Manevi Mirasım Akıl ve Bilimdir...


 

“Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilim ve akıldır. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”

Mustafa Kemal Atatürk

                                                                    

Ulusuna manevi miras olarak akıl ve bilimi bırakan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkesi ve ulusu için sayısız hizmetlerinden ve başarılarından biri belki de en önemlisi bilimsel ve akılcı düşünceyi Türk toplumunun tüm alanlarına egemen kılma çabasıdır. Rasyonalizm Mustafa Kemal Atatürk'ün en büyük özelliklerinden biridir. Her türlü gelişmenin kaynağı olarak aklı ve bilimi gören Mustafa Kemal Atatürk’e göre:

 

“Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır… Türk Milleti'nin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müsbet ilimdir"

 

Büyük Önder’in düşüncesinde akıl ve mantıkla çözümlenemeyecek sorun yoktur. Yüzlerce yıl koyu bir kadercilik anlayışı içinde yaşayan Türk toplumunu yeniden canlandırmak da ancak akılcılığın her alanda öncü olmasını sağlamakla mümkündr. Atatürk bu nedenle akıl yoluna ağırlık vermiş, her alanda ölçü olarak aklı kullanmıştır. Türk ulusu gerçekleri akıl ve bilim yolu ile değerlendirdikçe ilerleyip gelişecek, Ekonomik, kültürel, sosyal ve ahlâk alanında büyük atılımlar içine girecektir.

 

Mustafa Kemal Atatürk, savaşlardaki başarılarıyla büyük bir askeri deha, büyük bir devlet kurucusu olduğu kadar görüşlerindeki kararlılık, gerçekçilik, akılcılık ve bilimsellik değerleri ile de evrensel bir liderdir. Atatürk, bilime ve akla değer veren anlayışın öncülüğünü yaparken Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarma çabasını hedeflemiştir. Atatürk’ün Türk ulusu için hedef gösterdiği akılcı ve bilimsel düşüncenin özü ve ilkeleri nelerdir? Akıl düşünmek, doğruyu ve gerçeği bulma yeteneğidir. Bu eyleminde akla mantık ve matematik yardımcı olur. Aklın zorunlu sonucu bilimdir. Pozitif bilimler, akıl yolu ile yapılan zihinsel çalışmalar sonunda ortaya çıkmıştır. Bilim, doğru düşünme, düzenli bilgi edinme, insanın içinde yaşadığı evreni ve doğayı deney ve gözlem yoluyla anlama, açıklama, gerçeği bulma, neden sonuç bağlantılarını kurma yönetemidir. Bu yolla pozitif bilimler ortaya çıkar ve teknoloji de bu yolla gelişir. Bilim insanları yüzyıllar boyunca baskı ve engellemelere, dogma, önyargı ve geleneklere karşı insan aklının üstünlüğünü ve doğruya ulaşabilme yeteneklerini savunmuşlardır. Günümüzde bilim,  uygarlığın, doğayı kontrol altına alma, toplumları mutluluğa kavuşturabilme amaçları doğrultusunda en büyük yol göstericidir. Bilim, özgür düşünce ve bunun ürettiği sınanabilir varsayımlarla çalışır. Bilimi dogmatik inanç ve düşünce kalıplarından ayıran başlıca özellik, her zaman ve her konuda özgürce tartışılabilmesidir. Gerçekleri ararken hep akla dayanmak, akla uygun olmayanları gerçek dışı saymak, akılcılık akımının en büyük ilkesidir. Bilimin ve uygarlığın gelişmesinde en büyük pay akılcılık akımınındır.

 

