Atatürk Bugün Olsaydı

 

"Düşünceleri ve hareketleri yaşadığı devri kapatıp yaşanılacak devri hedef almış olanlar içinde izleri silinmeyenler tarihte yeri olanlardır. Bunların kıymeti,  kapadıkları devrin geçmişi ile orantılıdır. Varlığı nesiller sürmüş hayat tarzını, bir nesilde kökünden değiştirmiş ve geleceklere yeni ufuk açmış olanlar… Tarih, böylesine adamlarla şereflenmiştir."

  

Herbert Georg Wells


Sıkıntılı bir gün; belki yoğun çalışma gününün verdiği beden ve zihin yorgunluğu içindeyim. Belki de hemen başımın üzerinde gökyüzünü dolduran yoğun kara bulutlar yüreğimin sıkıntısını çoğaltıyor. Dünyanın ve ülkemin siyasi durumu karmakarışık;  art arda yaşanan bölgesel çatışmalar, krizler, terör olayları, ihanetler, kadın cinayetleri, açlık, sefalet, birbiri ile yarışan trafik, maden ve diğer iş kollarındaki kazalarının yaşanması içimi acıtıyor. Sanki bütün bu gelişmelerin sorumlusu benmişim gibi; bütün yük benim omuzlarıma çökmüş. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi siyasilerin televizyondan gözümüze baka baka çağ dışı, akıl ve mantıktan yoksun, yalan yanlış söylemleri beni deli ediyor. Bir çıkmazdayım; bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor. Koşmak istiyorum, koşamıyorum, kanadı kırık bir kuş gibi uçamıyor, çırpınıyorum. Yorgun ve umutsuzum. Yürüdüğüm yolda izler sürekli siliniyor. Karanlık gökyüzünde geleceğe yönelik yeni ve aydınlık ufuk bir türlü açılmıyor…


Kadıköy'de arnavut kaldırımlı, daracık Şair Latifi Sokak'ın sonundaki üç katlı ahşap evin kapısı önündeyim. Beyaz boyalı evin birkaç basamakla çıkılan kapısında, oval bir ağaç parçası üzerine pirinç harflerle yazılmış bir isim parıldıyor "Cemal Kutay". Açılan kapıyla birlikte geçmişe, Türk Devrim Tarihi'ne aydınlık ve ışıklı bir yol açılıyor önümde. Kitaplar arasında kaybolan yaşlı bilge ile birlikte bu ışıklı yoldan Samsun'a çıkıyor, Kurtuluş Savaşı'nın coşkusunu yaşıyorum. Çankaya'da Atatürk'ün yemek sohpetlerine katılıyor, O'nun gazetesi Hakimiyet-i Milliye'nin sayfalarına göz atıyorum. Onun söylemlerinde, Atatürk'ün gözlerinin rengini, yolumuzu aydınlatan griyi, maviyi, yeşili görüyorum; Dolmabahçe'den birlikte son yolculuğa çıkıyoruz, Ankara'ya uzanan tren yolunu, göz bebeklerimizdeki meşalelerle aydınlatıyoruz ve birlikte doluyor gözlerimiz "Bugün olsaydı " diyerek…

 

Yaşlı bilge anlatıyor, ben dinliyorum. Yaşanılan değil yaşanılacak zamanların adamını onun yüreğinden dinliyorum. Bakmakla görmek arasındaki farkı, kişilerle değil fikirlerle mücadele etmenin önemini anlatıyor. Atatürk'ü anlatırken kökleri Osmanlı İmparatorluğu'na uzanan asırlık çınar gibi dimdik ayakta duruyor. "O'ndan söz ederken oturamam" diyor ve devam ediyor, "Doksan yaşımdayım ve hastayım. İyi dinleyin, beni bir daha göremezsiniz." Atatürk üzerine söyleşiye "Önce Nalbant Okulu ve Mustafa Kemal" diye başladı ve sözlerini şöyle sürdürdü:

 

