Tarihin Yararı Üzerine 1
     

 

"Karşı konulmaz biçimde ve kesintisiz bir hareketle akıp giden zaman, var olabilmiş ne varsa tümünü –gerek dikkat çekmeye değmez olayları, gerekse büyük ve anımsanmaya değer olanları- bir unutulmuşluk uçurumuna çekip yutmak için sürükleyip götürür. Ve tragedyacının dediği gibi 'gizlenmiş olanı ortaya çıkarıp meydanda olanın üstüne örtü çeker' ne var ki tarih bilimi, zamanın akışına karşı koyan, sarsılmaz bir benttir. Zamanın karşı konulmaz akışını bir bakıma durdurur; bu akıp gidiş sırasında olup bitenlerden, akıntı üstünde yakalayabildiklerini kollarına alıp tutar ve onların, sonsuza dek orada kalmak üzere unutulmuşluğun derinliklerine kayıp gitmesine izin vermez…"

                                  
Anna Comnena, Aleksiad

 

Bizans tarihçisi Anna Comnena'nın "Aleksiad" adlı yapıtında belirttiği gibi tarih, kesintisiz bir hareketle akıp giden ve beraberinde geçmişte yaşanmış olanları tümüyle çekip götüren zamanın akışına karşı duran güçlü bir benttir. Yaşanmış olanların zamanın akışıyla sessizliğe terk edilip, unutulmuşluk denizinin derinliğine gömülüp kaybolup gitmesine engel olur. Bazen de gizlenmiş olanı ortaya çıkarırken meydanda olanın üstünü örter. Tarih geçmişin, yazılı belgeler yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılması eylemidir. Tarih çalışmaları toplumsal amaca dayanır. Aslında bu toplumsal amaç oldukça can acıtıcıdır;  yayılmacı politikalar, din savaşları, istilalar, göçler, bir toplumun diğer bir toplumu egemenliği altına alması, bir sınıfın diğer bir sınıfı köleleştirme çabaları, soykırımlar, devrim ve karşı devrimler gibi… Tarih, geçmişin olaylarını düşünce akımlarıyla bütünleştirerek kavrama, günümüzle ve gelecekle ilişkilendirme becerisidir. Ancak geleceği biçimlendirme geçmişten tümüyle bağımsız olamayacaktır. Her ulus geçmişte tarlasına ne ekmişse gelecekte de onu biçecektir. Tarih hayal ürünü olamaz; tarihsel yaklaşımlarda gerçekçilik temel alınmalıdır ama tarih bilimi yüzyıllar boyunca siyasete odaklanmıştır, siyaset de farklı çıkar ve yaklaşımlara. Tarih yazarken gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmalıyız. Eğer başaramazsak o zaman, bilinmeyenler konusundaki bilgisizliğimizi açığa vurmaktan da çekinmemeliyiz.

 

Arkeolojinin konusuna giren tarih öncesinde olduğu gibi İlkçağ'ın da bilinmeyenleri çoktur. Bir taraftan yeni buluntular gün yüzüne çıkarılırken, pek çok arkeolojik ve yazılı buluntu,  yok olup gitmiş, yok olmayı da sürdürmektedir. Bilinmeyenler çoğalınca doğal olarak gizem de artar. İlkçağın gizemi sulu tarımla nehir boylarında başlayan ilk uygarlıklarda; ilk yazıyı bulan Sümerlerde, dev boyutta eserler yapan Mısır kültüründe, Ortadoğu kaynaklı tek tanrılı dinlerle, Çin ve Hint kültürlerinin günümüze dek varlığını sürdüren; Ön-Asya'dan Uzak-Asya'ya uzanan bir kuşak gibi eski kıtayı baştanbaşa saran mistik öğretilerde saklıdır.

 

İlçağ tarihi Ege denizi ile Akdeniz çevresinde yazılmış gibidir. Birbiri ardına bu denizlere egemen olan siyasi güçler, bilimsel ve sanatsal gelişmeleri de beraberlerinde sürükleyip geliştirirler. Tarih, edebiyat, felsefe, tıp alanındaki bilimsel çalışmalarla, mimari ve heykeltıraşlık alanındaki sanatsal gelişmeler, İyon, Yunan, Hellenizm ve Roma kültürlerinin üzerinde yükselir. Ege ve Akdeniz cevresi Dor, İyon ve Korint tarzı mimari yapılarla süslenir. İlkçağ'ın bilimsel ve sanatsal gelişmeleri bin yıl sonra insanlığın yeniden doğuşunun özünü oluşturacaktır.

