Üç Yolcu
Öğrenci yurdunun ana kapısının açıldığı, geniş yolun kaldırımları, ayak izlerinin bozduğu, ince, beyaz kar tabakası, çamurla karışarak yer yer koyu gri öbekler oluşturmuştu. Taş gibi buz tutmuş yer, gökyüzünün kirli karanlığınakarışıyordu. Telefon telleri, üzerine tünemiş bir dizi Alacakargayla birlikte rüzgarda sallanıyordu. Evlerin pencerelerinden tek tük solgun ışıklar parlamaya başlamıştı. Burnumu ve kulaklarımı hissizleştiren korkunç ayaz içime işliyor, gözlerim yaşarıyordu. Kitap dolu sırt çantam omzumda, ellerim ceplerimde yürüyordum. Paltomun yakasını kaldırıp, boynumu içine çektim. Ellerimi ovuşturup ısıtmaya çalışarak kent merkezine otobüs terminaline doğru adımlarımı hızlandırdım. Kar inceden inceye bulgurcuk atıştırmaya başlamıştı.

Kontur Turizm peronunda hazırlıklar tamamlanmış, muavin büyük yeşil valizi, güçlükle sığdırdı bagaja ve kapaklarını kapattı. Şoför usta manevralarla otogardan çıkıp sol kavşaktan İstanbul yoluna girince hızını arttırdı. Otobüsün içi yavaş yavaş ısınmaya başladı. En arka sırada cam kenarındaki koltuğuma iyice gömüldüm.  Kulaklarım, burnum ve ellerimin buzu çözülür gibi oldu. Otobüs hızla yol aldıkça hava aydınlandı. Uçları ışıklanan gri bulutlar, hafif pamuk kümeleri gibi göğün yükseklerinde asılı kaldılar.

Tıka basa kitap dolu çantamın içinden, Ticaret Hukuku’nu ve ajandamı çakardım. Ayaklarımın dibinde fazlalık yapmasın diye çantamı yukarıya yerleştirdim. Ağırlığıyla insanın gözümü korkutan, kitabın “Şirketle Hukuku” bölümünü çalışmaya başladım. Arada kısa notlar alıyor, aldığım notları camdan hızla akan görüntüleri izleyerek tekrarlıyordum. Birden burnuma çiğ sucuk kokusu geldi. Karnımın acıktığını hissettim.

Son anda benimle birlikte bilet alan iki yolcu, otobüsün en arkasındaki beş kişilik bölümde yanıma oturmuşlardı. Sağ yanımda oturan, otuz yaşlarında gösteren, orta boylu tıknaz yapılı, sarışın adamın saçları kısa kesikti. Boyalı iri mokasen pabuçlarının üzerine dökülen gri pantolonu özenle ütülenmişti. Ekoseli yün gömleğinin yakasından, kaslı vücudunun sarı kıvırcık tüylü göğsü görünüyordu. Hafif kemerli iri burnu, yüzüne ciddi bir ifade veriyordu. Sarışın adam büyük bir özlemle evleri, ağaçları, yol kenarında otlayan hayvanları izleyen iri yeşil gözlerinde bazen bir hüzün bazen bir ışıltı gelip geçiyor kalın parmaklarıyla arada sağ elindeki alyansını döndürüyordu.

Yanımda oturan genç adam ceketini çıkarıp özenle katlayarak perdenin arkasındaki paketinin yanına koydu. Kalın sarı kağıtlara sarılmış olan paketin yırtılan köşesinden, kibrit çöplerinden yapılmış, balık sırtı desenli çerçeveli büyük bir ayna olduğu anlaşılıyordu. Genç adam aynayı, yedek şoförün uyuduğu perde ile ayrılan bölüme koyabilmek için, oraya eşya koymanın tehlikeli olduğunu söyleyen muavini ikna etmek için uzun süre dil dökmüştü. Otobüsün her sarsılışında kendisi için çok değerli olduğu anlaşılan paketini dönüp kontrol ediyordu.

Nereye geldiğimizi anlamak için bir ara başımı Ticaret Hukuku’ndan kaldırıp yol kenarındaki kilometre levhalarını inceledim, ayaklarımı sıkan bilekli botlarımın bağcıklarını biraz gevşettim. Ders çalışmaktan mı yoksa içerisi iyisi ısınmıştı ondan mı, birden sıkıldım; yün kazağımı çıkarıp gelişi güzel yukarıya paltomun yanına sokuşturdum. Yurtta rahat çalışamadığım için final sınavlarına hazırlanmak üzere hafta sonu İstanbul’a eve dönüyordum. Tek derdim sınavlarım ve bir de para konusunda yeterince tutumlu olmamamdı. Bu hafta sonu yine sıfırı tüketmiştim. Gözlerimi kapadım,“Şu sınavlarımın bittiğini bir görsem” diye dua ettim. Burnuma yine çiğ sucuk kokusu geldi. “Karnım acıktı kokular duymaya başladım” diye düşündüm.

