Atatürk Düşüncesi ve Çağdaşlaşma

 

Konferans salonu doluydu; ön sıralarda öğretmenler ve konuya ilgi duyan veliler, bin kişilik salonun arka sıraları ve üst bölümü lise öğrencileri tarafından doldurulmuştu. Renkli ışıkları, spot lambaları, yol halıları ve koltuklarla aynı renkteki kadife sahne perdesi ile salon, öğrencilerin gözleri gibi ışıl ışıldı. Konuşmacı masasına bir demet çiçek yatay olarak yerleştirilmişti; kimlik kartında konuşmacının adı ve konferansın konusu yazıyordu. Eğitim kurumu, bu görüntüsü ve konferansın konusu ile modern ve çağdaş eğitime örnek oluşturuyordu.

 

Osmanlıdan bu yana eğitimde çok şey değişmişti. Osmanlının ağırlıklı olarak dine dayalı eğitim sisteminde öğrenciler, okullarda yerde otururlardı. Hocanın uzun sopası arada çocukların kulaklarına dokunurdu. Yalnız kulaklara değil, iki sopa arasına sıkıştırılan ve “falaka” denilen aygıtla sopa, ayak tabanlarına da olanca şiddetiyle dokunurdu. Coğrafya derslerinde harita kullanımını yasaklayan ulema, okullara sıra konunca kafir icadıdır diye kıyamet koparmıştı. Bacaklar sallanarak Kur’an okunmasının günah olduğunun öne sürülmesi üzerine Kur’an derslerinde öğrencilerin sıraların üzerine çıkıp bağdaş kurarak ders görmelerine karar verilmişti. Dine dayanan adet ve gelenekler özgür düşünceyi demirden bir çember gibi çevirmiş, yaşamın her konuda içine girmişti. Her şeyi dine bağlamak düşüncesi Cumhuriyet devrine dek sürmüştü.                                      

 

Türkiye’nin kültür alanında batıya yönelen yüzü, batılılaşma ve modernleşme ile Avrupa sisteminin bir parçası olma emellerini taşıyordu. 18. Yüzyılda başlayan bu süreç Atatürk ile köklü bir hareketle hız kazandı. Türk toplumu, Doğu İslam toplum düzenini ve geleneksel kalıpları bırakarak çağdaş uygarlığa yönelmek zorundaydı; yoksa toplum hareket ve hız kazanarak, refah ve mutluluğa ulaşamayacaktı. Doğu’nun mistik ve skolastik medrese sisteminde istenilen amaca ulaşmak olası değildi. Gelişmek ve yenileşmek için yaşanılan çağın en gelişmiş kurumlarını benimsemek gerekiyordu. Atatürk, uzun yıllar Batılı devletlerin yayılmacı politikalarıyla savaşmasına karşın gelişmiş ve çağdaş kurumlar batıda olduğu için batıya yönelmişti. 

                                                  

Konuşmacı değerli bilim insanı Ordinaryüs Profesör Reşat Kaynar’ın salona girmesiyle herkes ayağa kalktı. Konuk ayakta ve alkışlarla karşılandı. Son sınıftan bir kız öğrenci, konuşmacının özgeçmişi ile ilgili bilgi sundu:

 

1910 doğumlu olan Profesör Reşat Kaynar, Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde okumuş, ardından on yıl kadar Haydarpaşa Lisesi’nde Felsefe ve Psikoloji öğretmenliği yapmıştı. 1956 yılında kuruluşu için büyük çaba harcadığı İstanbul İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi siyasi tarih profesörlüğüne getirilmişti. Başbakanlık arşivinde yıllarca süren çalışma sonunda çok sayıda belgeyi titizlikle inceleyerek “Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat” adlı yapıtını hazırlamıştı. Reşat Kaynar bu yapıtının yayımlanması üzerine Ordinaryüs Profesörlüğüne seçilmişti. Reşat Kaynar uzun yıllar yüksek okul ve üniversitelerde tarih ve hukuk kürsülerinde dersler vermişti. Şu sıralarda ilerlemiş yaşına rağmen Marmara Üniversitesi ile Yıldız Teknik Üniversitesi’nde lisans ve lisansüstü dersler vermeyi sürdürüyordu. Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurulu üyesi olan Kaynar, hukuk konusunda Türk Medeni Hukuku, Türk Borçlar Hukuku, Hukuk Devleti Kurma Yolunda Hareketler ve Tarih Işığında Olaylar, Cevdet Paşa Dini Nasıl Anlıyordu? Ve Sosyal Realitelerimiz Karşısında Hukuk adlı bilimsel yapıtların da sahibiydi.

