcilerinden Mihail Bakunin'den okumaya ne dersiniz? Tanrı'yı ve devlet otoritesini reddeden Bakunin'in "Tanrı ve Devlet" adlı yapıtından kısa alıntıyı beğeninize sunuyorum:

"Dinsel inançlar, günümüzde, kitleler üzerinde hala sahip olduğu gücün en başta gelen pratik nedenidir. Bu mistik eğilimler, insanda aklın bir sapmasından çok kalpteki derin hoşnutsuzluğa işaret etmektedir. Bunlar çarpık bir varoluşun darlığına, kalıplaşmışlığına, acılarına ve utancına karşı içgüdüsel ve tutkulu protestolardır. Bu hastalığın tek çaresi vardır; Sosyal Devrim.

Tanrıları, yarı tanrıları, peygamberleri, mesihleri ve azizleri ile tüm dinleri yaratan, henüz tam olarak gelişmemiş ve yeteneklerine tam olarak sahip olamamış insanın saf hayal gücüdür. Sonuç olarak dinsel cennet, cehaleti ve imanı tarafından yüceltilmiş insanın, kendi görüntüsünü içinde büyütüp tersine çevirerek –yani kutsallaştırarak- yeniden keşfettiği bir hayalden başka bir şey değildir. Bundan ötürü dinin ya da insan inancında birbirini izlemiş olan tanrıların doğuşu, yükselişi ve çöküşünü tarihi, yalnızca insanlığın kolektif akıl ve bilincinin gelişme tarihidir. İnsanlar, tarihsel olarak ileriye yönelik gelişmeleri sırasında, kendi içlerinde ya da dışlarındaki doğada, ne zaman bir güç bir nitelik ya da, ne türden olursa olsun, büyük bir bozukluk keşfetseler, tıpkı bir çocuğun yaptığı gibi, bunu ölçüsüz bir şekilde mübalağa edip büyüterek, dinsel hayal güçlerinin bir eylemiyle, tanrıya atfederler. İnanan ve iman eden insanın, bu mütevazı ve sofuca cömertliği sayesinde, dünyada işler ne kadar bozulursa, cennette o kadar iyiye gider ve kaçınılmaz bir sonuç olarak da, cennet ne kadar gönenirse, insanlığın ve dünyanın hali o kadar bozulur. Tanrı, bir kez tahtına oturtuldu mu, doğal olarak her şeyin sebebi saikı ve mutlak düzenleyicisi haline gelir. Bu andan itibaren dünya hiçbir şey, Tanrı, her şeydir. İnsan, bilinçsiz bir şekilde boşluktan çıkardığı Tanrının önünde eğilir, ona tapınır ve kendisini, onun yarattığı varlık, onun kölesi olarak ilan eder…

Böylece Tanrı her şey, gerçek dünya ve insan ise hiçbir şey haline gelir. Gerçek, adalet, iyilik, güzellik, güç ve yaşam Tanrıya atfedilir; insana ise hata, haksızlık, kötülük, çirkinlik, güçsüzlük ve ölüm kalır. Tanrı efendi olur, insan köle. Adaleti, gerçek ve ebedi yaşamı kendi çabasıyla bulma kudretine sahip olmayan insan, onları ancak kutsal bir vahiy aracılığıyla elde edebilir. Ancak her kim vahiyden söz ederse o, bizzat Tanrı'nın kendisinin esinlediği elçiler, mesihler, peygamberler, papazlar ve yasa koyuculardan da söz etmek zorundadır. Bunlar, bir kez kutsallığın yeryüzündeki temsilcileri, insanları kurtuluşa giden yolda yönetecek Tanrı tarafından seçilmiş kutsal eğitmenler olarak kabul edildiler mi, zorunlu olarak, hemen mutlak iktidarın uygulayıcısı haline gelirler. Bu andan itibaren, bütün insanlar, onlara sorgusuz sualsiz itaatle yükümlüdürler; çünkü kutsal akıl karşısında insan aklı ve Tanrının adaleti karşısında yeryüzünün adaleti bir hiçtir. Tanrının kölesi olan insan, kilise ve devletin de kölesi olmak zorundadır…"