“Bu hafta paramı yettiremedim. Acaba cebimde ne kadar para kaldı. Parasızlık ve sınavlar insanı canından bezdiriyor. Metin Dinlenme Tesisleri’nde hamburger yiyebilecek miyim? Şimdi çıkarıp cebimdeki paraları saysam, yanımdakiler ne kadar züğürt olduğumu anlarlar. Gri elbiseli genç adamın, arkaya koyduğu aynadan başka bir şeyle ilgilendiği yok; melankolik bir şekilde yolculuğunu sürdürüyor. Onun yanında kapıya yakın oturan ise saf görünüşlü, köylü delikanlısı. Biraz daha ders çalışmalıyım.”

Ama okuduklarımı bir türlü anlayamıyor, zihnimdeki düşünce geçişlerini uzaklaştıramıyor ve sonlandıramıyordum. Göz ucuyla köylü delikanlısını incelemeye başladım. Kısa boylu, bir ayağı aksayan zayıf delikanlı, ayaklarının dibine koyduğu, gazete kağıdına sarılı, dört tarafından sicimle bağlı büyük paketin yanında iyice çelimsiz görünüyordu. Paketin yanına sıkıştırdığı ayakları hazır olda duruyor, dizlerinin üzerine koyduğu elleri ile namaza duracakmış izlenimi veriyordu. Soluk yeşil pantolonu biçimsiz oturuşunda daha da buruşuk görünüyordu. Kaba kumaştan lacivert montunu çıkartıp ters çevirerek önündeki büyük paketin üzerine koydu. El örgüsü kazağını her renkten ince nakışlı desenler süslüyordu. Kazağın üçgen yakasından görünen beyaz poplin gömleğin tüm düğmeleri ilikliydi. Burnunun üzerinden kayan, siyah çerçeveli,  büyüteç gibi kalın camlı gözlüğünü düzenli aralıklarla sağ elinin işaret parmağıyla yukarı doğru itip yerine oturtuyordu. Bir ara, önündeki paketin üzerine koyduğu montunun cebinde bir şeyler aradı; sonra tekrar yerine koydu.

Otobüsün içi iyice ısınınca yolcular üzerlerindeki kalın giysilerini çıkardılar. Yarı anlaşılır hafif sohbet sesleri, şoförün arada bir cızırdayan radyo dalgalarına karışıyordu. Otobüs hızla Toprak Seramik Tesislerini geçti; Bozüyük-Bursa yol ayrımına geldi. O sırada muavin yolculara birer paket kek, bisküvi ile meyve suyu dağıtmaya başladı. Otobüsün en arkasında oturan üç kişi; ben, gri elbiseli genç adam ve gözlüklü köylü delikanlısı aynı anda muavinden kek ve vişne suyu istedik. Muavin bu istek karşısında gülerek paketlerimizi uzattı. Bizler de birbirimize gülümsedik. Gri elbiseli genç adam elini uzatarak;

“Ben Kadir” dedi. Kapı yanındaki gözlüklü genç;
“Ben Hasip” dedi.
“Ben de Özgür” dedim.  

Tanışma faslından sonra vişne sularımızı içerken, aramızda önce çekingen, ardından sıcak bir sohbet başladı. Bu arada ana yolun solundaki tepenin üzerinde Bilecik Yüksek Okulu’nun gri binası göründü. Otobüs, az sonra yavaş yavaş Bilecik rampasını çıkmaya başlayınca arkadaki ayna biraz yerinden oynar gibi oldu. Değerli eşyasını göz ucuyla sürekli kontrol eden genç adam hemen aynayı düzeltti ve ardından açıklama gereği duydu:

“Bu aynayı Afyon Yarı Açık Cezaevi’nde nişanlım için yaptım, benim için çok değerli” dedi. Ben ve Hasip aynı anda “Geçmiş olsun” dedik ve sustuk. Ama başından neler geçtiğini sorgulayan meraklı bakışlarla O’nu inceledik. Gri elbiseli genç adam anlatmaya başladı:

“ Ben liseyi iftiharla bitirmiş çalışkan bir öğrenciydim. Dört kardeştik; benden küçük olan kardeşlerim de okuyordu. Üniversiteye gitmek yerine kısa yoldan meslek sahibi olup para kazanmak, aileme yardımcı olmak istedim. Astsubay Okulu’nu bitirdim; tayinim Erzincan’a çıktı.” Gri elbiseli adam anlatırken bir an dalıp, sekiz yıl öncesine gitti. “Birliğimden izin almış İstanbul’a dönüyordum. Elimden gelse otobüsü uçurup eve daha çabuk ulaşırdım. Beni neyin beklediğini bilmiyordum. Mektupta, nişanlımın yazdığına göre tüm hazırlıklar ve gelinlik tamamlanmış; nikah günü alınmış ve içi badem şekeri dolu, nakışlı tahta kaşıklardan nikah şekerlerimiz de hazırlanmıştı. Birliğimden nikah için ancak üç gün izin alabilmiştim. Otobüsten inince bir taksi tutup biran önce eve ulaşmak istedim. Eve vardığımda yaşamımın altüst olup tümüyle değişeceğini, nereden bilebilirdim. Taksiden indiğimde evimiz düğün evi değil, cenaze eviydi; lise son sınıfta okuyan erkek kardeşim, gezdiği kızın ağabeyi tarafından öldürülmüştü.”

Genç adam, o uğursuz günü anlatırken olayları yeniden yaşıyor gibiydi. Bir ara boğazı kurudu, sesi kısıldı; bir iki yutkundu, buğulanan derin bakışlarını bizden kaçırdı; başını hızla akıp giden görüntülere döndürdü ve vişne suyundan bir yudum aldı. Otobüs hızla yoluna devam ediyordu. Gökyüzüne serpilmiş eflatun bulutların uçları, Türkmen dağlarının ardından kayboldu. Otobüsün içi sıcak ve sakindi. Yolcular bu nefis manzaraya karşısında bizim gibi usul usul sohbet ediyorlardı. Kısa bir duraklamadan sonra Genç Adam:
“Kardeşimi kanlar içinde gördükten sonra kendimi kaybetmişim. Sonrası ne yaptım, nasıl yaptım bilmiyorum. Acı ve öfkeyle kardeşimin katilini polisten önce bulup tabancamla öldürdüm. Uzun süren dava sonunda yirmi dört yıla mahkum oldum. Nişanlımla evlenmek için mutluluktan uçarak gelmiş ve katil olmuştum” diye sürdürdü konuşmasını. O anlatırken içim sızladı; bu genç adama karşı sevgiyle karışık acıma hissi duydum. “Yanlış zamanda, yanlış yerde olmak, kader denilen bu olsa gerek” diye düşündüm. O Erzincan’da olsa, ya da polis katili ondan önce bulsa kaderi başka türlü mü yazılacaktı. Genç adamın sesi biraz daha yumuşamıştı, devam etti:

“Yeni infaz yasasından yararlanıp cezamın üçte biri olan sekiz yılımı geçirdiğim Afyon Cezaevi’nden bu gün çıktım. Birden boğazımı bir yumru tıkadı; nefes alamadım. Gözlerim nemlendi. Duyulur duyulmaz bir sesle tekrar “Geçmiş olsun” diyebildim. O bu kez kendine daha bir güvenerek ışıldayan gözlerle devam etti:

“Yeni yasaya göre, Seksen ihtilali sonrası görevlerinden atılanlar, isterlerse eski görevlerine tekrar dönebiliyorlar. Yasa resmi gazetede yayımlanınca astsubaylık görevime dönmek için başvurdum. Nereye verirlerse? Şırnak, Şemdinli, Hakkari; ülkemin her yerinde göreve hazırım. Beni sekiz yıldır bekleyen nişanlım Zeynep ile evlenip yaşama kaldığımız yerden devam edeceğiz.”

Otobüs, “Pamukova İlçesine Hoş Geldiniz” levhasının yanından geçerken hüzünlü bir sessizlik içinde düşünüyorduk. Bu sessizliği şoförün “ dinlenme tesislerine giriyoruz, yarım saat ihtiyaç molası” anonsu bozdu. Üçümüzde paltolarımızı giyip sırayla otobüsün arka kapısından dışarı çıktık.

Gecenin ayazı, otobüsten inen yolcuların yüzüne çarptı. Kuru soğuk, yolcuları tesislere doğru hızlandırdı. Karanlık gökyüzü, etekle serpilmiş binlerce yıldız kırığının ışıltısı ve karşı dağ yolundan düzenli aralıklarla geçen araçların uzun farlarınca aydınlanıyordu. Otobüsün boşalması ile dinlenme tesisleri canlandı. Sıcak çay ve tost kokusu çevreyi sardı. Üçümüzde üst katta ki cafe bölümünde kuytu bir masa seçtik. Parasını Kadir ağabey’in –O’na ağabey diyebileceğimizi söyledi- ödediği bol ketçaplı ve mayonezli hamburgerlerimizi yerken bu defa Hasip kendini anlatıyordu.