Günlerden 3 Nisan 1922 Perşembe… Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa, o güzelim söyleyişiyle "Düşmanı, vatanın harim-i ismetinde (temiz varlığında ) boğacak" Büyük Taarruz planının hazırlamaktadır. Ogün, Ankara üzerinden karayoluyla Konya'ya gelir. Konya'da Başarılı Mustafa Efendi'nin şehir içindeki hanında dokuz aydır öğrenim yapan Nalbant Okulu'nu ilk bitirenlere diplomalarını eliyle verecektir. Bugünün nesli, ne nal, ne nalbandı pek bilmez; nal, atların, katırların, öküzlerin ayaklarının koruyucu ayakkabısıdır. Demirden yapılır. Ogünlerde ulaşımın temel aracıdır atlar, katırlar, inekler, öküzler ve mandalar… Nalları, tırnakları zedelemeden çivileyenlere de nalbant denilir. İşte vatanı kurtaracak saldırıya hazırlanan ordu da bu ödevi yapacak ustalar yoktur. Başkumandan'ın özel emriyle Konya'da kurulmuş olan Nalbant Okulu'nun başında, asıl işi, savaş hazırlıklarını yürüten Tekalif-i Milliye (Ulusal yükümlülük) örgütünün başında olan, daha sonra İzmir valisi ve Trakya Genel Müfettişi Kazım Dirik Paşa vardır. Orduda nalbant ihtiyacı öyledir ki, İlk diplomaları özellikle Başkumandan Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa Hazretleri eliyle verecektir. Dokuz aylık okulu (aslında kursu) bitirenlerin çoğu, ellisine yakın yaşlılardır. İçlerinde, başları Konya kadınlarının kullandığı şelme ile örtülü iki de kadın vardır. Çünkü on yedi-on sekizden başlayıp, kırk beşine kadar tüm erkekler cephededir. Mustafa Kemal diplomaları verirken şu kısa konuşmayı yapar:

                                                                                                                  

"Muhterem ustalar… Bugün sizlere şu diplomaları verirken derin bir sevinç duygusuyla dolu bulunuyorum. Buradan ordumuza dahil olacaksınız. Yurt ödevlerinizi yapacaksınız. Ordumuzun sizinle övüneceğine inanıyorum. Ordu sizin gibi ustalara malik oldukça memnun olacaktır. Çoğalmanızı temenni ederim."

 

Kutay ustaya, "Öğrenim süresi sadece dokuz ay, binek hayvanlarına nal çakmayı öğrenenlerin yaşının ellinin üstünde olduğu bir kursu bitirenlere Başkumandan'ın gösterdiği bu ilgi ve ümit neden" diye soruyorum? "Bu günün gençlerine bu durum çok garip gelebilir" diyor ve devam ediyor.  "Girdiği dört büyük savaşta insan gücü tükenmiş bir ülkede, üstelik normal zamanda bile Ermenilerle Rumların elinde olan bu benzer hizmetleri başaracak insanın kalmadığını, Türk milletinin, iğneden ipliğe, naldan mıha kadar her türlü ihtiyaçlarını sağlamaktan aciz durumda olduğunu unutmamak gerek.  Bu hizmetler yapılmazsa zaferin tehlikeye düşeceğini de" diye yanıt veriyor. Ardından Mustafa Kemal Atatürk'ün asla unutulmaması gereken sözlerine değindi:

 

"Efendiler; Memleketimizin feyizli topraklarından, sonsuz özelliklerinden, çeşitli ve zengin kaynaklarından kimseye muhtaç olmadan, hakkıyla faydalanmak ve böylelikle milletimizin refaha erişmiş, ordumuzun ihtiyaçlarını sağlamış kudretli ve kuvvetli olabilmemiz için sanat şarttır. Sanatın en basiti en şereflisidir. Kunduracı, terzi, marangoz, saraç, demirci, nalbant sosyal varlığımızda, saygı ve sevgiye layık sanatkârlardır."                                       


Atatürk
bugün olsaydı Türk rönesansı O'nun elinde akıl ve mantıkla yoğrularak muhteşem bir gerçek olurdu. Emperyalizmin diktasını darmadağın etmiş olan bu lider, güçlü devletlerin oyuncağı olan dünyaya gerçek barış yolunu gösterirdi. Büyük lider hata yapmazdı; çünkü ilhamını gaipten değil yaşamın kendisinden alıyordu. Kutay usta bu kez "Derviş Mehmet'in arabası mı vardı?" diye sorgulayan başka bir öyküyü anlatmaya başladı:

 

23 Aralık 1930 günü… Menemen'de Derviş Mehmet ve yobazlarının başlattığı ayaklanmanın bastırılmasından sonra Mustafa Kemal 4 Ocak 1931'de Bursa'ya geldi. Ertesi gün Türk Ocağı'nı ziyaret etti ve çalışmalar üzerinde bilgi aldı, kırsal kesim üzerinde halkı aydınlatıcı emekleri öğrenmek istedi. Ocak başkanı Dr. Rüştü Bey, yakın köylere gidildiğini, yoldan yoksun uzak köyler için taşıma araçları olmadığını bunu temine çalıştıkları cevabını verince, karşısındaki genç hekimin yüzüne hüzünle baktı ve kırgın ses tonuyla sordu:

 

"Derviş Mehmet'in arabası mı vardı?"            

 

Olay üzerine şahsen araştırma yaptırmıştı. Tarikatlar kaldırılmış, tekke ve zaviyeler kapatılmış olmasına rağmen, daha çok merkezlerden uzak küçük belde ve köylerde gizli faaliyet devam ediyordu. Hayatında hiçbir düşüncenin zorla, baskıyla, cebirle, kanun maddeleriyle durdurulamayacağını, aksine her yasağın merak ve alakayı beraberinde getirdiğini bilmenin aydınlığı içinde Türk Ocakları genel başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'den başarılmış olanların uzak ve kaderini yaşayan vatan köşelerinde köy, köy, ev, ev anlatılmasını istemiş ve şöyle demiştir:

 

"Biliyorum, imkanlarınız kısıt… Ama karşınızdakiler, hayatlarında, ardında oldukları batıl düşünce ve itiyatlardan başkasına sahip olmadıkları için yollarına devam edecekler. İmkansızı hayra hizmet çabasıyla mümkün hale getirmek lazım"

                                                                  

Kutay usta, konu Atatürk olunca anılar sarmalından birbiri ardına gerçek öyküleri yaşadığımız ana taşıyordu. Anlatırken sesi bir yükseliyor, bir alçalıyor çok uzaklardan yankılanıyor gibi geliyordu.  Bu defa söze "Dahiliye Vekili; merhaba, keyfiniz nasıl?" diye başladı:

 

"Korkunç bir kış günüydü… Atatürk sabaha karşı şu emri verdi, "Bu kış kıyamette memleketin ne halde olduğunu görmek isterim. Otomobille görmeğe çıkacağız." Bugüne göre yetersiz, bakımsız olan yollar kapalıydı, buna rağmen Kırşehir'e doğru hareket edildi. Öndeki askeri vasıta dahi karlara saplanıyor, Ata'nın arabası zaman zaman kendisi de inerek çekiliyordu. Bir tepe aşılıyordu ki, tek başına bir köylünün gocuğu içinde telaşlı telaşlı koşuştuğu görüldü, çağırttı, sordu:

" Bu havada dağ başında ne arıyorsun?"

" İneğim kayboldu Paşam."   

" Seni kurtlar yer bu havada. "

" İneğimi yedilerse ko beni de yesinler."

" İneğin kaç lira kıymetindeydi?"

" Eh, elli, altmış ederdi." Gazi yaverine emretti:

" Bu vatandaşa yüz lira verin, bir otomobile de alın." Köylü karşı çıktı:

 "Sana rastlamak benim talihimdir, ama yine de kendi ineğimi ararım. Verdiğin yüz lira ile iki inek alacağım, benimkini de bulursam eder üç… Bu benim düşümdü. Sana rastlayan bahtlı adamın üç ineği olması çok mu?" Yollarına devam ederken Gazi, yanındaki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya döndü:

_ " Üç ineği donma karşılığı düş edinmiş bir milletin, otomobil içindeki Dahiliye Vekili; merhaba, keyfiniz nasıl?"