 

Bu günkü konferansın konusu “Atatürk Düşüncesi ve Çağdaşlaşma” idi. Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın ardından yaşanan Türk Devrimi ile çağdaş bir devlet kurma mücadelesi en kısa ve yalın olarak aşağıdaki sözlerinde ifadesini buluyordu. Bu sözler bir erkek öğrenci tarafından seslendirildi:

 

“ Uçurumun kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler… İşte Türk Devrimi’nin kısa bir ifadesi!” 

 

Yaşlı profesör, ağır adımlarla ilerledi; salonun ışıkları karartılırken spot ışığı konuğun üzerinde dolunay benzeri aydınlık bir çember oluşturmuştu; konuk profesör, salondaki dinleyicileri selamladıktan sonra hemen konuya girdi. “Atatürk’ün çağdaşlaşma düşüncesiyle devrimcilik arasında nasıl bir ilişki kurulabilir” diye bir soru ile sözlerine başladı ve sürdürdü: 
                                                           

“Çağdaşlaşma Atatürk’ün temel ilkelerinden devrimcilik ilkesini bütünleyen bir ilkedir. Toplum sürekli gelişmek ve yenilenmek zorundadır. Bireyler için de durum aynıdır.  Birey kendini geliştirmezse başarıya ulaşamaz Toplumlar kendilerini yenilemez ve çağın gerisinde kalırsa kurumları eskir. Eskiyen bu kurumlar yıkılarak yerine yenisini kurduğunuz zaman devrim olur. Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrim, sürekli yenileşme içindedir. Çünkü devrimcilik ve onu bütünleyen çağdaşlaşma ilkesi devrimin dinamik gücünü oluşturur. Bu ilkeler gereği toplum sürekli çağın gelişmelerini yakalamak zorundadır. Ancak unutulmamalıdır ki her iyi ve doğru şeye karşı çıkacak bir karşı güç bulunur. Yeniliklere karşı duran bu sese irtica denir. Atatürk gericilik hareketlerine karşı önlem almış, irticaya karşı çıkılmış böylece devrim korunmuştur. O’nun ölümünden sonra yöneticilerin ihmalleri nedeniyle tehlike belirmiştir.”

 

Devrimcilik, çağdaşlaşma ile yeniliklerin ve çağın gelişmelerinin karşısına dikilen irtica konusunda Atatürk’ün sözleri gerçekçi bir yanıttı. Bu sözler seslendirildi:

 

 “Medeniyetin coşkun seli karşısında direnmek, boşunadır ve o, gafil ve itaatsizlere karşı çok amansızdır. Dağları delen, göklerde uçan, gözle görünmeyen zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi gören, aydınlatan, inceleyen medeniyetin kudret ve yüceliği karşısında çağdışı kalmış zihniyetlerle, ilkel, boş inançlarla yürümeye çalışan milletler yok olmaya veya hiç olmazsa esir olmaya ve aşağılanmaya mahkumdurlar.”

                                                                                                                                   

 “Cumhuriyetin ilk yıllarında ve günümüzde Avrupalının bizim çağdaşlaşma anlayışımıza bakışı nasıldı?” diyen Profesör Reşat Kaynar, geçmişten örneklerle kendi sorusuna yanıt verdi:

 

“Yazdığı kitapları günümüzde de okunan İngiliz Tarihçi Arnold Joseph Toynbee, Kurtuluş Savaşı yıllarında muhabirlik yapmış. Bizim için şöyle diyor, “Siz Müslüman olduğunuz için laik olamazsınız ve gelişemezsiniz.” Bu sesler Batı’dan hala gelmekte. Avrupa, Müslüman olduğumuz için gelişemeyeceğimizi söylerken ülke içinde yükselen bazı aykırı sesler ise tam tersi Atatürk’e dinsiz der. Atatürk ise dini vicdanlarda saklar. Toplum dine saygılı olmalıdır ama vicdanlarda saklı kalmak koşuluyla. O tarikatlarla, şeyhlerle mücadele etti ve devrimi korumayı ve yaşatmayı gençlere bıraktı.”