“Ben aslen Afyon’un Emirdağ ilçesindenim. Babam ayakkabı tamircisidir. Geçen yıl liseyi bitirdim, ama üniversiteyi kazanamadı. Bizim oralarda iş yok, geçim zordur. Duydum ki, Karayolları sınav açmış, köprü gişelerine memur alınacakmış. Büyük ağabeyim İstanbul’da bir metal fabrikasında işçi olarak çalışıyor. O haber verdi; bilet paramı da gönderdi. Gişe memurluğu işini almayı çok istiyorum.” Hasip bunları anlatırken arada buğulanan gözlüğünü çıkarıp camlarını siliyor, sağ elinin işaret parmağıyla burnunun üzerine yerleştiriyordu.

Hasip, yemek molası sona erip yerlerimize yerleştikten sonra da anlatmayı sürdürdü. “İstanbul’a gelmek için yol paramı ağabeyim gönderdi demiştim; ancak dönüş param yok. Ağabeyime yük olmak istemem. Onun da çoluğu çocuğu var. Hem borcumu ödemek hem de dönüş parası yapmak üzere yanıma sucuk aldım. Bizim ayağı sakatlanan “Alaca” adlı danayı kestik de; babam yaptı sucukları.” Ayağının dibindeki gazete kağıdına sarılı büyük paketi göstererek –bu arada burnumun doğru koku aldığı kanıtlanmış oldu- “onları pazarda veya marketlere satabilirsem para sorunum kalmaz. Bir de sınavı kazanabilirsem benden mutlusu olmaz” diye sözlerini tamamladı.

İçimi sıkan, beni mutsuz eden, üzerimde büyük bir yük oluşturan ve bazen paniğe kapılmama neden olan derslerim ve sınavlarım birden gözüme pek sevimli göründüler. Üniversite öğrencisi olduğum için, sınavlara gireceğim için, yeterli olmasa da bir harçlığa sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumun farkına vardım. Sıcak ve aydınlık çalışma odamı düşündüm. Masamın üzerine tüm kitaplarımı yaydım. Klasörüme bir deste,  beyaz dosya kağıdı yerleştirdim. Kendime mis gibi sıcak bir neskafe yaptım ve ders çalışmaya başladım. Hayali bile beni gülümsetti. Bu yıl üniversite son sınıftayım. Gelecek yıl mutlaka dil kurslarına gitmeliyim ve mastır yapmak üzere kendimi hazırlamalıyım. Hafta sonları gelişmiş bilgisayar programı kurslarına katılmalıyım. Yanımda oturan Kadir ağabeye ve Hasib’e sevgiyle baktım. Onlara önümü görmeme yardımcı oldukları için içten ve sessiz teşekkürler ettim.

Otobüs geç vakit İstanbul’a girdi. Kent gece giysilerine bürünmüştü. Karayolunun iki yanı sağlı sollu ışıl ışıldı. Önümüzde uzanan yolun sağ şeridi stop lambalarının kırmızı ışıklarıyla upuzun bir yakut kolye oluşturuyordu. Sol şeritteki araçların farlarıysa iri pırlantalarla bezeliydi. Durmadan yanıp sönüyorlardı. Otobüsümüz, Harem terminalinde Kontur Turizm yazıhanesinin önünde yumuşak bir manevrayla durdu. Ben,  içi kitap dolu sırt çantamı, Kadir Ağabey, nişanlısı için iki yılda tamamladığı çerçevesi kibrit çöpleriyle bezeli boy aynasını, Hasip de bütün otobüsü kokutan, aksayan ayağıyla taşımakta zorlandığı büyük sucuk paketini sırtladı. Üçümüz de otobüsten indik. Bizi nikahına davet eden Kadir ağabeye yeni yaşamında mutluluklar diledim. Hasip ise benimle vedalaşırken inançlı ve kararlıydı. "Gişe memurluğunu mutlaka alacağını, hatta seneye üniversite sınavlarına gireceğini ve benim gibi üniversiteli olacağını vurguladı. “Neden olmasın Özgür, hem çalışıp hem okurum. Ağabeyime, babama ve Alaca’ya borçluyum” dedi. Hasib’i sevgiyle kucakladım. Otobüs terminalinin yoğun insan kalabalığı içinde , gözden kaybolana dek birbirimize el salladık.
sonra >
< önce