Hayal ve Gerçek
Denizin lacivert dalgalarının beyaz danteller gibi üst üste kırıldığı Gündoğan koyunda, hızlı esen meltemle, griden yeşile dönen zeytinlikler arasından iki katlı, beyaz bir ev görünür. Boz, iri taşlarla döşeli patikanın bitiminde, ahşap çapraz kapısı üzerinden hanımelleri yığınla aşağıya doğru sarkarlar. İnce dilimli, açık yeşil yuvarlak yaprakları, taş duvar boyunca yayılan koyu şarap rengi sardunyalar incecik boyunlu başlarını güneşe doğru uzatırlar. Bodur zeytin ağacının gölgelediği köşede bir öbek katırtırnağı titrek esintiyle sarı sarı, göz kırpar çevresine. Hava görülmemiş derecede güzel. Yeni evimde ilk yazımı tek başıma geçireceğim için çok heyecanlıyım.

Yeni evimin bahçesine girerken çapraz ahşap kapının  çıkardığı gıcırtıyla, başka bir bahçeye, bir başka boyut ve zamana giriyorum; hüzün dolu anılarla yüklü çocukluğumun bahçesine. Geceleri yorganı başıma çekip sesine kulaklarımı tıkadığım; kapısı rüzgarla sürekli gıcırdayan Beypazarı’ndaki anımsadığım ilk evimizin bahçesi bu. Ateşli hastalıklar geçirip iğneler olduğum, saka kuşunu üzerine basıp öldürdüğüm için günlerce ağladığım, annemin kötü bir hastalığa yakalandığı ev. Aşağı mahallede koca bahçe yanında, dik çatısı kırmızı kiremitlerle örtülü, asma dallarının sardığı sundurmasından, yazın kırmızı, mor üzüm salkımlarının sarktığı tek katlı beyaz ev. Penceresinden, üzeri sarmaşıklarla örtülü, buz gibi soğuk suyu, geniş yalağına sürekli akan mermer çeşmenin göründüğü ve annemin “Tam tepesine gömün de çocuklarımı her zaman görebileyim” dediği mezarlığın karanlık servilerinin gölgelediği ev.

Hüzünlü anılar sarmalından, bahçeyi hızlı adımlarla geçerek kurtulmaya çalışıyorum. Yeni evin kapısının pirinç tokmağını yavaşça çevirip içeri giriyorum. Açılan kapıdan süzülen ışık, dar pencereden yansıyan denizin som mavi ışıltılarına karışıyor. Çabucak asma merdiveni çıkıp, kendimi çalışma odamın serinliğine atıyorum. Kırmızı çiçekli dayama yastıklı sedirin yanında sandık, sapı boncuklarla süslü sepetin içinde çam kozalakları var. Köşedeki sırlı toprak kap ağzına kadar irili ufaklı beyaz çakıl taşlarıyla dolu. Duvarı baştanbaşa kaplayan ahşap raflarda kitaplarım dizili. Denizi gören pencerenin önünde eskiciden aldığım ayakları oymalı, çekmeceleri pirinç kulplu çalışma masam, üzerinde Hollanda takunyasından küçük ataç kutum ve fildişi saplı kitap açacağım; hepsi yerli yerinde. Pencereyi açıp, masamın başına oturuyorum. Söz verdim kendime yıllar önce. Evimde ilk günümü yazarak geçireceğim. Hem de içimi kemiren hüzün dolu çocukluk anılarımdan kurtulabilirim belki. Ağustos böceklerinin aryaları ve dalgaların çırpıntıları arasından sıyrılan yumuşak bir esinti, odaya fesleğen kokusu dolduruyor. Bir an gözlerimi kapayıp kokuyu içime çekiyorum. Mis gibi fesleğen kokusunu hep sevmişimdir.

