Masamın Çekmecesi
Sıcak, yapış yapış bir Temmuz günüydü. Yılını anımsamıyorum; çok eskilerde kaldı. Sonsuz gökyüzünde asılı tek bir bulut yoktu. Etraf kıpırtısız ve sessizdi. Tüm canlılar, gündüz uykusuna yatmış gibiydi. Güneş, göz kamaştıran ışınlarını, tam tepeden dikine gönderiyordu. Kapağı açılan fırından yayılırcasına boğucu sıcak, dalga dalga kentin üzerine inmişti. Sıcak sessizliği, bir aracın önce motor, ardından korna sesi bozdu. Yerimden fırlayıp pencereye koştum. Sonunda beklediğim an geldi. Taşıyıcı iki genç, sırtladıkları masayı küçük çalışma odasında  pencerenin yanındaki köşeye, duvar kenarına yerleştirdiler.  Masa biraz eskiydi; ama adı üzerinde elden düşme, onu eskiciden aldım. Yer yer cilası açılmış, oymaların içine toz dolmuş, pirinç çekmece kulpları kapkara olmuştu. Odanın köşesinde pek asık suratlı durdu. Yaz boyu tarlada çalışmaktan, güneş yanığı yüzü kırış kırış olmuş, onurlu Anadolu kadınına benziyordu. İster tutku deyin, ister sahip olma isteğinin verdiği aç gözlülük, çocukluğumdan beri  düşlerimin bir köşesinde çalışma masası hep vardı. Virginia Woolf’un kendisine bir oda istemesi gibi; vaktiyle benim de bir çalışma masam olsaydı, belki çalışkan bir öğrenci olurdum; güzel kompozisyonlar yazar, belki de ünlü bir yazar olurdum. Şimdi masam odanın köşesindeki yerini alınca içimi öyle bir sevinç kapladı ki anlatamam! Babasının elinden tutup, kuyruğu al, yeşil saçaklı, boyundan büyük uçurmasıyla tepelere koşan çocuklar gibi içim içime sığmıyor. Masanın önünden, yanından, uzaktan, yakından duruşuna ayrı ayrı baktım. Tekrar tekrar çekmecelerini açtım, kapadım. Doğru banyoya koştum, plastik leğene hazırladığım sabunlu suyu heyecandan ellerim titreyerek iyice köpürttüm. Öyle ki, sabunlu bezi sıkarken ellerim titriyor; köpüklü suları etrafa sıçratıyorum. Masanın üzerini, her iki yandaki küçük çekmecelerini, bacaklarını, oymalarının içini iyice ovdum, temizledim. Bir kez daha, duru suyla siliyordum ki:
“Yeter artık canımı acıtıyorsun” diye bir ses duyar gibi oldum.
Masamı temizlemeye çalışırken, sıcaktan ter içindeyim; burnumun ucundan sular damlıyor. Önce sesin nereden geldiğini pek algılayamadım ve kendime:
“O ses nereden geldi?” diye sordum.
“Nereden gelecek benden” diye yanıtladı masa.
Bu kez kendi kendime “ Sonunda olan oldu, ben aklımı yazı masası ile bozdum” diye düşündüm. Yazı masası konuşmasını sürdürdü ve:
“Bu ne titizlik? Bu ne temizlik? Her tarafımı saatlerdir ovuyorsun”
“Ama eskiciden geldin. Görünüşün çok kirli. Kim bilir kimler kullandı seni?” diye yanıt verdim.
“Önce eskiciden değil antikacıdan geldim. Eskicilerin antikacı olduğundan haberin yok mu senin? Görünüşüme gelince, beni böyle beğendin. Eski sahiplerim, görünen yerlerimin kuru bezle siler, hafifçe tozumu alırlardı. O da haftada bir kez. Sen öylemi ya!” dedi. Sevincim birden öfkeye dönüştü.
“Seni dezenfekte etmeden kullanamam” dedim. Bir koşu mutfağa gidip bir avuç tuzla yarım limon kabuğu getirdim ve çekmecelerin pirinç kulplarını parlatmaya başladım. Ben ovdukça üzerinin oksidi temizlenen, oymalı pirinç kulplar altın sarısı ışıldamaya başladı. Masamın bakışları değişti, yüzüne aydınlık bir gülümseme yayıldı.