 

Siyasal bakımdan İlkçağ'da, kendilerini imparatorluk olarak adlandıran Asur ve Hitit devletlerinin yanında Pers İmparatorluğu, Hindistan'dan İskit ülkesine dek doğudan batıya uzanan muazzam bir imparatorluk olarak görünür. Ancak çok geçmeden aynı topraklara İskender, kısa süreliğine de olsa Hellenizm İmparatorluğu ile egemen olur. Perslerin batı yönündeki ilerleyişlerine İskender, doğuya yönelerek yanıt vermiştir. Ancak bu iki imparatorluğun yanında, İtalya'da Roma'dan yola çıkarak tüm Akdeniz ve Ege denizi çevresine egemen olan Roma İmparatorluğu yalnız İlkçağ'ın değil tüm çağların en geniş, en güçlü ve en uzun ömürlü imparatorluğu olarak adını tarihe yazdırır. Pers ve Hellenizm imparatorlukları, Roma İmparatorluğu'nun yanında küçük kalırlar. Roma İmparatorluğu bölünmeden sonra, Roma İmparatorluğu'nun devamı olma özelliğini göz önünde bulundurarak bütünlüğü bozmadan, Roma tarihinin sonuna eklediğimiz Doğu Roma veya Bizans İmparatorluğu adıyla bin yıl kadar, Ortaçağ boyunca varlığını sürdürür.

 

Tarihsel ve toplumsal gerçekleri kendisine konu edinen tarih bilimi özellikle Fransız Devrimi'nden sonra diğer bilimler arasında yerini belirlemek amacıyla yeni arayışlar içine girmiştir. Toplumu etkileyen güçlü sarsıntıların nedenlerini aydınlatmak ve toplumsal gelişmeler hakkında bilgi edinmek hedeflenmiştir. Tarihi olguların özgür insan düşüncesinin üretkenliği ile yorumlanarak biçimlendirilmesi insanlık tarihinin yaşamsal bir sorunudur. Yunan tarihçisi, biyografi ve deneme yazarı Plutarkhos şöyle diyor:

 

"Ben tarih yazmıyorum, yaşamlar hakkında yazıyorum. Tarihsel en önemli olay ve hareketlerde her zaman erdemlilik veya kötülük göstergeleri bulunmayabilir. Diğer taraftan binlerce ayrıntıyı ortaya çıkaran bir savaş çarpışmasına karşılık olarak, bir söz veya bir ufak hareket ve davranışlar çok kere bir kişinin karakteri hakkında çok daha derin bir anlayış yaratııp karakteri açığa çıkartır."

                                                                                                               

Geçmişteki insan davranışlarıyla şekillenen tarihi etkinliklerin taşıdığı anlamlar, günümüz insan davranışlarına anlamlı içerikler kazandırır. Merak ve araştırma ile geçmişten günümüze ve oradan geleceğe uzanan bağıntı ve ilişkiler dizini algılanır. Tarihi bilgiler yaşamdan uzak bilgi yığınları olmaktan uzaklaşarak yaşamın etkinliğine karışır anlam kazanır. Bunun için özümlenmemiş bilgi yığınlarını bellekte biriktirmek ve edilgen biçimde beklemek yerine bilgilerin anlamını arttırmak için bilgiyi aramaya çıkmalıdır. Bireyler tarafından tarihi bilgilerin doğru algılanması sonunda,  toplumun yaşadığı toprakların mirasçısı ve ulusun varlığının bir parçası olduğu gerçeği uzun ömürlü bir öz kazanır. Tarihi araştırmalar sürekli, değişken, her türlü bağlantı ve ilişkiyi içeren gerçeklikte olmalı, bireye insancıl bağıntı ve ilişkileri tanıyabilme gücünü kazandırmalıdır. Tarih bilimi, bilgi edindirmede diğer bilimlerden daha üstündür. Ancak yaşama geçirilmeyen bilgi çokluğu, tarihin değeri ve değersizliği üzerine Goethe'nin kullandığı sözcükler çok anlamlıdır:

 

" Etkinliğimi çoğaltmaksızın ya da doğrudan doğruya yaşamıma bir şey katmadan bana yalnızca bilgi veren her şeyden nefret ediyorum."

 

Romalı düşünür Lucius Annaeus Seneca ise bu konuda kişiye sorumluluk yükleyerek şöyle demektedir:

 

"Anımsamak başka, bilmek başkadır. Anımsamak yalnız belleğe saklanması için verilmiş bir şeyin muhafaza edilmesidir. Bilmek ise her şeyi kendinizin bir parçası yapmak demektir.