 Aralıklarından otların fışkırdığı taş duvarlarla çevrili büyük bahçede, çardak altında annemle beraberiz. Anlayamıyorum, ben küçüğüm ama duygularım, düşüncelerim büyükmüşüm gibi. Zamanın tam ayırdına varamıyorum. Ama eski zamanlarda olmalıyım. Annem çok genç ve güzel. Dupduru beyaz teni çok solgun. Omuzlarına inen uzun, gölgeli sarı saçları, beyaz elbisesinin üzerinde daha da koyu görünüyor. Uzun boyu incecik dal gibi. Annem ağlıyor. Yumuşak sıcacık elleri ile hem başımı okşuyor, hem de içini çekerek ağlıyor. Annemin her bahar ektiği kocaman fesleğen saksısından kokular geliyor burnuma. Fesleğen topunun kıvırcık başını okşuyorum, ellerim mis gibi kokuyor. Şebboylar, aslanağızları ve sardunyalar hepsi benim boyum kadar. İskemle üzerine çıkıp tanelerini ağzımla koparmaya çalıştığım mor salkımlı asmanın altında Annem ağlıyor. Yüzünü dikkatle inceliyorum, gözyaşlarını siliyorum, neden ağladığını anlamaya çalışıyorum. Saçlarımı okşamayı sürdürüyor, gözyaşıyla kızarmış mavi gözlerini benden kaçırıyor. Sanırım bakışları uzaklara, mavi gökyüzüne babamın gittiği yerlere doğru dalıyor,  belli bir noktaya takılıp kalıyor.

Pencereden dışarıya, engin ufuk çizgisine doğru çeviriyorum bakışlarımı. Martıların eşliğinde bir balıkçı motoru geçiyor. Motorun ritmik tıkırtılarına takılıyor anılarım. Durmadan yazıyorum. Söz verdim kendime ilk günümü yazarak geçireceğim diye. Masamın çekmecesindeki altın defterlere bakmadan içimden geldiği gibi yazıyorum.

Babam eve doktor getirdi. Babamla yavaş sesle konuşan doktorun gidişinden sonra annem günlerce odasından çıkmıyor. Kış kıyamette uzun süren yolculuktan ve ince hastalıktan söz ediliyor. Bazıları da üzüntüden olduğunu söylüyor. Her akşam üstü hava kararınca iğneci anneme iğne yapıyor. Ev çok sessiz. Kötü bir şeyler olduğunu seziyorum. Küçük yüreğim tarifsiz bir çırpıntı içinde. Anneme yaklaşmamız yasaklandığından artık ona sarılamıyorum. Kardeşim ve ben günde bir kez, sabahları kahvaltıdan sonra, saçımız taranıp kolalı beyaz kurdelelerimiz başımıza takıldıktan sonra ancak oda kapısından onu görebiliyoruz. Ben anneme yaklaşmamamız gerektiğini anlıyorum ama kardeşim ağlayıp ona ulaşmak için çok çırpınıyor. Babam ona sarılmamıza izin vermiyor. Annem umutsuz ve biraz da ürkmüş gözlerle bize bakıyor. Çok korkuyorum, ağlamak istiyorum.
 
Annem oymalı parlak pirinç karyolasında hep yatıyor. Üzerine örttüğü mavi saten yorganın beyaziş örtüleri gibi yüzü, soluk beyaz. Her gün biraz daha sararıp soluyor ve bakışları dalgınlaşıyor. Artık yemeğini de yiyecek gücü yok, babam yediriyor. Bir sabah babamın boğucu hıçkırıkları ile uyanıyorum. Bakmakla görevlendirildiğim kardeşimin ve benim, odadan çıkmamıza izin verilmiyor. O gün odamızın bahçeye bakan pencerelerindeki annemin ördüğü kalın dantelli keten perdeler hiç açılmıyor. Dışarıdan gelen seslerden, eve çok sayıda insanın girip çıktığını anlıyorum. Kardeşim çok ağlıyor. Boğazıma tıkanan yumru büyüyerek nefes almamı zorlaştırıyor. Annemle ilgili çok kötü bir şey olduğunu sanıyorum.
                  