-“Sen beni yeniyken görecektin! Ceviz cila, üzerimde cam gibi ışıldardı. İlk sahibim Nuri Paşa, beni ısmarlama yaptırdı. Anlayacağın ben tekim, benzerim yok. Sahibim Nuri Paşa, nur içinde yatsın çok okumuş bilgili adamdı. O zamanlar üzerimde savaş planları ve tarih kitapları yığılı olurdu.  Paşa, geç saatlere kadar hep okurdu.  Ama onun da bir kusuru vardı. Sürekli pipo içerdi. O pis kokulu piposunu da hep benim üzerimde bırakırdı, benimde bütün gece kokudan burnumun direği kırılırdı” diye anlattı.
“Masa olduğunu unutma, üzerine bir şeyler konulsun diye yaratıldın sen” dedim. Birden sinirlendi. Sesi titremeye başladı.
“Hayır efendim. Biraz önce söyledim ama anlamadın sanırım. Ben sıradan bir masa değilim, antikayım, soylu sayılırım. Ben tarihe tanıklık etmiş bir masayım” deyince gülmeye başladım.
“Soyluluk kalkalı yıllar oluyor. Senin de ondan haberin yok”dedim.
“Gülme de dinle” dedi. Hüzün ve özlemle anlatmaya başladı.
“Kış sona ermiş havalar ısınmaya başlamıştı. Bahçeyi dolduran kuş cıvıltıları baharın geldiğinin habercisiydi. Her zamanki gibi sıradan bir gündü. Akşam olup serinlik çökünce, her zaman ki gibi, evin işlerine bakan hizmetli kadın, terliklerini sürüyerek biraz isteksiz gelip şömineyi tutuşturdu. Alevlenen odunlar, odayı kızıl bir ışıkla aydınlatıp ılıttılar. Benim de üzerime sıcak bir rahatlık çöktü. Uyumak üzereydim. Ama sahibim Nuri Paşa, benim aksime o akşam biraz endişeliydi. Üzerimdeki dosyaları defalarca düzenledi ve sürekli odada bir aşağı bir yukarı dolaştı. Aslında bu akşam karargahtan her zamankinden biraz erken gelmişti. Üzerimdeki lambayı yaktı ve gözlüğünü takıp elindeki kağıtları bir kez daha gözden geçirdi. Sonra gözlüğünü çıkardı ve piposunu doldurmaya başladı. Bu akşam biraz tedirgindi dedim ya tütünleri üzerime döktü. Neyse, onları üfleyip yere uçurdu. Piposunu tam yakmış, bir iki nefes çekmişti ki kapı çalındı. Ben anlatıyı keyifle ve heyecanla, masal gibi dinliyordum.Dayanamadım ve:
“ Kim geldi?” diye sordum.
“ Bakıyorum yaşadıklarımdan etkilendin. Acele etme anlatıyorum. Odaya orta yaşı geçmiş dört konuk girdi. Hepsi boylu poslu adamlardı. Kibar giyimli ve birbirlerine karşı çok saygılıydılar. Sahibim Nuri Paşa, onlara yer gösterdi ve
“En emin yer çalışma odam, rahatça konuşabiliriz” dedi.
“Ben ne yalan söyleyeyim, yaşadığım odanın güvenli sayılmasından gururlandım. Diğer yandan da gizli bir şeyler konuşacakları için çok meraklandım ve kulaklarımı açıp pür dikkat dinlemeye başladım.”dedi masam. Ben se yazı masamın anlattıklarını can kulağıyla dinlerken bir taraftaki çekmece  kulplarını temizleyip pırıl pırıl etmiştim, diğer tarafa geçerken “ Ben de meraklandım” dedim.Masam anlatmayı sürdürdü:
“O gece sabaha dek, konuşup tartıştılar.” Aralarında:
“Memleket elden gidiyor.”