Mihail Bakunin, Tanrı ve Devlet




t6 İlkel İnsan İçin Ölüm…
Bu kez sizlere Sigmund Freud'un "Uygarlık, Din ve Toplum" adlı yapıtını tanıtmak istiyorum. Freud, insan ruhunun bilimsel olarak incelenmesi için ilk yöntemi keşfeden, ruhsal olgular alanını ilk gören, rüyaları ilk yorumlayan, çocuk cinselliği olgularını ilk kavrayan, birincil ve ikincil düşünce süreçleri arasındaki ayrımı ilk yapan, insanda bilinç dışı aklı ilk gerçek kılan özel bir insandır. İlginizi çekmesi umuduyla bilginin "Uygarlık, Din ve Toplum" adlı yapıtından kısa bir bölüm aşağıya alınmıştır:

"Kendi ölümü elbette ilkel insan içinde bugün bizler için olduğu kadar düşünülemez ve gerçekdışı bir şeydi. Ama onda ölüme yönelik iki karşıt tutumun çakışıp çatıştığı bir durum vardı; bu durum, geniş kapsamlı sonuçları olan son derece de önemli ve üretken bir durum yaratmıştır. Bu ilkel insan, kendine ait birisinin –eşinin, çocuğunun, dostunun- ölümünü gördüğü zaman ortaya çıkmıştır; bu kuşkusuz tıpkı bizim sevdiğimiz gibi sevdiği birinin ölümüdür; çünkü sevgi öldürme tutkusundan sonra gelişmiş olamaz. Bunun üzerine acıyla, kendisinin de ölebileceğini öğrenmiş ve varlığının tamamı bunu kabullenmeye karşı başkaldırmıştır; çünkü sevdikleri şöyle veya böyle kendi egosunun bir parçasıdır. Ama öte yandan bu tür ölümler hoşuna da gitmiştir, çünkü sevilenlerin her birisinde yabancı bir şeyler de vardır. Bugün bile en çok sevdiklerimizle olan duygusal ilişkilerimizde egemen olan duygusal ikilik yasası, ilkel çağlarda çok daha geniş bir geçerliliğe sahipti. Dolayısıyla ölen bu sevgili insanlar ayrıca onda düşmanca duygular yaratan düşmanlara ve yabancılara da karşılık veriyordu.

Felsefeciler, ölüm tablosunun ilkel insanı karşı karşıya bıraktığı zihinsel bilmecenin onu düşünmeye zorladığını ve böylece her türlü spekülasyonun başlangıç noktası olduğunu söylüyor. Burada felsefecilerin çok felsefi düşündüklerine ve iş başındaki güdüleri pek dikkate almadıklarına inanıyorum. Bu nedenle iddialarını sınırlamak ve düzetmek istiyorum. B ölümü karşısında yaşadığı duygu çatışmasıdır. Bana göre ilkel insan, öldürdüğü düşmanının cesedi başında, yaşam ve ölüm bilmecesine kafa yormaksızın zafer duygusunu yaşamıştır. İnsanda araştırma ruhunu ortaya çıkaran şey, zihinsel bilmece değil, sevmesine rağmen ona yabancı olan ve nefret uyandıran kişilerin ölümü karşısında yaşadığı duygu çatışmasıdır. Bu durumda insan ölümden artık uzak kalamaz, çünkü ölen için hissettiği acıda bunu tatmıştır; yine de bunu kabullenmeye isteksizdir, çünkü kendisini ölü olarak düşünemez. Dolayısıyla bir uzlaşma bulmuştur; kendi ölümünü kabullenmiş ama yok oluş anlamını inkar etmiştir; bu düşmanının ölümü söz konusu olduğu zaman inkar etmek için neden görmediği bir anlamdır. Sevdiği kişinin cesedi başında ruhları icat etmiş ve üzüntüyle kaynaşan doyum karşısında duyduğu suçluluk duygusu bu yeni doğan ruhları korkulması gereken kötü ruhlara dönüştürmüştür. Ölümün yarattığı fiziksel değişiklikler, kişiyi bir beden ve bir ruha –başlangıçta birkaç ruha- ayırmayı düşündürmüştür. Bu yolla düşünce zinciri, ölümle başlayan çözülme sürecine paralel gelişmiştir. Ölüye ilişkin varlığını koruyan anıları bir temel, diğer varoluş türlerini varsayması için bir temel olmuş ve görünürde ölümden sonra devam eden bir yaşam tasarlamasını sağlamıştır.