Türk Devrimi’nin en temel özelliği akla ve bilime dayanmasıdır. Atatürk’ün davranışlarının belirleyicisi olan akılcılık ve bilimsellik sürekli gelişme ve ilerlemeyi sağladığından Atatürk İlkeleri içinde daha çok devrimcilik ilkesini bütünler. Devrim hareketleri bu çerçeve içinde gerçekleşmiştir. Akılcılıkla, gerçeği arayıp bulmaya çalışırken, devlet ve toplum yapısı bilimsel temellere oturtulmuştur.  Olaylar bilimsel gözle değerlendirilerek, sorunlara bilimsel yöntemlerle çözüm aranmıştır. Böylece hurafeler ve ön yargılar yerini aklın egemenliğine bırakırken, hukuk, eğitim, toplumsal ve ekonomik yaşamın düzenlenmesinde akıl ve bilim gerçek yol gösterici olarak kabul edilmiş ve devrim dinamik temellere oturtulmuştur.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş nedenleri arasında belki de en önemli olanı bilimsel anlayışa sırt çevirmesi, dogmalara ve hurafelere yer vermiş olmasıdır. Gökyüzünün sırlarını araştırmanın günah olduğu düşüncesi ile rasathaneyi yıktıran III. Murat,  müneccimlerle devlet idaresini yönetmek isteyen Sultan III. Mustafa, Tanzimat Dönemi’nde kafir adeti diyerek rüştiyelerde coğrafya derslerinde haritaların kaldırılması, öğrencilerin sıraların üzerinde bağdaş kurup oturması, din adamlarının verdikleri fetvalarla, “hastalık ve ölüm allahtandır” diyerek her türlü tedavi yöntemlerinin reddedilmesi, Osmanlı dönemi akıl ve mantık dışı uygulamalarına sadece birkaç örnektir.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda bütün sosyal kurumlar gibi öğretimin yanında bilimsel çalışma yapması gereken medreseler dini esaslara göre düzenlenmiş, pozitif bilimler ikinci plana itilmiş, dini bilgiler ağırlık kazanmış ve medreseler zaman içinde yozlaşmış ve ortaçağ düzeyinde eğitim yapar olmuştu. Okur - yazar oranının yüzde altılar civarında olduğu imparatorluk, bilim ve uzmanlık alanlarından çok uzaktı. Değişmeyen dini dogmalar ve eşitsizlik üzerine kurulu hukuk sitemi ile Türk toplumu, batıl inançlardan, taassuptan ve hurafelerden çok zarar görmüştü. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni sağlam temellere oturtmak, daima ileriye, yeniye, güzele gidişini sağlamak için akıl ve mantık kuralları çerçevesinde hareket etmiş, işgal güçlerinden sonra bağnazlığa, yobazlığa, boş inançlara savaş açarak çağdaş Türkiye’nin kurulmasını ve yerleşmesini sağlamıştır. Çağını yozlaşarak tamamlamış saltanatı ve hilafeti kaldırırken, halk egemenliğine dayalı Cumhuriyet rejimini kurarken, laik sistemi yaşamın her alanına oturturken hep akılcı davranmıştır. Çünkü O, ilhamını, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamın kendisinden almıştır. O’nun yolunu çizen, içinde yaşadığı yurt, bağrından çıktığı Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığı sonuçlardır. Büyük Önder  şöyle der:

 

“Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan kurulu bir topluma uygar bir ulus gözü ile bakılabilir mi? Uygarlık tarikatı Türkiye; şeyhler, dervişler memleketi olamaz. Ölülerden yardım ummak uygar bir topluk için lekedir. Ortada bulunan tarikatların gayesi kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevi ve manevi hayatta mutlu kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün şümulü ile uygarlığın göz kamaştırıcı ışığı karşısında filan veya falan şeyhin irşadıyla maddi ve manevi mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların Türkiye uygar topluluğunda var olabileceğini asla kabul etmiyorum.”

 

Mustafa Kemal Atatürk, ilerlemenin temeli olan akılcı ve bilimsel düşünceyi her alanda yol gösterici olarak kabul etmiştir. Din ile devlet işlerini birbirinden ayırmış, hukuk kurallarının akıl ve bilim yoluyla saptanmasını sağlayarak laik düzene geçmiştir. Devletçi ekonomiyi uygulayarak akılcı bir takım önlemlerle tarım, ticaret ve sanayide hızlı kalkınma sağlamıştır. Eğitim devrimini gerçekleştirirken, Türk milli eğitimini akılcı, bilimsel ve çağdaş esaslar üzerine oturtmuş, ülkeyi tekke, türbe ve zaviye gibi çağdışı kurumlardan temizlemiştir. Bu konuda kararlı olan Mustafa Kemal Atatürk halkına şöyle seslenir:

 

“Medeniyetin coşkun seli karşısında direnmek, boşunadır ve o, gafil ve itaatsizlere karşı çok amansızdır. Dağları delen, göklerde uçan, gözle görünmeyen zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi gören, aydınlatan, inceleyen medeniyetin kudret ve yüceliği karşısında çağdışı kalmış zihniyetlerle, ilkel, boş inançlarla yürümeye çalışan milletler yok olmaya veya hiç olmazsa esir olmaya ve aşağılanmaya mahkumdurlar. Hiçbir mantıki kanıta dayanmaksızın birtakım geleneklere ve inançlara bağlı kalmakta ısrara eden milletlerin gelişmesi çok güç olur ve belki de hiç gerçekleşmez. Gelişim yolunda bağları koparamayan ve engelleri aşamayan uluslar akla uygun düşen ve gereksemelere ayak uydurabilen bir zihniyetle hayata bakamazlar. Bunlar engin hayat felsefelerine sahip olan milletlerin egemenliği altına girip onların tutsağı olmaktan kurtulamazlar.”

 