“Bir şeyler yapmalıyız”
“İşçi, memur, öğretmen sokaklara döküldü”
“Üniversite öğrencileri de”
“Hukuk devleti çöküyor”
“Kızılay meydanında polisle öğrenci karşı karşıya”
“Polise ateş emri”
“Neredeyse iç savaş”
“Korumak, kollamak bizim görevimiz. Harekete geçmeliyiz”diye konuştular. Parlak cilamın üzerine serdikleri haritanın başında saatlerce plan yaptılar. Tüm askeri güçleri, komutanları tek tek değerlendirdiler ve sıkça emir komuta zincirinden söz ettiler. Dediklerine göre, emir komuta zinciri içinde çözümlenmesi gereken bir iki pürüz kalmıştı. Sabaha karşı dağılırken bir parola saptadılar. Parola “Masanın çekmecesi” idi. Hazırlıklar tamamlanınca “Aradığını buldun mu?” sorusunun yanıtı ise “Masanın çekmecesinde” idi. Şimdi inandın mı ne kadar tarihi bir masa olduğuma? Askeri bir ihtilal benim üzerimde hazırlandı. Çekmecemin parola olarak kullanılmasına ne dersin?”
“Gerçekten çok heyecan verici” dedim. Bu arada pirinç kulpları tuzla, limonla ovma işini bitirmiştim. Cila kutusunu ve fırçayı hazırladım. Fırçayı kutuya daldırıp,--“Sonra ne oldu? Plan eyleme dönüştü mü?”diye sorarken yazı masamı cilalamaya başladım. O anlatmayı sürdürdü:
“Sonra, Mayıs ayının son günleriydi, bir sabah radyoda marşlar çalmaya başladı. Bizim evin etrafına tanklar, askeri araçlar geldi. Nuri Paşa Ankara’ya gitti ve oraya yerleşti. Masam anlattıklarının arasında; o kadar çok cilayı bir kerede üzerime dökme, sonra dağıtamayacaksın. Fırçayı kutunun kenarına sıyırıp cilanın bir kısmını akıt” diyerek beni uyarmayı da ihmal etmedi.
“Çok biliyorsun “ dedim
“Ben neler gördüm, neler geçirdim çok bilirim. Nuri Paşa Ankara’ya yerleşince evi eşyasıyla birlikte kiraya verdiler.”
“Bu kez sahibin kim oldu?”
“Evi genç bir çift kiraladı. Ben önce evli olduklarını sandım. Ama değillermiş. Adam sadece hafta sonları evde kalıyordu. Alev hanım hafta içi hep yalnızdı” deyince,
“Sen de kimsenin işine yaramadan süs gibi köşede durdun herhalde” dedim.

Masamın her yanına bir kat cila çekmiştim, çabuk kurusun diye pencereyi açtım. Mutfağa geçip kendime kahve hazırladım. Kahvemi, sigaramı alıp masanın karşısındaki koltuğa kuruldum. Yazı masamı uzaktan seyretmeye başladım; gözüme pek güzel göründü. Masamın karamsar yüzü gitmiş, ahşap oymaları, bu kez mutlu ihtiyarlar gibi bana gülümsüyordu. İçimden: “Bir kat daha cila çekersem yeni gibi olacak” diye geçirdim. Ne düşündüğümü anlamış gibi bana:
“Kurumadan ikinci katı çekme, cilamı bozarsın “ dedi.
“Biliyorum kurumanı bekliyorum” dedim ve devam ettim.
“İkinci sahibinin işine yaradığını pek sanmıyorum demiştim, sesin çıkmadı”
“Hayır, işe yaradım. Üzerime mis kokulu malzemeler koyup makyaj yaptı. Ayrıca, Alev hanım her akşam günlük tutuyordu” dedi.
“Neler yazıyordu?” diye sordum.
“Aslında onlara günlük değil de gönderilmemiş aşk mektupları diyebiliriz. Zengin bir iş adamı olan sevgilisine duyduğu özlemi kağıda döküyordu.”
“Niçin kendisine söylemiyor?” diye sorunca,
“Onu her zaman göremiyordu ki, Adam hafta içinde karısı ve çocuğu ile kendi evinde kalıyordu. Hafta sonları da konuşmaktan çok sevişmeyi yeğliyordu” diye yanıtladı.
“Sen nereden biliyorsun?” diye sordum.
“Sorduğun soruya bak? Geldiğim evde, şu karşı duvarda şömine, önünde de bir yörük kilimi vardı. Ben onun önünde neler seyrettim neler bir bilsen” diye anlatıyordu ki; 
“Tamam tamam kısa kes, insanların özel yaşamına bu kadar da girilmez ki” diyerek sözünü kestim. Kahvem ve sigaram bitince, yazı masamın üzerine elimi hafifçe değdirdim. Cila kurumuştu. Bir kat daha cila sürmeye başladım. Masam da anlatmaya kaldığı yerden devam etti.