 

Bu nedenle olayların incelenmesinde değişik yöntemler kullanılarak bu bilgilerin yaşam deneyimlerinin içine girmesi sağlanmalıdır. Tarih bilimi, toplumsal ve düşünsel gelişmeyi sağlamak göreviyle yükümlüdür. Tarih yaşamlarını birlikte geçiren topluluk ve sosyal grupların etkinlikleri ile acıları hakkında bilinenlerden oluşmuştur. İnsanların toplumsal ortak yaşamları, tüm çözümleri, başarı ve başarısızlıklarla, tarihi oluşturan olaylarla iç içedir. Gelenek ve kurumlar, ancak tarih bilimi ile açıklanabilir ve aydınlığa kavuşur.

 

Bütün bu bilgi birikimini gecesini gündüzüne katarak kendilerini bilime veren, insanlığın deneyimlerini kitaplarında damla damla toplayan Eskiçağ'ın tarihçilerine borçluyuz. Tarihi, bilimsel bir araştırma konusu olarak ele alan, tarih biliminin kurucusu sayılan ilk tarihçi Herodotos'dur. "Historiea" adıyla bilinen yapıtında Herodot,  anlattığı ulusun bütün geçmişini; toplumsal, ekonomik, siyasal düzenini, askeri başarı ve başarısızlıklarını, yetiştirdikleri iyi ve kötü kişileri gözler önüne sermiştir. Anlattığı ulusun gelenek, görenek ve inanışlarına ustaca ayna tutan Herodot'un tarihsel metodu, kendi kişiselliğinin izlerini taşır ve özneldir. Efsanelere kayıtsız kalmayan tarihçi, sırların çekiciliğine dayanamaz ve doğaüstü belirtileri akıl süzgecinden geçirmeden benimsemiştir. Yapıtında kutsaldan ilkele doğru kayan basit üslubu ile tarihsel olayları, efsanelerle birleştirerek masal tadında anlatmıştır. Herodot'un çağdaşı olan Yunan tarihçisi Thukydides ise öyle değildir. O eserini değişik bir anlayışla kaleme almıştır.  Tarihçi, masal ve efsaneleri bir kenara bırakıp, tarafsız bir tutumla doğru ve gerçek olanları yazmıştır. İncelediği savaşların, anlaşmazlıkların sebepleri üzerinde durmuş, resmi belgeleri değerlendirmiştir. İnsanların uğradıkları yıkımları tanrıların kötü yürekliliği yerine, ekonomik nedenlere bağlayan, tarihçi, olayları kısa, özlü ve etkili dille anlatmıştır. Duygulara ve inanca yer bırakmayan Thukydides, kullandığı bu akılcı ve tenkitçi yöntemle, bilimsel tarih araştırmalarının yaratıcısı olmuştur.  Roma tarihçisi Titus Livius, yüz kırk iki kitaptan oluşan Roma Tarihi'ni yazmıştır.  Ulusal tarih niteliğinde olan yapıtında Titus-Livius,  önceki tarihçilerden ve arşivlerden yararlanmıştır. Üslubu son derece canlı ve belagat sanatının izlerini taşıyan yapıtta yer alan, binden fazla söylev esere gerçeklik katar. Titus Livius'a göre, tarihin incelenmesini yararlı ve gerekli kılan şudur: "Gözlerinizin önünden çeşitli örnekler geçer,bunlar arasında kendiniz ve memleketiniz için yararlı olanları seçebilirsiniz."Eskiçağı en iyi anlatan yazar olarak kabul edilen Tacitus Gaius Cornelius, bütün olaylarda derin ve ince nedenler arar. Bir üslup ustası olan Latin tarihçisi Tacitus, belgeleri titizlikle toplar, resmi arşivleri belirtir, eski tarihçilerin yapıtlarından ve derlediği sözlü bilgilerden yararlanır. Tacitus, imparatorların ve saray halkının psikolojisini incelemiş, insanların tutkuları üzerine yargılara varmış ve yapıtlarında kişilerin ruhunu ustalıkla açığa çıkarmıştır. 