 

Ardından, “Mustafa Kemal’i çağdaş bir devlet kurma düşüncesine iten etmenler nelerdir?” sorusunun yanıtlanmasına geldi sıra. Profesör, bu soruya da şöyle yanıt verdi:

 

“Atatürk tarih kongresini topladı. Toplantıya her ulustan delege katıldı. Ben o kongrede yazmandım.  Kongrede Avrupalıların Türkler hakkındaki düşünceleri tartışıldı. Atatürk,  ‘Türkler sarı ırktandır. Medeni olmayan savaşçı ve uygarlık yıkıcı topluluklardır’ düşüncesine karşı çıktı. Konuşması, dili, h,tabeti çok güzeldi. Bir buçuk saat konuştu. Zaferi ve rasyonalist görüşlerini, her cümlesi çok değerli bir fikir ifade eden konuşmasını dinledik. Birçok nedenin yanı sıra belki de Batı’nın bu yalan yanlış iftiralarına cevap verme amacıydı. O’nun çağdaş devlet düşüncesine itenen önemli etmen, Türk insanının yapıcılığı ve güzel şeyler üretebilme becerisine olan inancıydı.”

 

Sunucu öğrencinin sorduğu “Çağdaş bir toplum yaratabilmek için devrim şart mıdır?” sorusuna Reşat Kaynar, açık ve kesin bir dille yanıt verdi:

 

“Çağdaş bir toplum yaratabilmek için devrim şarttır. Eğer kurumlarınız çok eskimişse, yüzeysel düzenleme çağa ayak uyduramıyorsa eski düzeni yıkar, yerine yeni bir düzen kurarasınız. Ancak toplumlar, düşüncelerini ve kurumlarını zamanında yenileştirip geliştirirlerse çağdaş bir toplum olarak daha uzun süre yaşayabilirler. Onun için tarihi çok iyi bilmeniz gerekir. Tarihi okuyunuz ve öğreniniz. Osmanlı imparatorluk tarihine baktığımız zaman ıslahatların işe yaramadığını görürsünüz. Çünkü din devletidir ve demokratikleşmede çok geç kalmıştır. Tanzimat döneminde Mustafa Reşit Paşa, imparatorluğu yok olmaktan kurtarmak için insan haklarını ilan etmiş ama başarılı olamamıştır. Çünkü teokratik yönetim karşı çıkmıştır. Şeyhler, ulema ve medrese karşı çıkmıştır. Yenileşme olmazsa çaresiz yıkılır gidersin. Avrupa’da herkesin hayran kaldığı Mustafa Reşit Paşa başarılı olamamıştır. Düşünebiliyor musunuz? Ulemanın ne denli cahil olduğunu! Dine aykırı diyerek paratonerin ülke içine girmesine izin vermemişlerdir. Mustafa Reşit Paşa başaramamıştır ama cahil ulemanın idama mahkum ettiği Mustafa Kemal Paşa başarmıştır.  Yunanlıların ardından İzmir’e girdiğinde “Paşam çok büyük bir iş başardınız, mazlum uluslara örnek oldunuz” diyenlere “Asıl mücadele şimdi başlıyor, görevimiz, çağdaşlaşma mücadelesidir” diye cevap verir. Tanzimat ve meşrutiyet başaramamış, imparatorluk yıkılıp gitmiştir ama Atatürk devrimi başarmıştır.”

 

Sunucu öğrenci bu kez güncel bir soru yöneltti değerli konuğa “Günümüzde uygulanmakta olan eğitim sisteminin çağdaş olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu sistem doğru yolda mıdır ve Atatürkçü düşünceyi yeni nesillere aktarma konusunda yeterli midir?”