“Alev hanım o günlüklerde -günleri yalnız ve tekdüze geçiyordu- aşkını, özlemini ve daha çok yalnızlık ve çaresizliğini kağıda döküyordu diyebiliriz.”
“O duruma katlanmak zorunda değildi. Adamın evli olduğunu bile bile" ve daha sözümü bitirmeden masam devam etti.
“Adam evleneceklerini söylüyordu. Ben buna tanığım. Her hafta sonu, karısını boşayıp onunla evleneceğine yeminler edip onu kandırıyordu. Ama o gün bir türlü gelmiyordu.”
“Sonra ne oldu, evlendiler mi?” dedim.
“Ne gezer! Bir gün adam, karısını ve çocuğunu alıp Amerika’ya yerleşeceğini, ayrılmaları gerektiğini söyledi ve gitti. İlişkileri böyle bitti ve ayrıldılar.”
“Kadın bunu nasıl karşıladı?
“ Nasıl karşılayacak, üzerime kapanıp beni hem yumrukladı, hem de kötü sözler söyleyerek çılgınlar gibi ağladı. Birkaç gün sonra da evi terk etti.”

İkinci kat cila da sona erdiğinde hava kararmaya başlamıştı. Aydınlık gökyüzü, griden laciverde dönerken ılık esinti, ağaçların yapraklarını hareketlendirdi. Açık pencerenin kuğu desenli tülü uçuşmaya başladı. Odada ki yoğun cila kokusu dağılıp hafifledi. Elimi üzerine okşar gibi hafifçe değdirip kontrol ettim, cila kurumuştu. Çalışma masamı özenle yerleştirmeye başladım. Önce masa lambasını yaktım. Masanın dayandığı duvara, Rıfat Ilgaz ve Asım Bezirci’nin Birlikte çekilmiş fotoğraflarını astım. Yaldız çerçeveli, siyah beyaz fotoğrafın köşesinde Nazım Hikmet’ten bir dize yer alıyordu:

Ben yanmasam,
               Sen yanmasan,
                             Biz yanmasak
                                          Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa

Fotoğraf kitaplığın üzerinde, masanın yarısını yelpaze gibi aydınlatan masa lambasının loş ışığında, hüzünlü ama onurlu bir tablo oluşturuyordu.
“Devrimci yazarları seviyorsun” diyen çalışma masam sessizliği bozdu.
“Evet seviyorum. Bir sakıncası mı var?” dedim.
“Benim için ne sakıncası olabilir ki? Üzerimde her türlü kitabı okuyabilirsin. Ben ne tehlikelerle karşılaştım,  yaşadıklarımı bir bilsen. Bir yaşam öyküsü daha anlatsam dinler misin?”
“Severek dinlerim. Bu gün zaten hep sen konuştun, ben dinledim.”
“Alev hanım, evi terk ettikten sonra bu kez, ev yine eşyası ile birlikte sözde üniversite öğrencilerine verildi.” Sapı sedef kakmalı kitap açacağımı ve kalemlerimi Avanos çömleğinden kalemlik içine yerleştirirken:
“Niçin sözde diyorsun, üniversite öğrencisi değiller miydi?” diye sordum. 
“Öğrenciydiler ama  evi, örgüt evi olarak kullandılar. Evde sürekli, kod adı Davut Kop olan bir genç kalıyordu. Davut pek yakışıklı sayılmazdı. Kara yağız, ince, upuzun bir delikanlıydı. Hukuk fakültesi üçüncü sınıfta okuyordu. Ses tonu etkileyiciydi ve kendinden emin çok güzel konuşurdu. Sınavdan sınava ders çalışır, başarılı da olurdu. Bazı geceler evde kalabalık olurlardı; on, on iki kişi kadar. Davut sürekli konuşur, hep devrimden söz ederdi. Ezilen sınıflar, sosyal adaletsizlik, aç ve eğitimsiz insanlar, onların en büyük derdiydi. Var olan bu düzeni, zengin sınıfın üstünlüğünü yıkmaya kararlı görünüyorlardı. Ben de, böyle gece sohbetleri ve tartışmalar yaparak düzeni değiştireceklerini sanıyordum ama yanılmışım.” dedi.