 

Geçmiş yaşam, yalnızda geçmişte kaldığı için inceleme konusu değildir. Geçmişin bilgisi, bu günü anlamamız için gereklidir. Tarih bilimi geçmişle uğraşır; geçmiş ise günümüz tarihine ışık tutar; bu nedenle bu günkü yaşantının geçmişten ayrılamayacağı gerçeğine temellendirilmelidir. Tarihin asıl başlangıç noktası, her zaman bu gün içinde bulunduğumuz koşullar, karşı karşıya olduğumuz sorunlar ve bunların çözümü için geçmişin irdelenmesi olmalıdır. Tarih bilmeyen bir diplomat düşünebilir misiniz? Pusuladan anlamayan denizciye benzer. Verdiği kararlarla ülkesinin ve ulusunun geleceğini tehlikeye sokma olasılığı yüksektir. Mustafa Kemal Atatürk'ün aşağıdaki sözleri ulusal ama gerçekçi bir bakışla tarihe ışık tutmaktadır:

 

"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanı şaşırtacak bir nitelik alır. Tarih; bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkar edemez. Tarih ne güzel aynadır… İnsanların tarihten alabilecekleri önemli dikkat ve uyanış dersleri; bence devletlerin genellikle siyasi müesseselerinin kurulmalarında, bu müesseselerin esaslarını değiştirmede ve bunların dağılmalarında ve yok olmalarında etkili olmuş olan sebeplerin ve etkenlerin incelenmesinden çıkan sonuçlar olmalıdır.

 

Tarihte incelediğimiz büyük adamların, liderlerin, kahramanların yaşamları, soyut ve anlaşılmayan olaylara açıklık getirir ve yaşamımıza anlam kazandırırlar. Ayrıca toplumların ilkel geçmişi ve insanların geçmiş oldukları uzun yol bizi, insanlığın kültür alanındaki yararlı buluşlarına, bilimsel keşif ve icatlara götürür. O zaman anlarız ki, insanların kaderini yönlendirenler, büyük liderlerin yanı sıra bilim adamları ve sanatçılardır. Sanatçılar, ozanlar insanlığın doğa kaynaklarına ve birbirlerine egemen olma istemiyle başlattıkları savaşlarını, bozgunlarını ve utkularını tüm insanlık için resim ile heykel ile ve yazı ile ortaya koymuşlardır. Bu nedenle İlkçağ'ı konu eden araştırmamızda bölümlerin sonuna İlçağ'ın bilgelerinin kısa biyografileri ile yer verdik

 

Tarih bilimi, yeri gelince, toplumu yücelten erdemi veya yıkılış nedenlerini ortaya koyarak kıssadan hisseler çıkartmamızı sağlar ve belleğimizdeki gerçeğin oluşmasına yardım eder. Tarihin günümüzdeki bireylere yapabileceği en büyük yardım ise,  insancıl yanları ortaya çıkarıp kişilik ve saygı kazandırmak, sürekli ve yapıcı bir ahlak birikiminin oluşmasını sağlamaktır. Çünkü insan toplumla birlikte ve toplumla ortaklık içinde yaşamak zorunda olan bir varlıktır. Koruyan ve saygı duyan, geldiği ve içinde yetiştiği yere bağlılık ve sevgiyle dönüp bakan kimse tarihle ilgilenir; bu geriye yönelmiş sevgiyle, kendi var oluşu için duyduğu şükran borcunu da ödemiş olur. Böyle bir kimse, eskiden beri var olanın üstüne titreyerek, kendisinin içinde doğduğu koşulları, kendisinden sonra doğacak olanlar için korumak ister ve böylece de yaşama hizmet etmiş olur. Kullandığı akılcı ve tenkitçi yöntemle bilimsel tarih araştırmalarının yaratıcısı olan Yunan bilgini Thucydides, tarihçinin doğruluğu üzerine şöyle diyor:

 

"…olaylara katılanlar, onları aynı tarzda nakletmiyor ve kendi taraflarının menfaatlerine göre veya değişen hatıralarına göre konuşuyorlardı. Benim hikayelerimde olağanüstü şeylerin yokluğu, belki onları işitilmesi daha az hoşa giden bir hale getirecektir. Tarihimin, geçmişe benzeyecek olan geleceği daha iyi yorumlamak gayesiyle geçmişin doğru bilgisini arayanlar tarafından faydalı olarak değerlendirilmesi bana yeter."

 

Ancak geçmişi incelerken koruyucu olmanın yanı sıra eleştirici de olunmalıdır. Tarih okuyana, kendi gözünün görme derecesine göre yol gösteren bir rehberdir. Bizden önceki kuşakların adaletsiz, haksız, kayırmacı yanlış davranışlarının neden ve sonuçları geçmişin koşulları içinde ancak kesinlikle bilimsel olarak yargılanıp değerlendirilmelidir. Gizlenmiş olanı ortaya çıkarırken, meydanda olanın üstüne örtü çekilmemelidir. Artık yaşamlar üzerinde bilim egemendir…

                                                                                                                         

 

  Nermin Özsel

 

sonra >
Site Kullanım Koşulları