Bu sonraki varoluşlar başlangıçta ölümün sonlandırdığı varoluşun gölgemsi, içeriksiz, sonraki dönemlere kadar pek değer verilmeyen bir uzantısından başka bir şey değildi; çaresiz uzatmalar niteliğine sahipti…

Sigmund Freud, Uygarlık, Din ve Toplum





t7 Grev Üzerine…
Fransız Naturalist roman akımının en güçlü öncüsü olan Emile Zola, içinde yaşadığı toplumu tarzının sistemli aşırılıkları içinde bütün çıplaklığı ile betimler. Bugün sizlere sunduğum "Germinal" adlı yapıtında yazar, Kuzey Fransa'daki madencilerin yaşamını ve bir grev olayını incelemektedir. Fransız dilinde "tohum atma" anlamına gelen Germinal, ülkemizde yaşanan Soma felaketinin acılarının henüz sıcak olduğu günümüzde ilginizi çekeceğini umuyorum:

"Böylece aradan on beş gün geçti. Üçüncü haftanın pazartesi günü müdüriyete yollanan kağıtlar, ocaklara inen işçilerin tekrar azaldığını gösteriyordu. İdare eski fikrinde ısrar ediyor ve bu maden işçilerini kızdırıyordu. Çalışmayan ocaklar yalnız Voreux, Grececoeur, Mirou ve Madelaine değildi. Victoire ve Feutry-Catel'de çalışan işçilerin sayısı dörtte bire inmişti. Grev Saint-Thomas ocağına da yayılmıştı ve gittikçe genişliyordu. Voreux'de tam bir sessizlik vardı. Kanal iskelesinde yarı dolu bir mavna bulanık suda yatıp duruyordu. Harmanın da gürültüsü duyulmaz olmuştu. Maden çavuşları tekrar işçi olmuş, koskoca ocakta bir onlar çalışıyorlardı. Görevleri, göçme tehlikesi gösteren yolları kontrol etmekti. Duyulan tek ses, soluyup duran tulumbanın çıkardığı gürültüden ibaretti. Zaten o da dursa, ocağı derhal su basardı.

Karşı yayladaki ikiyüzkırklar mahallesi de bir ölüyü andırıyordu. Grev üzerine Lille valisi buraya gelmiş, jandarmalar yollarda nöbet tutmuşlardı. Fakat grevcilerin derin suskunluğu onları geri dönmeye mecbur etti. Çünkü yapacak bir şey yoktu. Bu mahalle hiçbir zaman bu kadar sessiz kalmamıştı. Erkekler meyhaneye uğramamak için kendilerini uykuya vermişler, kadınlar kahveyi hesaplı içmeye başladıkları için, biraz akılları başlarına gelmiş, gevezelik ve kavga azalmıştı.

Çocuklar bile durumu kavramışlardı. Yalınayak, sessiz sessiz dolaşıyorlar ve birbirlerini sessizce tokatlıyorlardı. Maheu'lerin evi kalabalıkla dolup taşıyordu. Etienne, yardım sandığında biriken üç bin frangı en fakirlerin arasında paylaştırmıştı. Bazı bölgelerden de birkaç yüz frank gönderilmiş, fakat şimdi bütün kaynaklar tükenmişti. Düpedüz açlık başlayacaktı. Maigrat, önceki iki hafta veresiye öteberi vereceğini bildirmiş, fakat sonra bundan vazgeçmişti. Herhalde Kumpanya'dan emir almıştı. Anlaşılan Kumpanya, işçileri aç bırakıp bir an önce sonca varmak istiyordu. Hem sonra Maigrat, veresiye verdiği günler tam bir despot kesiliyor, öteberi almaya gönderilen genç kızların yüzlerine bakarak bir şeyler veriyor yahut da onları kovuyordu. Maheu'lere lokma vermiyordu. Böylece elde edemediği Catherine'den intikam alıyordu. Dondurucu bir soğuk başlamış ve erkekler çalışmadıkları bir madenden kömür almama telaşı ve heyecanı içindeydiler. Açlığın yanında bir de soğuktan geberip gitme olasılığı belirmişti. Maheu'lerin evi hemen hemen tamtakırdı. Levaque'lar, Boteloup'dan aldıkları yirmi franklık krediyi tüketmekle meşguldüler. Pierronlarda para vardı fakat komşuları borç ister korkusuyla, paraları yokmuş gibi gösterip, Maigrat'dan veresiye alıyorlardı. Zaten Pierronne biraz bacaklarının ucunu gösterse, Maigrat ona dükkanı vermeye hazırdı. Cumartesi günü birçok aile yemek yemeden aç yatmıştı. Bu felaket günlerinin başlangıcında hiç kimse halinden şikayet etmiyordu. Bütün olanlara rağmen tam bir inanç ve bir koyun teslimiyeti vardı…"

Emile Zola, Germinal