“Düşünüp, düşündüklerini söylemenin ötesinde ne yaptılar? Düşüncelerini eyleme geçirebildiler mi?” diye sordum.
“Bir gece, bir sürü silahla geldiler. Tabancaları, otomatik silahları ve avuç avuç mermiyi üzerime boşalttılar. Silahlar çok ağır, parlak ve soğuktular. Üzerimde saatli bomba bile yaptılar. Tik-tak, tik-tak... Sesler üzerimde ve bomba, patladı, patlayacak. Nasıl korktum anlatamam sana. O gece, üç gruba ayrılıp, farklı yerlerde eyleme geçmeyi kararlaştırdılar. Banka soyacaklar, otobüs terminaline bomba koyacaklar ve Davut da bir arkadaşıyla ünlü bir iş adamını öldüreceklerdi. Davut, o akşam hiç uyumadı. Durmadan sigara içti. Üzerimdeki cam küllük, doldu taştı. Emirler, şifre ile yazılı geliyor, onlarda uyguluyorlardı. Onun görevi çok zordu. Şimdiye dek örgüt için pankart asmış, üniversite bahçesine molotof kokteyli atmıştı. Ama bu iş başkaydı. İnsan öldürmek, yakınında duran, sana bakan birini gözlerinin içine bakarak öldürmek, o insanın yaşam hakkını elinden almak, üstelik silahsız birini zengin diye öldürmek ona çok zor geliyordu. O, insanları seviyordu. Haksızlığa karşı durmanın yolu, bir başka haksızlık yaratmak olmamalıydı. Bunun başka bir çözümü olmalıydı. Gönülden inandığı devrim, bu olmasa gerekti. Ama örgüt kararlarına karşı çıkılmıyordu.”
“Bir çözüm yolu bulabildi mi?” diye sordum.
“Bulabildiğini sanmıyorum. Üzerimde sessizce ağlayarak sabaha karşı, uyuya kaldı.”
“Planlarını başarıyla uygulayabildiler mi?” dedim.
“Evet uyguladılar  ama başarılı oldukları tartışılır. Ertesi gün, gruplardan biri eve dönebildi. Panik içindeydiler. Konuşmalarından Davut ve diğerlerinin silahlı çatışmada öldüklerini öğrendim. O geceyi korku içinde geçirdik.”
“Sen niçin korkuyorsun?” diye sordum.
“Nasıl korkmam? Polis eve baskın yapsaydı, ben de kalbura döner, delik deşik olurdum. Gençler, sabahın ilk ışıklarıyla evden ayrıldılar. Bir daha geri dönen olmadı. Sonrada ev ve eşyalar satışa çıkarıldı.”

Çalışma masamın üzerini yerleştirdim. En sevdiklerimden birkaç cilt kitap, yıllardır kullanmayıp sakladığım antika yazı takımı, küçük bronz Atatürk büstü, toplu iğne ve ataç çömleği, masamın üzerindeki yerlerini aldılar. İşimi bitirince, oymalı ayaklarını, köşeleri çiçek kabartmalı çekmecelerini, ortasındaki parlak pirinç kulplarını, odanın loş karanlığında parıldayan cilalı yüzeyini, sevgiyle okşadım.
“Biliyor musun sen biraz garipsin. Bana kimse bu denli sevgi ve özen göstermemişti.” dedi.
“Sen benim çocukluğumdan beri en büyük özlemimdin. Çocukluğumu bir bilsen. Nasıl sıkıntılar içinde geçti. Oturduğumuz iki katlı ahşap evde, kışın tek odada soba yanardı. Hepimiz bir odaya doluşurduk. Sedirin bir köşesi benim çalışma yerimdi. Dikkatim dağılmasın diye, sırtımı odadakilere döner, konuşmalarına kulaklarımı tıkar, iki kat olup o köşede ders çalışırdım. Herkes yatınca da ışık onları rahatsız etmesin diye, ampulün üzerine gazete kağıdından külah takar, kendi köşemi aydınlatırdım. Ben yanlızca bir çalışma masası istedim. Çok şey mi istemişim. Wirginia Woolf da ayrı oda özlemi çekmemiş miydi? Küçük kadınlardaki Jo’nun da kendisi ile baş başa kalabileceği bir tavan arası yok muydu?”
“Olmadı, karıştırıyorsun. Verdiğin örneklerin biri, ünlü bir yazar, diğeri ise bir roman kahramanı” diye sözümü kesti.