 

Yorulsanız dahi O’nu takip edeceksiniz sevgili çocuklar! Atatürk 3 Mart 1924 tarihinde üç kanun çıkarmıştır. Bunlar, Hilafetin Kaldırılması, Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılmasıdır. 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu tarihe kadar o denli etkili değildir. Yedi saat süren oturumun sonunda her zaman irtica tehlikesi taşıyan teokratik yapı kırıldı. Eğitim dinin kontrolundan çıkarılarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetiminde birleştirildi. Medreseler kapatıldı. Atatürk Bursa’da gençlerle yaptığı bir toplantıda, gençler Ata’ya, ‘Paşam yoruluncaya kadar sizi takip edeceğiz’ dediler. Atatürk ise onlara şöyle seslendi: ‘Sizler, yeni Türkiye’nin genç çocukları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.’ Siz sevgili gençler, yorulsanız dahi Atatürk’ü takip ediyorsanız, doğru yoldasınız demektir.”

 

Bu sırada değerli konuğun sözlerini tekrarlayan Atatürk’ün sesi salonu doldurdu; Atatürk gençlere şöyle sesleniyordu:

 

“ Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir… Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.”

 

Salondakiler nefeslerini tutmuş dinliyorlardı. Bilge Profesör’e bir başka soru geldi öğrencilerden; soru şöyleydi: “Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyılda gerçekleştirmeye çalıştığı batılılaşma hareketeleriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği çağdaşlaşma hareketinin farkları ve benzerlikleri nelerdir?” Reşat Kaynar soruya, başka bir soruyla yanıt vermeye başladı:

 

“Batıya rağmen batılı olmak nasıl bir düşünce şeklidir biliyor musunuz? Osmanlı liderlerinin Batılılaşma çabası taklitçilikten öteye gidemedi; bunlar monarşik ve teokratik yapı içinde bir takım yüzeysel çırpınışlardı. Sistemin özüne, köküne inilecek radikal düzenlemeler hiçbir zaman yapılamadı. Mustafa Kemal Atatürk, bu hataya düşmemek için gerçekçi oldu. O!nun girişimlri ıslahat değil devrimdi. Atatürk ulusal yapı ile çağdaşlaşma hareketlerini “Batıya rağmen Batılı olmak” şeklinde uyguladı. Radikal çözümler getirdi. Batılılaşma hareketleri 18. Yüzyıldan beri yapılmakta olan batılılaşma hareketleri ancak Tanzimat döneminde daha belirgin hale geldi. Atatürk’ün ulusal savaşını kavrayabilmek için Büyük Nutku okumak gerekir. O, büyük davasında en medeni ve en gelişmiş ulus olarak yükselmeyi hedeflerken dinamik olmak zorundadır, durağan değil. Atatürk düşüncesinde süreklilik ve sürekli yenileşme vardır. Osmanlının yüzde beşlik veya onluk okur-yazar oranını, Arap Alfabesi’ni kaldırıp, Latin Alfabesi ile karşılık vererek tersine çevirmiştir. Çevresindekiler, yeni harfler için on beş yılı gerekli görürlerken O, üç ayı yeterli görmüştür. Tüm basın Latin harfleriyle yazılarak bir kültür devrimi yaşanmıştır.” 

 

Çağı yakalamanın yolunun aklın ve bilimin rehberliğinden geçtiğine inanan Mustafa Kemal Atatürk, salondaki dinleyicilere şöyle seslendi:

 

“Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilim ve akıldır. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”

                                                                     

Atatürk’ün seslenişinin ardından sıra en can alıcı soruya gelmişti. “Atatürk tarafından gerçekleştirilen devrimin içerisinde hangi yenilik çağdaşlaşma için daha önemlidir? Bir önem sıralaması yapılabilir mi?”