 

Çağdaşı olan liderlerin en kısa ömürlüsü olan Mustafa Kemal Atatürk'ün bugün yaşaması olası değil, ancak O'nun düşünce sistemine, amaç ve hedeflerine yürekten inanarak geleceğe taşımak, devrimlerine sıkıca sarılmak, onları yaşatmak gerekmez miydi?  Doğru ile yanlışı ayırmaktan bu denli aciz miyiz? Atatürk'ün gazetesi Hakimiyet-i Milliye'nin son imza sahibi yaşlı bilgenin de geçmişte belli ki bazı pişmanlıkları vardı; ayakta ve nefes almadan konuşuyor ve siyasi öyküleri ardı ardına sıralıyordu. Bu kez "sivrisinekler neden idare edenlere değil de, edilenlere musallat oluyorlar?"diye sordu ve herhangi bir yanıtı beklemeden anlatmaya başladı:

                                                                                                                                                                

1937 sonbaharındaki son Doğu illeri seyahatinde Pertek'te karşılamaya sıralanmış ilkokul çocuklarının yüzlerindeki çıban izleri Atatürk'ün dikkatini çekti ve sebebini sordu. Kazada bir süredir hükümet doktoru yoktu. İl Sağlık Müdürü, bir çeşit sivrisineğin ciltteki tahribi cevabını verince sordu:

"Ne demek bir nevi sivrisinek? Tahlili yapılmadı mı? Mücadele edilmedi mi?" Valinin, kumandanın, öteki hükümet erkanının yüzlerine baktı. Yerli memurların dışındakilerde böylesine izler yoktu. Üzerine gitti olayın ve bir savunma çaresi olarak vali dedi ki:

" Yaz mevsiminde cibinliklerle korunulmaktadır. Bir de haşere öldürücü ilaçlarla…" Sordu:

"Ya cibinlik kuramayanlarla ilaç bulamayan veya alamayanlar ne oluyor? Benim bu gördüklerim anlaşılan bu çaresizlerden olacak." Ve seyahate iştirak etmiş, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Doktor Hulusi Alataş'a döndü:

"Ankara'daki Enstitü'de bu mahlukun tahlilini yaptırın ve burasını sıtma mücadele sahasına alın. Bahsettiği, Rokfeller Fondasyonu'nun kurduğu ve daha sonra adı, "Refik Saydam Sıhhat Enstitüsü" olan araştırma merkeziydi. Bakan, o gün döndü Ankara'ya. Yanında canlısı- cansızı bölgenin ünlü sivrisineklerinden bir koli ile… Ve yine beraberinde olan İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya'ya:

"Ne ibretlik değil mi? Bu sivrisinekler idare edenlere değil de, edilenlere musallat oluyorlar"dedi. Atatürk'ün sitemi, milleti ile alakalı oldu mu, her zaman olduğu gibi nazik, ama tokattan ağır oluyordu.

Birden korkunç bir çatırtıyla birlikte kara bulutlar parçalanıp aydınlandı. Elimdeki kitabın yere düşmesiyle birlikte yaşlı bilgenin de sesi ve görüntüsü kayboldu. Gözlerimi açtım; elimde, 17 Mart 1997 tarihinde üzerine, iyi dileklerle adımı karaladığı Cemal Kutay'ın "Atatürk Bugün Olsaydı" adlı kitabı; okurken uyumuş kalmışım. Gördüğüm de rüya imiş. Tarihi gerçeklerle bezeli rüyam bana yol gösterdi ve güç verdi. Bezgin ve yorgun değilim artık; büyük zorlukların üstesinden gelmeye kararlıyım. Son nefesime dek, Atatürk felsefesini, laik cumhuriyeti ve devrimleri yaşatmaya, parlamentoya ve kadın haklarına sahip çıkmaya ve kesinlikle O'nun söylemlerinin gösterdiği akılcı yolda yürümeye bir kez daha söz veriyorum. Çünkü:

 

"Bu memleket, dünyanın beklemediği asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne yedi bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir.  Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Birgün tabiat çocuğu, tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir."

 

Nermin Özsel

sonra ›
‹ önce