Önce İnsan-Taif'te Ölüm
Gazeteci ve yazar Hıfzı Topuz'un "Taif'te Ölüm" adlı tarihi romanı ile Yılmaz Karakoyunlu'nun "Önce İnsan" adlı tiyatro oyunu; her iki yapıt Mithat Paşa'nın yaşam öyküsü üzerine yazılmış birer ağıt niteliğinde. Mithat Paşa, Batı'daki aydınlanma düşüncesi, Fransız Devrimi ve özgürlük savaşından etkilenen, bir avuç aydınla birlikte, beş yüz yıllık bir imparatorluğun artık köhnemiş düşüncesini değiştirmeyi ve çağdaş bir yönetim anlayışı getirmeyi amaçladı. Yakın tarihimizde aydınlanma düşüncesinin ilk kıvılcımları Tanzimat devrinde görülür; ancak bekleneni vermez. Öndersizlik, kısırlık ve düşünür yoksunluğu bu devrin hem şanssızlığı hem de en belirgin özelliğidir. Tanzimat, büsbütün karanlık bir Abdülhamit istibdadına gömülürken, seçkin ve teşkilatçı bir devlet adamı yaratabilmiştir. Fakat bu devrin son umudu olan bu büyük insan, simgelediği değerlerin bedelini, tarihimizin bir kara alınyazısı olan bir padişahın emriyle Taif zindanında boğazlanarak yaşamıyla ödemiştir.

Tanzimat'ın ve Reşit Paşa'nın anısına bağlı kalan "Yeni Osmanlılar" Mithat Paşa'nın liderliğinde önce Abdülaziz'i ardından V. Murat'ı tahttan indirerek meşrutiyet sözü veren Abdülhamit'i başa geçirdiler. Bu devir Osmanlı İmparatorluğu için son fırsattı. İmparatorluk ya Tanzimat'ın veremediklerini getirecek çok yönlü ıslahata, ekonomik kalkınmaya ve Batı uygarlığına geçecekti, ya da çöküntü derinleşecek kaçınılmaz son gerçekleşecekti. Birinci olasılığın yolu Meşrutiyet idaresine geçmekti. Kurulacak yeni kurumlarla onu yaşatmaktı. İkinci yol ise, verilen sözlere, bağlanan umutlara, ihanetin getireceği kara bir mutlakıyet ve istibdat idaresi olacaktı. Sultan Abdülhamit, meşrutiyeti ilan etme sözü ile tahta geçmişti, ama asıl amacı başka idi. Giderek artan baskıcı bir yönetimle tüm ipleri eline almaya ve kendine karşı çıkan sesleri susturmaya kararlıydı. Padişah olduğu zaman otuz üç yaşındaydı ve padişahlığı da otuz üç yıl sürdü. O kendi devresine damgasını vuran ve imparatorluğun hüzünlü yazgısını belirleyen adamdı. Bu yazgı çok sarsıcı ve çökertici oldu. O'nun karanlık ve karmaşık ruh yapısının sonuca etkisi büyük oldu. Ülkenin sorunlarının kökenine inecek, genel kültür ve eğitimden yoksundu. Sarayında gösterişli kitaplıklar kurmasına karşın en büyük merakı polis ve cinayet romanlarıydı. Yetişmesindeki yetersizlik ve bilgi noksanlığı yaşamı boyunca sürdü. Gençliğinde ziyaret ettikleri III. Napoleon'dan, Napoleon Bonaparte, Meksika İmparatoru'ndan ise Brezilya İmparatoru diye söz edecek kadar yaşadığı çağdan habersizdi.

Abdülhamit, önceleri Mithat Paşa'ya çok saygılı davrandı, ondan çekiniyordu. Mithat Paşa, çeşitli valiliklerde, Danıştay Başkanlığı'nda bulunmuş, sadrazamlık yapmış, iki kez Adliye Nazırı olmuş, iki padişahı tahtından indirmiş kişiydi. Padişahın ondan çekinmesi çok doğaldı. O'nun girişimiyle tahta çıktığı için aşağılık duygusuna kapılıyordu. Çok şeyler borçluydu ona. Bu yüzden Mithat Paşa'nın karşısında eziklik duyuyor ve ne yapacağını şaşırıyordu. Abdülhamit bir gün gömleğinden kol düğmelerini çıkarıp, Mithat Paşa'ya uzattı ve "Sadrazam hazretleri" dedi. "Benden bir hatıra olarak lütfen şu düğmeleri kabul eder misiniz?". Paşa kol düğmelerini geri çeviremedi. Abdülhamit, sadrazama bir şeyler not ettireceği zamanlarda ise Paşa'nın mürekkep hokkasını tutuyordu. "Sizin gibi bir sadrazamın hokkasını tutmak bir hükümdar için şereftir" diyordu. Mithat Paşa, saraydaki kölelerin ve cariyelerin özgürlüğe kavuşmasından yanaydı. Padişah ise kölelerinden hiçte vazgeçmek niyetinde değildi. Sarayın geleneklerinde görkem vardı, bolluk vardı, gösteriş ve cariyeler vardı, bunlardan padişah nasıl vazgeçebilirdi? O zaman neye yarardı hünkârlık? Ahmet Mithat ise Anayasa'yı ilan ettirip uygulamaya çalışıyordu ve O, "önce insan" diyordu. Saltanatın keyfiliği ile adaletin eşitliği karşı karşıya geliyor ve bir ölüm kalım savaşı başlıyordu. Biri emretme gücünün üstünlüğü ile emin, diğeri adalet ve ahlakının yüceliği ile cesurdu. Biri mülkün adaletini avucunda tutmakta, diğeri tanrısal adaletin yazgısına sığınmaktaydı. Mülkün adaletini kullanmakla, tanrısal adalete sığınmak arasında ince bir köprü vardı. Yürünecek yol bu idi. Bu yol özgür insanın erdemi idi. Danıştay'ın kurucusu Mithat Paşa, Yargıtay'ın kurucusu Ahmet Cevdet Paşa ile karşı karşıya geldi. Bir yanda evrensel değerlerin kavrandığı Anayasa'nın vazgeçilmezliği, öte yanda her koşulda Mecelle'yi savunan hukuk savaşı başladı. Anlaşmazlığın farkına varan Abdülhamit, bu iki gücün çatışmasından istediği dengeyi bulacağını görmüştü. Anayasa'nın rafa kaldırılmasının fırsatını aradı. Cevdet Paşa'ya önerisi ilginçti:


" Paşa bir testi düşün. Bakınca her şeyi kusursuz görünsün.
Ancak sırının altına iğne başı kadar delik yerleştir.
Okyanusu koysan içine o delikten akar gider..."

Meşrutiyetin ilanından kırk üç gün sonra saraya çağrılan Mithat Paşa, 5 Şubat 1877'de tutuklandı. Osmanlı tarihinin en büyük devlet adamı, meşrutiyet idealinin önderi, savaşçısı ve umudu, Meşrutiyet Meclisi'nin açılışını bile göremeden İzzettin Vapuru ile yola çıkarıldı. Bir vatansever Anayasa'nın 113. Maddesi ile vatansız oluyordu. İmparatorluk, tarihinin son fırsatını kaçırıyordu. Mithat Paşa, tarih içerisinde ileri görüşlülük ve imparatorlukta örgütlenme gücünü üstün örneklerle göstermişti.

Aslında böyle bir insan ve onun hepsi de köklü fikir ve çabaları, cahil bir saray adamı olan Abdülhamit için bir şanstı. Ama Abdülhamit bu şanstan yararlanamadı. İmparatorlukta uzun süren karanlık bir devir, ruhlarda korku ve mistik bir uyuşukluk devri olan İstibdat Devri başladı. Mithat Paşa ise sürgünde Londra, Paris, ve Viyana gibi devlet merkezlerinde saygı görüyordu. Abdülhamit bundan rahatsız oldu. Mithat Paşa'yı gözaltında tutmalıydı. Mithat Paşa'nın ülkeye dönmesine ve Girit'te oturmasına izin verdi. Aynı 1878 yılı içinde art arda Suriye ve Aydın (İzmir) valiliği görevine getirildi. İzzettin Vapuru, Mithat Paşa'yı oradan oraya taşırken Abdülhamit, Paşa'nın sonunu hazırlıyordu. Mithat Paşa, tutuklanacağını anlayınca İzmir'de Fransız Büyükelçiliği'ne sığındı. Abdülhamit ona da çözüm buldu. Tunus'u verip Mithat Paşa'yı aldı Fransızlardan. Abdülaziz'in ölümünden sorumlu tuttuğu Mithat Paşa'yı yargılamak için kurduğu Yıldız Mahkemesi komediye dönüştü kısa sürede. Bu duruşmada sanık değil sanki savcıydı Mithat Paşa. Savcı ve yargıçlar onun karşısında ezildiler. O:


" Devlet denince akla önce insan onuru gelir...
Bu onuru yükselten devlet, aslında kendi varlığını yüceltir...
Bu varlık öyle bir erdemdir ki, insanı devletin kurallarına uymaya mecbur eder.
Özgürlük, eşitliğin doğurduğu bir haktır...
Bırakınız hünkârı; Tanrı önünde eşit olmak için bile özgürlük şarttır...
Halkı cahil bıraktınız, hakkını bilmiyor ki dileği olsun.
Hünkâr kanının davasını gütmediniz... O işin foyasıydı.
Anayasa'yı getirdim diye sürdünüz beni. Önce insan dediğim için buradayım..."

diye kendini savundu. " Böyle bir yargı kurulunun vereceği kararla bir köpek bile asılamaz" diyordu. Avrupa, ama Yıldız Mahkemesi'nden dokuz idam kararı çıktı. Abdülhamit bazı oyunlarla idam kararlarını müebbet hapse çevirdi ve sanıkları 1881'de Hicaz'da Taif Kalesi'ne sürgüne gönderdi. 24 Nisan 1884'te ise Abdülhamit'in emriyle Mithat Paşa ve diğer sanıklar İstanbul'dan gönderilen katiller eliyle boğularak öldürüldüler. Kanlı sultan muradına ermişti. Mezarı açılarak Hicaz'dan getirilen Mithat Paşa'nın kesik başı önüne konulduğunda büyük kıvanç duyarak" Mithat Paşa'dan kurtulduğumu şimdi anlıyorum" dedi. Abdülhamit, Hicaz'dan getirilen Mithat Paşa'nın değerli eşyalarını yani kanlı suç delillerini yirmi dört yıl Saray'daki dolabında sakladı.

Bugün Hürriyet Tepesi'ndeki şehitlikte hürriyet kahramanı Mithat Paşa başsız yatıyor. Başını kanlı sultan yok etmiştir. Ama O'nun kafasındaki özgürlük, eşitlik, adalet ve demokrasi düşüncelerini yok edememiştir. Bu düşünceler, Atatürk ile başlayan Ulusal Özgürlük Savaşı'nda Türk Ulusu'nun ve yeni kurulan Türk Devleti'nin değişmez ilkeleri olmuştur. Taif’te Ölüm ve Önce İnsan, çöken bir imparatorluğun çağdaşlaşma sancılarını, Mithat Paşa'nın siyasal ve bireysel yaşamının, dostluklarının ve aşklarının yanı sıra tarihimizdeki demokrasi savaşına tanıklık ediyor.


Nermin Özsel