 

“Atatürk Devrimi’nin temel taşı laiklik ilkesidir. Bu ilke akla ve bilime dayanır. Ardından Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik ilkesi gelir. O’nun ilkeleri demokratiktir ve ulusaldır. Ama asla ırkçı değildir. Irkçı olduğunuz zaman ulus parçalanır. Dinci olduğunuz zaman da parçalanır. Avrupa’da ırkçılığın temelleri College de France’da 1881 tarihinde düzenlenen bir konferansla atılmıştır. Almanya ve İtalya bunu benimsemiştir. Atatürk, “Ulusal egemenlik, ulusal birlik, beraberlik ve ülke bütünlüğü” ilkesini benimsemiş, kültür ortaklığını önemsemiştir. Atatürk bu görüşleriyle, çağdaşları olan Hitler ve Mussolini’den ayrılır.”

 

Bir anda, Mustafa Kemal Atatürk’ün sesi yeniden yankılandı salonda:

 

Fikirler, anlamsız, mantıksız, boş sözlerle dolu olursa o fikirler hastalıklıdır. Aynı şekilde sosyal hayat akıl ve mantıktan uzak, faydasız, zararlı ve bir takım inançlar ve geleneklerle dolu olursa felce uğrar… Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakla serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devler işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”

                                                                    

Atatürk’ün sözlerinin ardından sunucu öğrenci başka bir soru yöneltti konuşmacıya, “Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna girmesinin ülkemizin çağdaşlaşmasına etkisi olur mu? Reşat Kaynar bu soruya kökü eskilere dayanan farklı bir yanıt verdi:

 

“Avrupalı olmak mücadelesi yüz elli yıllık bir süreç, tanzimattan beri tüm gayretler bunun için. Atatürk, İran Şahı Rıza Pehlevi’ye “Monarşik yönetimlerin devrini tamamladığını, ülkesinde demokratikleşme hareketlerine geçmesi gerektiğini” söyledi ve Şah’a ders verdi. O’nu uyardı ama Şah, anlamadı. Bugün İran mollaların baskısı altında; Şah demokratik bir devlet kuramadı. Tito ve Lenin de başaramadılar. Ülkelerinin durumu ortada; parça parça oldular. Atatürk çağdaş, demokratik ve laik bir devlet kurmayı başardı. Dincilerin tüm çabalarına karşın bu süreç Avrupa Topluluğuna girmemizle devam edecektir.”

 

Sunucu öğrenci son sorusunu sordu, “Atatürk, Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmayı hedef gösterdi. Henüz bu hedefe ulaşabilmiş değiliz. Bu hedefe ulaşmak için somut önerileriniz nelerdir?”

 

“Cumhuriyetin Onuncu Yıl Nutku’nu biliyorsunuz; ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diye sona erer. Sizler, Türklüğünüzle övünmek için gece, gündüz çalışmalı, irtica ile mücadele etmelisiniz. Bu konuda uyanık olmalısınız. Devlet yapsın, hükümet yapsın bana ne dememelisiniz. Kafkasya, balkanlar ve Ortadoğu arasına sıkışmış bir ülkeyi geliştirmek için çok çalışmak gerekiyor. Çok çalışın ve her gün yeni bir şey öğrenin. Siz gençlere bu konuda büyük işler düşüyor. Ben doksan yaşındayım; biz bu dinamizmi Atatürk’ten aldık. Sizler de dinamik olun. Atatürk’ün Büyük Nutku’nu mutlaka okuyun.”

 

Gençler topluca ayağa kalkarak, hep bir ağızdan Ata’nın sözleriyle yanıt verdiler:

 

Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız… Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.

 

O gün ayakta alkışlarla uğurladığımız Ordinaryüs Profesör Reşat Kaynar, üyesi olduğu Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nca düzenlenen ’Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemal Atatürk Uluslararası Sempozyumu’nda bir konuşma yapmak üzere 14 Mayıs 2006’da Ankara’ya gelmiş ve burada aniden rahatsızlanmıştır. Bu değerli bilim insanının 24 Mayıs 2006 günü vefat ettiğini öğrendik. Değerli bilim insanı Reşat Kaynar son konferansını bize vermiş, son söyleşiyi, bizimle yapmıştı; Atatürkçü düşüncenin savunucusu, felsefe, tarih ve hukuk üzerine çalışmaları olan bilge insanı sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz…

 

 

 

                                                                                                                                                        Nermin Özsel

 

sonra ›
‹ önce