O gün ancak akşam üstü bahçeye çıkmama izin veriliyor. Yüzümü yalayan serin Kasım rüzgarı, bahçemizi sarı yapraklarla doldurmuştu. Solmuş yapraklar duvar boyunca, sabunlu sularla karışıp, ezilmiş çamurlu ve yapış yapıştılar. Oyuklarından kuru otlar fışkıran bahçe duvarının köşesinde, ayva ağacına yakın ocaktan cılız bir duman yükseliyordu. İrice iki taş üzerine kurulmuş ocağın üzerinde dışı isli kara bir kazan duruyordu. İsli kara kazanı görünce annemin dönüşü olmayan çok uzak yerlere gittiğini anladım. Önce sessiz, sonra hıçkırarak ağlamaya başladım. Neden kara kazan beni ürküttü bilmiyorum. Geçen yaz kara kazan komşumuzun bahçesine kurulduktan sonra çok sevdiğim Emine Nine’yi bir daha hiç görmemiştim. Belki de ondandır. Belki de bunların hepsi rüyadır.
                 
Sanki gözyaşı ile deniz suyunun tuzu birbirine karıştı. Denizin Turkuvaz mavisi üzerinde bir ışık demeti ve kristal titreşimlerden gözlerim kamaştı. Başımı odanın penceresinden dışarıya uzattım. Denizin mavi, beyaz ışıltıları arasından gölgeli uzun sarı saçları ve sevgi dolu gülümsemesiyle annem bana bakıyordu. İçim sevinçle doldu; ben de ona gülümsedim. Bu ne kadar sürdü bilmiyorum. Kısacık bir an mıydı? Yoksa saatlerce öyle mi kaldım bilmiyorum! Sanırım, rüzgarın önüne kattığı bulut öbekleri, denizin mavisini karıştırarak beyaz köpükler arasından annemin hayalini alıp götürene dek.

İçim umutla dolu, güneş aydınlık yüzünü hırçın dalgalar üzerinde gezdirecek yine. Ve deniz durulunca annem tekrar beni görmeye gelecek biliyorum. İçimi acıtan çocukluk anılarımı yazarak rahatlatmaya çalışıyorum. Söz verdiğim gibi ilk günümü yazarak geçiriyorum. Ama neden bir yığın anı arasında annemle ilgili olanlar bilmiyorum. Bu arada neden Mevlana’nın dizeleri niçin takıldı dilime onu da bilmiyorum; durmadan tekrarlıyorum:

Gönlüm dilime dargın, dilim gönlüme...
Gönlüm duygularını anlatamadığı için kızarken dilime,
Dilim anlatamayacağı şeyleri düşündüğü için kızıyor gönlüme.


Duvarlarda yağlıboya tablolarım, eski aile fotoğrafları; annemden kalma köşesi imzalı, üniformasıyla genç bir Osmanlı subayı, hemen yanı başında annem, doğadan topladığım kaya ve çakıl taşı parçaları, heykeller, gezilerden derlediğim değişik renk ve şekillerdeki çömlekler, eski paralar ve kitaplar arasında yazmaya çabalayarak günümü geçiriyorum. Geçen yıl babamdan kalan bazı belgelerle birlikte bana gönderilen ağzına kadar kitap dolu eski sandık odanın köşesinden bana bakıyor. Gece oluyor; gün boyu şarkı söyleyen karşı dağlara huzur çöküyor, en küçük bir kıpırdanış yok ağaçların dallarında. Yakındaki korulukta kuşlar ve Ağustos böcekleri sessiz ve suskun. Gün doğumunda huzur bulacağımı umarak sabrediyorum.