Akılcılık Atatürk düşünce sisteminin özünü oluşturur ve bilimsellikle birlikte yürür. Akılcılık gerçeği arayıp bulmaya yarayan bir yoldur; bilim ve tekniğin hızla gelişmesini sağlar. Yüzlerce yıl koyu bir kadercilik anlayışı içinde yaşayan Türk toplumunu yeniden canlandırmak ancak akılcılığın her işte öncü olmasını sağlamakla mümkün olmuştur. Atatürk bu nedenle akıl yoluna ağırlık vermiş, her işin ölçüsü olarak aklı kullanmıştır. Akılcılığın zorunlu sonucu bilimselliktir; akıl ve bilim her türlü gelişmenin kaynağıdır. Atatürkçü düşünce sisteminde kişiler, kuruluşlar ve devlet akılcılığı amaç edinerek işlevlerini yerine getirirken ulusal ve uluslararası sorunlara dogmatik yaklaşımlardan uzak akılcı ve yararlı çözümler üretirler. Bu ilkede egemen olan akıl ve mantıktır. Cumhuriyet Türkiye’sinde Türk toplumunu yeniden canlandırmak için Rasyonalizm denilen akılcı ve bilimsel düşünce tüm alanlara egemen kılınmıştır.  Türk toplumu, Atatürk Devrimleri ile hukuk, eğitim, ekonomi ve sosyal alanlarda akıl yolunu seçmiştir. Atatürkçülük; Türk devlet hayatını, eğitim sistemini, hukuk sistemini, ekonomik ve sosyal yaşamın esaslarını ve hedeflerini akılcı ve bilimsel ilkelere göre saptamıştır. Atatürkçülükte, akılcı düşüncenin temeli bilim ve teknolojidir. Bu düşünce bilim ve teknolojinin gücüne ve geleceğine inanmayı esas alır. Türk milletinin düşünce yapısını akılcı, çağdaş, bilimsel ve teknolojik değerlerle donanımlı kılma konusunda kararlı olan Mustafa Kemal Atatürk bu konuda düşüncelerini şöyle savunur:

 

“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşü ile uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. İnkılaplarımızın ana ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur, şimdiye kadar milletin beyinlerini paslandıran, uyuşturan bu anlayışta bulunanlar olmuştur. Herhalde anlayışlarda var olan uydurma ve boş fikirler tamamen çıkarılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyine gerçeğin nurlarını sokmak imkansızdır… Fikirler, anlamsız, mantıksız, boş sözlerle dolu olursa o fikirler hastalıklıdır. Aynı şekilde sosyal hayat akıl ve mantıktan uzak, faydasız, zararlı ve bir takım inançlar ve geleneklerle dolu olursa felce uğrar…

 

Mustafa Kemal Atatürk’e göre, cehalet ve taassuptan uzak, bilime ve akılcılığa dayanan uygarlık yolu, insanlar ve toplumlar için asla vazgeçilmemesi gereken bir yoldur. Çünkü medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona ilgisiz kalanları yakar, yok eder. Uygar olmayan insanlar daima uygar olanların ayakları altında kalmaya mahkum olacaklardır.  Mustafa Kemal Atatürk ulusunun karakterinin yüksek, çalışkan ve zeki olduğunu bilir ve uygarlık yolunda da ulusuna güvenir. Çünkü Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir. O, gelecekten umutludur ve sözlerini şöyle sürdürür:

 

“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

 

21. yüzyılda, Türkiye Cumhhuriyeti yüz yaşına basarken, içinde yaşadığımız ve durduğumuz nokta neresidir? Türk ulusu olarak kendimize sormamız gereken bazı sorular var. Bize akıl ve bilimi vasiyet eden Mustafa Kemal Atatürk’ün bin bir emekle başlattığı batılılaşma ve modernleşme ile Avrupa sisteminin bir parçası olma emellerini gerçekleştirebildik mi? O’nun on yılda başardıklarının üzerine neler koyduk? Atamızın bize umutla yakıştırdığı anlamlı sözleri gerçekçi kılabildik mi?  Yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için çalışan aydın ve savaşçı bir topluluk muyuz? Türk toplumu olarak, İslam toplum düzenini ve geleneksel kalıpları kırarak çağdaş uygarlığa gerçekten yönelebildik, hareket ve hız kazanarak, refah ve mutluluğa ulaşabildik mi? Gelişmek ve yenileşmek için yaşanılan çağın en gelişmiş kurumlarını benimseyebildik mi? Dünya uygarlık tarihi içinde aklımızı kullanıp hangi bilimsel çalışmanın altına imzamızı attık? Bağımsız kalkınma modeli ile yerli sanayinin güçlenmesini, teknolojinin gelişmesini, üretimin artmasını sağlayabildik mi? Dışa bağımlılık ve geri kalmışlık yazgısından kurtulmayı başarabildik mi? Eğitim, bilim, teknik, kültür, sanat alanında ve yaşam koşullarında istenilen düzeye, kısaca çağın normlarına ulaşabildik mi?  

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün hepimize kutsal emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni övünerek, çalışarak, güvenerek yüceltmek ve büyük önderimizin daima özlemini duyduğu çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak, ilkelerinden ödün vermeden O’nun gösterdiği yolda yürümek, yukarıdaki soruların yanıtlarını olumlu kılmak en büyük görevimizdir. Ancak bütün bunları başardığımız zaman Türk toplumunun yaşamı gerçekçi bir anlam kazanacaktır. İnsanlık tarihinden ve Türk ulusunun yaşamından parlak bir yıldız gibi izler bırakarak kayıp geçen, eserleri ve düşünceleriyle sonsuza dek yaşayacak olan büyük insan, sizlere şöyle seslenmektedir:

 

“İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu ben kelimesi ile ifade edemem. O, ben değil bizdir. O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz…

 

 

                                                                                                 Nermin Özsel

 

                                                                                                                                       

                                                                                                                      
sonra ›
‹ önce