“Olabilir, bu gün sevinçten ve yorgunluktan pek aklım başımda değil” diyerek yanıt verdim.
“Sen garipsin dedim ya biraz önce, bunda ısrar ediyorum. Kadın dediğin süslenmek için tuvalet masası düşler, çalışma masası değil. Sen tutturmuşsun bir çalışma masası diye!”
“Genç yaşta bir çalışma masam ve uygun ortam olsaydı, belki de ünlü bir yazar olabilirdim şimdi, kim bilir?” dedim.
“Bu kez saçmaladın işte. Yazar olmak için çalışma masası gerekmediğini bilmelisin. Kağıt, kalem yeterli. Hatta kağıt bile gerekmiyor. İnsanlar duvarlara yazıp derdini anlatıyor. Arkası açık kamyonetle geldim biliyorsun. Yolda duvar yazılarını okudum hep.
“Biliyorum, benim ki belki de başarısızlığa kılıf aramak” diyerek titrek bir sesle yanıt verdim.
“Ben alt tarafı bir masayım. Bana bel bağlayıp benden mucize beklemen doğru mu?” dedi.
“Haklısın, haklısın yerden göğe kadar haklısın; söylediklerinin tümü doğru. Ama yine de sana sahip olduğum için çok mutluyum ve seni çok seviyorum. Üzerinde yazı yazamasam da kitap, gazete, dergi okurum. Sana ilginç gelebilir belki öğrencilerimin yazılılarını da senin üzerinde okurum. Ama benim yaşamım o denli sıradan ki, ben bir öğretmenim ve sana eski sahiplerin gibi heyecan dolu, ilginç maceralar yaşatamam” dedim. Sesim biraz hüzünlü ve titrek çıkmıştı.
“Üzülme, belki bir şeyler yapabilirim. Bana şimdiye dek kimse sevdiğini söylememişti. Benimle konuştun ve bana sevdiğini söyledin. Bunu nasıl unuturum. Sağdan en alt çekmecemi açar mısın?”
“Hayır açamam. Çekmecelerinin içini yarın düzenleyeceğim. Çok yoruldum. Üstelik sözlerinle umutlarımı da kırdın.
“Seni fazla yormaz, yalnızca çekmecemi aç” diye yineledi. Oturduğum koltuktan kalkıp söylediği çekmeceyi açtım. İçi boştu.
“Çekmecemin dibindeki ahşap kısmı alt tarafından geriye iter misin?” dedi.
Söylediklerini yaptım. Kapak açıldı ve çekmecenin gizli bölmesi ortaya çıktı. İçinde siyah deri kaplı bir ajanda vardı. Ellerim titreyerek kapağını açtım. Çok heyecanlıydım. Ajandanın içinde, Gizli Eylem örgütünün hücre evleri, silah dökümleri, kod adları, örgüt üye listeleri ve eylem planları vardı. Elimde ajanda şaşkın donup kaldım.
“Aman allahım ne müthiş bir şey! ” dediğimi anımsıyorum.
“Yazar olmak istiyordun, işte sana malzeme” dedi çalışma masam. Ardından “ Ne tür öyküler yazmak istiyorsun? Anılardan seçilmiş bir demet mi? Kent hikayeleri mi? “Biyografiler mi?”. “Feministlere Öyküler” adıyla kadına uygulanan şiddeti dillendiren kadın öyküleri mi? Anadolu kırsalından derlenmiş yaşanmış öyküler mi? Hangisinden başlamak istersin? Dedi. Çalışma masamın mucizeler yaratacağını biliyordum ama hazırlıklı değildim, Hepsi olabilir diye yanıtladım. “Hepsi mi? Konuları ayırmalısın” diye öğütledi. “Şimdilik her konudan örneklerin yer aldığı karma öyküler olabilir dedim. Yorgunluğumu unuttum. Kağıtlarımı ve kalemi hazırlayıp masamın başına geçtim. Çalışma masam, “Senin için, çekmecelerimin her bir gözünde  altın defterler, içinde, birbirinden ilginç öyküler var. Sakın umutsuzluğa kapılma” dedi. Biraz heyecanlı biraz ürkek ve kesinlikle ellerim titreyerek ilk öykümü yazmaya başladım…

sonra ›
‹ önce