Sonunda sandığın kapağını açıp en üstten bir kitap çekiyorum. “Goethe’nin Mektupları”; kitap 1832’de seksen üç yaşında ölen Goethe’nin ölümünün 150. Yıldönümü anısına basılmış; eski, yaprakları sararmış; ilk sayfanın alt köşesinde tanımadığım bir isim yazılı; Tevfik Zihni. Belki de Goethe’nin Mektupları’nda aradığım huzuru bulurum, kim bilir? Yıpranmış sarı sayfaların arasından bir mektup düşüyor yere. Mektup sanırım anneme yazılmış ama babamdan değil, Tevfik Zihni diye birinden geliyor ve sevgi dolu bir hitapla başlıyor:

Sevgili Meleğim,
Sevgilim, seni ne denli sevdiğimi bilemezsin! Seni çok seviyorum ve çok acı çekiyorum. Sana da acı çektirdiğimi biliyorum. Biz birbirimizin her şeyi olacakken, hiçbir şeyi olduk sonunda. Seni bir daha görebilir miyim bilemiyorum. Seni küçük kızlarımla yüzüstü bırakıp gitmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Artık kara gecede yıldızlara nasıl uzaksam, sen de öyle erişilmezsin benim için.

Burası şimdiye değin bulunduğum yerlerin en korkuncu, duvarlar alabildiğine yüksek ve ortam alabildiğine soğuk ve karanlık. Bu yüksek duvarlar, karanlık ve soğuk insanı ezip yok ediyor. Burada ne kadar dayanabilirim bilemiyorum. Sanırım davanın sonuçlanması için fazla dayanmam da gerekmeyecek. Dayanmak için seni ve kızlarımı hayal ediyorum. Sizi doğanın güzellikleri içinde bulutlar, deniz ve çiçeklerle birlikte çiziyorum hayalimde; ayın tatlı ve dağınık ışığında derin vadiler, çamlar ve nehir yatakları arasında düşlüyorum; arkada sarp kayalar ve duvarlar yer alıyor hemen; sonra da resminizi yine hayalimde boyuyorum. Sana yanındayken söyleyemediklerimi, resmine anlatıyorum; sürekli seninle konuşuyorum. Sevgilim bunu yaparken zaman kavramını kaybedip mutluluk duyuyorum ve dayanabiliyorum.

Sevgili kadınım, bir el sonsuz bir hoyratlıkla beni senden uzaklara götürüyor. Ama sakın üzülme! Ben isteklerimin ülküsüne ulaştım; umutlarım tam olarak gerçekleşiyor ve Anadolu hareketi her gün biraz daha güçleniyor. Az kaldı, yakında işgal güçleriyle savaşacak duruma ulaşacağız. Ülkemin kurtuluşunun yanında yaşamımın ne kadar simgesel bir anlam taşıdığının bilincindeyim ve kendimi adamaktan da mutluyum. Ancak son aşamaya varıncaya kadar da bu sona ulaşacağıma inanmıyordum. Bu geceyi sisler arasında bir saydamlık içinde geçireceğim. Şafağın alaca karanlığında infaz gerçekleşirse;  umarım ben de göklere yükselir ve sizi uzaklardan izlerim. Sevgili meleğim sana veda ediyorum;  güçlü ol, kendine küçük kızlarımız Nermin ve Nesrin’e iyi bak.

                                                                 Kolağası Tevfik Zihni

Not:
Yahya Kaptan’ın adamlarından Tevfik İbrahim’e güven! O sana Anadolu’ya geçmen konusunda her türlü yardımı yapacak.

Acı ve özlem dolu mektup bu notla sona eriyordu. Önce anlatılanlara pek bir anlam veremedim. Bir kez daha okuduktan sonra mektubun anlatamadıkları babam diye bildiğim adamın anlattıklarıyla örtüştü. Bu tür Kuvay-ı Milliye hikayelerini babamdan uzun kış gecelerinde birçok kez dinlemiştim. Ama hikayenin içinde olduğumuzu bilmiyordum:

“İstanbul Uzlaşma güçlerinin işgali altındaydı. Anadolu halkı Mustafa Kemal’in liderliğinde büyük bir savaşa hazırlanıyordu. Ben İstanbul’a yakın Kuvay-ı Milliye çetelerinin en güçlüsü Yahya Kaptan’a bağlı, Arslan Kaptan’ın adamlarındandım. Yahya Kaptan, Tavşancıl’a silah sağlamak için Bahriye Nezareti’nde görevli Kolağası Zihni Bey ile bağlantı kurmuştu. Ben kılık değiştirip İstanbul’da Zihni Bey’i buldum. Kolağası Zihni Bey vatansever bir subaydı. Mustafa Kemal’e katılmak için Ankara’ya yola çıkmadan önce Kasımpaşa silah deposunu boşaltmayı kafasına koymuştu. Onun direktifleriyle motorumuz Kumkapı açıklarında bekledi. Ben ve adamlarım kayıklarla kıyıya çıktık. Bahriye Nezareti’ndeki silah deposunu basıp yüz elli Alman mavzerini, kasaturalarıyla birlikte, otuz sandık cephaneyi kömür arabalarına yükleyip Kumkapı’ya vardık. Yollarda devriye gezen işgal askerlerinin yanından ölüme meydan okuyarak geçiyorduk. Cephane ve silahları kayıklara atıp Kumkapı açıklarında bizi bekleyen motora taşıdık. Motor yükünü aldıktan sonra Kadıköy kıyılarını dolanarak, Tuzla önlerinden Dil İskelesine yanaştı. Burada onlarca kağnı yükleme için bizi bekliyordu. İstanbul’dan silah sevkiyatını değişik iskelelerden birkaç kez daha tekrarladık. Bölgedeki Türk çeteleri, Yahya Kaptan’ın etrafında birleşerek İstanbul-Ankara yolunu güven altına almaya çalıştılar. Son sevkiyatta yakalanan vatansever Kolağası Zihni Bey, Anadolu’ya geçme hazırlıkları içindeyken İngilizler tarafından kurşuna dizildi.

Yahya Kaptan’ın çeteleri kısa sürede Gebze’den Çerkeşli’ye uzanan bölgede Rum çetelerini ortadan kaldırırken; çangal boynuzlu ve iri gövdeli Rumeli öküzlerinin çektiği silah ve cephane yüklü kağnı kolları sessiz ve gıcırtısız yürüyüşlerini Anadolu içlerine dek sürdürüyorlardı. Bazen Kadıköy açıklarında kayıkta bekleyen subayları, gazetecileri, kadın ve çocukları da tekneye alıyorduk. Bunlar arasında ölümünden sonra Kolağası Zihni Bey’in genç eşi ile daha bebek yaşında olan küçük kızları da vardı. Öküz arabalarının yüksek kenarlı örme sepetleri saman doluydu; kaçakları saman balyaları arasında saklıyorduk. Yol uzun, kış çok çetin geçiyordu; yerde bir metreye yakın kar vardı. Yol üzerindeki bazı köylerde geceliyorduk. Gizli telgraf merkezi olan Kuşcalı köyü bunlardan biriydi. Bu geçişlerde, Küçük Arslan Çetesi’nin Reisi Arslan Kaptan, on üç kişilik grubuyla yol güvenliğini sağlıyordu. Soğuksu adlı Çerkez köyünden sonra Arslan Kaptan Çetesi helalleşerek ayrılıyor, Bolu’dan öte yol güvenliği İzmit Tümen Komutanlığı tarafından sağlanıyordu. Kağnı kolu Bolu, Beypazarı üzerinden değerli emanetlerini güvenle Ankara’ya ulaştırıyordu.”                

Kasımpaşa askeri depolarındaki silahların Anadolu’ya kaçırılmasına yardım eden; İngilizlerin İstanbul’da kurşuna dizdiği Kolağası Zihni Bey’in küçük kızları bizlerdik. Annem daha sonra Kuvay-ı Milliyeci Tevfik İbrahim Bey ile evlenmiş, kardeşimle ben onu baba bilmiştik. Annemin acısı, benim hayalle gerçek arasında gidip gelen sisler içindeki anılarım, bu mektupla az da olsa yerine oturuyordu. Duvardaki eski subay fotoğrafını ağlayarak incelemeye başladım. Mevlana’nın dizeleri eşliğinde:

Gönlüm dilime dargın, dilim gönlüme...
Gönlüm duygularını anlatamadığı için kızarken dilime,
Dilim anlatamayacağı şeyleri düşündüğü için kızıyor gönlüme.
sonra ›
‹ önce